11 Temmuz 2009 Cumartesi

PROF. BAŞ HALKININ VE HAKK'IN ADAMIDIR

Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, son günlerde bazı mihraklar tarafından tezgahlanmaya çalışılan oyunları bozacak bir ‘manifesto’ yayınladı.

ÖZÜMÜZ VE FİKRİYATIMIZ:

Bazı çevreler ve çeşitli odaklar tarafından, benim ile ilgili uzun yıllardır halkın arasına türlü dedikodular ve iftiralar yayılmaya çalışılmaktadır. Uzun yıllardır yapmakta olduğum vatanımıza, milletimize, inanç ve medeniyetimize, yani tüm milli ve manevi varlığımıza samimi olarak sahip çıkma mücadelem; Türk devleti, Türk milleti ve medeniyeti üzerinde karanlık emeli olanları rahatsız etmektedir. Bu karanlık emel sahipleri, onların kandırdığı veya kullandığı insanlar, hakkımda asılsız iftiraları ortaya atmaktadır.

Sarıkamış’ta şehit düşen büyük dedem başta olmak üzere ailem, son derece dindar ve milli değerlerine bağlı idi. Beni dindar ve milli ve manevi değerlerine âşık olacak şekilde yetiştirdiler. Annem bana, bir yandan Yunus Emre’nin ilahilerini öğretirken, diğer taraftan da milli marşlarımızı öğretmiştir. Okul hayatımda da hep aynı çizgi üzerinde oldum. Çocukluk dönemimden itibaren hayatımın tamamı, maddem ve mana dünyam, bedenim ve ruhum hep vatan-millet, medeniyet sevdası ile yoğruldu.

MÜCADELEMİZ:

1950’li - 60’li yıllar o devrin insanlarının malumudur; nitekim hamurumuz, yetişme tarzımız ve dış çevre şartlarımız tabii olarak bir mücadeleye girmeyi, okumayı, araştırmayı zorunlu hale getirdi. Ülkemiz üzerinde oynanan oyunları araştırmam mümkün oldu. Bu araştırmalarım, bizden zannettiğimiz insanların, tarih boyunca milletimize çok ciddi zararlar verdiğini ortaya koydu. Milletin menfaatine gibi takdim edilen pek çok konunun, aslında milletin zararına olduğunu; milletin, inancı, değerleri ve samimiyeti istismar edilerek aldatıldığını tespit ettim. Milletimizin birlik ve beraberliğine zarar verecek adımların da atılması, bizi bu konuda daha da duyarlı olmaya mecbur kılmıştır.

Milli ve manevi değerlerimiz üzerinde, devlet-millet bütünlüğümüz üzerinde oynanan oyunları engellemek ve birlik ve beraberliği tesis etmek için her türlü imkânımızı seferber etmeyi; hukuk içerisinde kalmak kaydı ile gece gündüz hizmet etmeyi kendimize vazife bildik ve arkadaşlarımla çalışmaya başladık. 1983 yılında kurulmasında öncülük ettiğim ve başyazarlığını yaptığım İCMAL DERGİSİ ile kültürel çalışmalarımıza yeni bir boyut getirdik. İcmal, yüce milletimiz için adeta bir mektep oldu; birlik, kardeşlik ve dirlik mektebi...

DİNDARLIĞIMIZ VE MİLLİYETÇİLİĞİMİZ:

Ülkemizde dindarlığın, özünden uzaklaştırılmış olduğunu, hatta en temel dini değerlerin istismar edilecek kadar vahim boyutlara taşındığını; milleti ayağa kaldıracak, bir ve beraber kılacak bir enerji üretmek yerine milletin enerjisini heba eden bir yapıya kavuşmuş olduğunu tespit ettik. Toplumumuzun muhafazakâr ve dindar kesiminin bir kısım önderlerinin, dindarları kendi devleti karşısında sakıncalı hale getirecek söylem, icraat ve istismarlarda debelendiklerini görüyorduk.

Milliyetçilik de aynı şekilde özünden uzaklaştırmış; birlik, kardeşlik, ülfet ve muhabbet kaynağı olması gerekirken, ihtilaf ve kavga kaynağı haline getirilmiştir. Nitekim bu bağlamda 1980’li yıllarda binlerce Türk evladının ne idüğü taraftarlarınca dahi belirsiz sağ-sol çatışmalarına kurban gittiğini gördük.

Hülasa derleyip toplaması, ihtilafları çözmesi, kendisine, ailesine, vatanına ve milletine faydalı gençler yetişmesini sağlaması gereken insanlar, tam tersini yapar olmuştur. Şanlı geçmişinden ilham alması ve örnek insan modeli olması gereken ‘Müslüman Türk’ kimliği zedelenmiştir.

Hâlbuki gerçek dindar, elinden ve dilinden kimsenin zarar görmediği ‘emin’ insandır. Bu durum karşısında gerçek dindarlığın müşahhas bir şekilde ortaya konması gerekiyordu. Gerçek milliyetçi insan; milletinin tüm maddi ve manevi varlığına samimi bir şekilde sahip çıkmalıydı. İşte biz bunları yapmaya çalıştık.

İNSAN MESELESİ:

Hizmetlerimizin merkezine ‘İnsan Meselesi’ni koyduk. Çabamız, insanı ve toplumu korumak ve geliştirmek için yapılması gerekenleri tespit etmek ve hayata geçirmekti. Bu manada hizmet ve gayretimizin temeli insan; hizmetin gayesi insan ve hizmeti yapan ve yapması gereken de insandı.

Toplumda her alanda “örnek insan”a ihtiyaç olduğu gerçeğinden hareket ettik. Bizler birer örnek insan olmaya çalıştığımız gibi, milletimizin evlatlarının da örnek insanlar olması için yapılması gerekenleri ortaya koymaya çalıştık. Amacımız tek cümle ile ‘Eşyayı imar ve İnsanı ihya’ şeklinde özetlenebilir.

VATAN VE MİLLET SEVGİSİ:

Atalarımızdan, vatanımızı ve milletimizi aşk derecesinde sevmeyi öğrendik. Maddi ve manevi varlığımızı korumak ve geliştirmek; bizden sonraki nesillere güçlü bir maddi ve manevi miras bırakabilmek ve millet olabilme yeteneğini ilânihaye devam ettirebilmek için vatan ve millet sevgisi olmazsa olmazlardandır. Vatan, canın, malın, şerefin, namusun ve imanın korunduğu mukaddes yerdir; bu bakımdan vatan sevgisi imandandır, vatanı uğruna ölen de şehittir. Biz ve arkadaşlarımız, bu iman ve bu sevgi ile yoğrulmuşuz.

TEMEL HAK VE HÜRRİYETLER:

Temel hak ve hürriyetlerin gerçek manada yaşanması, insan olmanın zaruri sonucu olduğu gibi, devlet-millet bütünlüğünü sağlamış sağlıklı bir millet olmanın da vazgeçilemez şartıdır. Bu konunun öneminin yeterince anlaşılması ve gerekli desteği görmesi için seferber olduk. İnancımızın insan haklarını ne kadar önemsediğini ve teminat altına aldığını ortaya koymak için ‘Veda Hutbesinde İnsan Hakları’ adlı eserimizi kaleme aldık ve Türkiye genelinde konferanslar verdik.

HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ:

Herkes; yönetenler ve yönetilenler hayatlarında hukuka uygun hareket etmeyi ilke edinmelidir. Hem fert, hem de devlet planında yapılan işlerin hayırlı ve millet menfaatine olması için, mücadelelerin meşru olması gerektiği gibi, yapılan mücadelelerin hukuk zemininde yürütülmesi de gerekmektedir. Bu bakımdan hukuka uygun yasal düzenlemeler yapılmalı, devlet organizasyonu hukuka uygun hareket etmeli ve hukuk her şeyi denetlemeli. Hukukun üstün ve belirleyici olduğu toplumlarda adalet duygusu gelişir, devlet-millet münasebetlerinde ve milletin kendi içinde güven sağlanır ve insanlar kendi haklarını korudukları gibi başkalarının haklarına da saygılı davranırlar. Hukuk dışına çıkanlar, davaları haklı olsa bile, haklı davalarına zarar verirler.
Hayatımız boyunca hep hukuka uygun yaşadığımız gibi tüm arkadaşlarımıza da hukuka uygun yaşamalarını tavsiye ettik. Topluma hizmet etmesi, onu koruması ve maddi ve manevi varlığının gelişmesine katkıda bulunması gereken her kurumun ve kuruluşun da hukuk çerçevesinde kalmasının gereğini her fırsatta vurguladık. Her türlü hukuksuzlukla, hukuk zemininde mücadele ettik.

DEVLETE VE MİLLETE BİRLİKTE SAHİP ÇIKMAK VE HİZMET ETMEK:

Her zaman şunun altını çizdik; aile, devlet, asker ve din, bir milletin gerçekten “millet olabilmesi” ve ilelebet payidar kalabilmesi için olmazsa olmaz unsurlardır. Devlet organizasyonu bir toplumun millet olması, millet olarak kalması ve varlığını sürdürebilmesi için şarttır. Bu gerçeği bildiğimiz için hayatımız boyunca devlete sahip çıktık. Bazı art niyetliler ve onlara kanan gafiller, devlet kademelerinde çeşitli mevkilerde görev yapan insanların hatalarını gerekçe yaparak devlete saldırmanın meşru olduğunu söylüyorlar. Hâlbuki mücadele, yanlış yapana karşı olmalı ve kesinlikle meşru zeminde yapılmalıdır. Varlığı zati olarak zararlı olmayan bir kurumu, başındakiler yanlış yaptı diye, kurum olarak karşıya almak doğru bir yaklaşım değildir. Topluma varlığı zarar veren kurumlara karşı, kurumun kaldırılması için mücadelenin bir mantığı olabilir ancak millet olarak hepimizin varlığımızı sağlıklı bir şekilde sürdürebilmek için hayati önem taşıyan devlete karşı mücadele etmek art niyetli bir yaklaşımdır. Art niyetlilere uyanlar da gaflettedirler.

Bizim, devletin yukarıda bahsettiğimiz özelliğine ve önemine binaen, devlet millet birlikteliğini savunmamız, gerçek dindarlığın ölçüsünü ortaya koyduğundan; devlet ile dindarı karşı karşıya getirmeye çalışan ve-ölçüsü sağlam olmadığı ve İslam’ı da tam bilmediği için- saf halkımızı kandıran sözde dindarları panik haline sokmaktadır. Bu yüzden hiç çekinmeden hakkımızda her türlü iftirayı ileri sürebilmektedirler. Ancak biz doğru bildiğimiz yolda Allah’ın izni ile yürümeye devam edeceğiz.

HALKA HİZMET HAKKA HİZMETTİR:

İnsanlıkta, medeniyette, ilimde, teknolojide, eğitimde ve toplum için önemli olan her konuda halka hizmeti Hakka hizmet bildik. Öz varlığımızı koruyarak çağdaş medeniyet seviyesine yükselmemiz gerektiğine inandık. Birileri toplumun önüne göz boyayan hedefler koyup, milletin geleceğine ipotek koyuyor. Biz ise bu oyunları gördüğümüzden, kendimize ait olana sahip çıkarak milletimizin kalkınması için gerekenleri ortaya koymaya çalışıyoruz..

Karanlık duygularının esiri olanlar ve bizden göründüğü halde dış güçlere hizmet edenler çoğu zaman millet için önemli olan bir konuyu, bir hedefi göstererek milleti kandırıp gerçek niyetlerine uygun işler yapıyorlar. Gerçekten bizden olsalar, yaptıklarından milletin menfaati yüksek olur. Ancak ortaya koyduklarını toplu olarak değerlendirdiğimizde, icraatlarında milletimizin kazancından çok kaybı olduğunu görüyoruz. Sureti Haktan görünenlerin bir millete verecekleri zarar her zaman açık düşmanların vereceği zarardan daha fazladır ve daha yıkıcıdır. Milletimiz için çok önemli boyutta olan bu tehdidi görmemiz hayati önem arz ediyor.

Bir toplumda gizli tehditleri herkes yeterince algılayamayabilir. Bunu gören, buna karşı mücadele eden insanlara kulak verilmeli ve onlara destek olunmalı. Böyle yapılmaz ise o gizli tehditler amaçlarına ulaştığında her şey için çok geç kalınmış olabilir.

Rahmetli babam benim için “Allah’ım oğlumu zatına hakiki kul, Habibine hakiki ümmet ve aziz milletimize de hizmetçi eyle” diye dua ederdi. Hayatım boyunca aziz milletimize hizmeti bir ibadet bildim.

Ancak bizim samimi çalışmalarımız milletimiz üzerinde karanlık emelleri olanları ve onların kandırdığı insanları rahatsız etti. Onlar her türlü iftirayı Allah’tan korkmadan atabildiler. Art niyetliler, güzel görünümlü maskelerinin ardında çirkin yüzlerini, iyi görünümlü hizmetlerinin ardında şer işlerini, hayır gibi görünen niyetlerinin ardında kötü niyetlerini saklarlar. Doğruyu maske yaparak yanlışa hizmet ederler. Bunu yaptılar ve milleti kandırmaya çalıştılar.

Milletimizin menfaati için çalışan gerçek samimi insanın çeşitli özellikleri vardır:

1- Kesinlikle ülkemiz ve milletimiz hakkında karanlık emeli olan güçler ile beraber olmaz.
2- Hiçbir zaman, kendince çeşitli makul gerekçeler ileri sürerek hukuk dışına çıkmaz. Hukuk açısından meşruiyetini yitirenlerin, meşru davaları başarıya taşıması mümkün değildir.
3- Samimi insan, kendi millet ve medeniyetine karşı asla takiyyeci olamaz. Bu manada inancımıza göre takiyye haramdır. Haram olan bir işle doğruya hizmet edilemez.
4- Sözlerinde ve icraatlarında milletin menfaatine aykırı bir şey bulunamaz. Buraya gelmişken önemli bir hususu izah etme zarureti doğdu. Çeşitli yollar ve yöntemler ile milletin bir bölümünün güvenini kazanan bir kısım insanların ve bazı toplulukların, aslında inancımıza, milli menfaatlerimize aykırılığı açıkça görünen sözleri, yaklaşımları ve faaliyetleri yerinde değerlendirilemiyor. İyi niyetli insanlarımız onların yerinde olsalar asla yapamayacakları yanlışları; onların dindar kimlikleri, güzel görünümlü maskeleri ve çeşitli sahalardaki başarıları nedeni ile ne yazık ki savunabiliyorlar.

Devamı: EKONOMİK KALKINMA GÜÇLÜ DEVLETİN OMURGASIDIR
TUNALIM...

08 Temmuz 2009 Çarşamba

KAİNAT DEVLETİ İDEALİ

---Türk’ün dünya hakimiyeti sona erdiğinden bu yana; genelde dünya insanlığının, özelde de Müslüman Türk dünyasının yüzü asla gülemedi…
Dünyanın her tarafında Müslüman Türk Halkları ezilen, asimile edilen, soykırıma tabi tutulan bir konumdadır.
Doğu Türkistan’da yaşanan son saldırılarda soydaşlarımız Uygur Türkleri açık ve net olarak bir soykırıma tabi tutulmaktadır. Çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek demeden Çinliler tarafından kurşuna dizilmekte, özelikle de sözde insan hakları savunucuları, haçlı batı, sahte diyalogcular sessiz bir şekilde seyirci kalmaktadırlar.


Bu olayları yaşarken şöyle bir hafızamı yokladım da; gençlik yıllarımızda Türk Milliyetçilerinin “Esir Türkler davası” diye bir davası vardı..!
Dünyanın değişik yerlerinde Türk soydaşlarımızın esaret altında olduğunu, Türk’ün dünyaya tekrar egemen olduğu taktirde esir milletlerin özgürlüğüne kavuşacağını dillendirir, hafızalarımızda Türk Milletinin dünya hakimiyetini hayal eder dururduk…
Bu hayal bir milleti fikir olarak diri ve güçlü kılmaktaydı…


Prof. Dr. Haydar Baş’ın bir ifadelerinde; “en dini meselelerimiz en dini partilere, en milli meselelerimiz en milli partilere tarumar ettirilmektedir.” Sözünün tecellisi midir nedir ? Türk Milletini kendi başının derdine düşürdüklerinden midir nedir?
Kimsenin böyle bir derdi de kalmadı...


Kürselleşme sürecinde milli ve dini duyguları öğütülen aziz milletimizin fertleri, kendi komşusunun dahi aç mı tok mu, hastamı, ölü mü, farkında değilken, ta ötelerde, hem de Çin’de olan bitenden haberdar olması, yada Onun derdini dert etmesi nasıl beklenir ki?
İnsanlığın yüzünün gülebilmesi, huzur ve selamet içerisinde yaşayabilmesi için, bağımsız, güçlü ve zengin bir Türkiye idealinin mutlaka gerçekleşmesi lazımdır. Çalışmalar bu yönde olmalı, fikirler düşünceler bu yönde kuvvet bulmalıdır. Aidiyet duygusu acilen canlandırılmalıdır. Yoksa bir millet dünyanın her yerinde lime lime edilmeye mahkum olacaktır…


Sayın Prof. Dr. Haydar Baş, ısrarla “Türkiye’yi Kainat devleti yapmaya ben varım siz de var mısınız?” diye haykırırken, Onun ne kadar haklı olduğunu her geçen gün ve her yaşanan olaydan sonra daha iyi anlıyorum.
Ah birde milletimiz anlayabilse…

Ugur Kepekçi-TUNALIM

05 Temmuz 2009 Pazar

Milli Devlet, yepyeni bir hukuk sistemi demektir.

Dünyada bilinen iki ana hukuk sistemi vardır. Ülkemizde de uygulanan Roma Hukuk sistemine göre, “bireyler arasındaki hukuk” ile “devlet ile birey arasındaki hukuk” ayrılmıştır. Anglo Sakson sisteminde ise, ikisi bir bütün olarak ele alınmaktadır.
Milli Devlet ise, yepyeni bir hukuk yaklaşımı ortaya koymaktadır. Bireylerin kendi aralarındaki hukuk ile “devlet ile bireyler arasındaki hukuk” ayrılmakta; ancak bireyler arasındaki hukukta devlet de müşteki–mağdur karşısında sorumlu tutulmaktadır. Böyle bir sistem şu ana kadar hiçbir siyasi ve hukuki düşünce içerisinde yer almamıştır.

Sosyal haklar genişletilmektedir
Bu konuya Sosyal Devlet kısmında geniş olarak değindik. Devlet, bireylere ait her türlü sosyal hakları, gerek sağlık, gerek eğitim, gerekse kimseye muhtaç olmadan onurlu yaşama hakkını vatandaşlarına yaşatmak zorundadır. Devletin bütün bunları yerine getirmesi için sahip olacağı yetkiler de, kamu yararı ve kamuya hizmetle sınırlandırılmalıdır. Elbette böyle bir devletin varlığına ve işleyişine zarar verecek her türlü fiil, sadece devletin şahsına yönelik değil, aynı zamanda millete yönelik değerlendirilmeli, hak ettiği şekilde cezalandırılmalıdır.

Milli Devlet, hak vermek üzerine kuruludur
Bugün Batı dünyasında insan haklarının son dönemde ağırlıklı olarak gündem edilmesinin iki sebebi bulunmaktadır. Birincisi, gelişmekte olan ülkelerin iç işlerine karışmak için bu konular mazeret olarak kullanılmaktadır. Bir diğeri ise, kapitalist yaklaşımlarda devletin azdan da az bir grubun kontrolünde olması münasebetiyle kapitalist devlet yapılanmaları millete hizmeti esas almamış; aksine devlet, milletten elde ettiğini, bu azınlığa kullandırmaya yönelmiştir. Elbette böyle bir düşünce kalıbı içerisinde devletlerin vatandaşlarının haklarını korumasını bekleyemeyiz. Ancak bizim tarif ettiğimiz Sosyal Devlet/Milli Devlet modelinin zaten varlık sebebi, vatandaşlarının haklarını onlara vermek ve en geniş manada yaşatmaktır.


SOSYAL DEVLET - MİLLİ DEVLET /
Prof. Dr. Haydar Baş’ın kaleminden

SOSYAL DEVLET - MİLLİ DEVLET İÇİN NE DEDİLER

Ünal Emiroğlu / Mimar Sinan Üniversitesi
Sosyal Devlet Milli Devlet tezi, ulusal bilinci yükseltiyor
200 yıla yakın bir süredir Batı, “sosyal devlet”, “sosyal haklar”, “sosyal hukuk” gibi kavramlarla uğraşıyor. Bu kavramlar 1960 sonrası Türkiye’sinde sözü en çok edilenlerdendir. 40 yılı aşkın bir süredir ülkemizde bu kavramlar çerçevesinde yürütülen tartışma ve mücadele, demokrasi ve hukuk devleti sorunlarına ilişkin tartışmalar kadar yoğundur. Ne var ki, özellikle sosyal haklarla ilgili olanda göze çarpan, genel ve çözüm üreten çalışmaların yokluğu ya da azlığıdır.
İşte Sayın Prof. Dr. Haydar BAŞ’ın ‘Sosyal Devlet, Milli Devlet’ başlığını taşıyan kitabı, gerek öğretide gerekse bireysel ve toplumsal yaşamımızda, bu alanda duyulan ihtiyaca büyük ölçüde cevap getirebilmiştir. Sayın BAŞ’ın bu eseri, bu ülkenin evladına, ulusal bilincinin yükselmesinde çok önemli katkıda bulunmuştur.
Yeryüzünü kan gölüne çevirip, sömürü düzenini insanlığın yok olması pahasına sürdürmeye çalışan, militanlığı kapitalist sermayenin emrine veren Amerikan gücünün ülkemizdeki uzantılarından ve yerli işbirlikçilerinden Milletimizin hesap sorma gününü olabildiğince çabuklaştıracak bir projeye, bu eseriyle imza atmıştır Sayın BAŞ.

TUNALIM...

03 Temmuz 2009 Cuma

AVRUPA BATAKLIĞI VE TAŞERONLARININ KİRLİ YÜZÜ

1960 ‘ların başından beri Avrupa’nın kapısındayız ne girebildik ne çıkabildik! Tam çıkacak gibi oluyoruz bizi tekrar içine çekiyor. Türkiye’nin başka bir alternatife yönelmesinden korkuyorlar aksi takdirde, Türkiye kendi liderliğini yapacağı yeni bir birlik kuracaktır.
Biri sizi bir kez kandırırsa suç onundur ama ikinci kez kandırırsa suç sizindir.Bunu anlamayanları basiretsiz diye addedeceğim ama çok hafif kalacağı kanaatindeyim.Kim iktidara gelirse gelsin bir öncekine nazire yaparcasına AB müktesebatını uygulamak için telafisi mümkün olmayan tavizler veriyor..Sanal mevzularla gündemi işgal eden kartel medyası da onların ibrikçiliğini yapmak için birbirleriyle kıyasıya bir yarışa tutuşmuşlar.Televizyon müptelası halkımız her şeyin günlük gülistanlık gittiğini zannededursun işin arka planı çok vahim… Avrupa ‘da duruma o kadar hâkim ki açık açık birliğe almayacaklarını zikrediyorlar buyurun maddeler halinde ele alalım:
1) 6 Ekim ilerleme Raporu ‘nun 2. maddesinde hukukun temel ilkelerinden iyi niyet kuralına aykırılığın mevzu bahis olmasına rağmen müzakerelerin sonucunun önceden garanti edilemeyeceği, açık uçlu bir süreç olduğu, ileride farklı seçeneklerin gündeme getirileceği zımnen belirtiliyor.
2) 3. maddede “ Birliğin Türkiye ‘yi hazmetme kapasitesi gerek Türkiye gerek birliğin çıkarları açısından göz önünde bulundurulması gereken önemli bir husustur. ” denilerek hazmetme (sindirme) kavramı yeni bir şart olarak Türkiye ‘nin önüne tercihli olarak konulmuştur ve mali açıdan mı; sosyo kültürel açıdan mı, ekonomik açıdan mı, siyasi açıdan mı bir süreç olacağı açıkça belirtilmemiştir.
Bu iki madde beraber değerlendirildiğinde şeksiz şüphesiz görülecektir ki Türkiye ‘ye tam üyelik dışında diğer seçenekler dayatılmak istenmektedir. (İmtiyazlı Ortaklık veya Özel Statü) Kişilerin serbest dolaşımı tarımsal-yapısal fonlara getirilen kalıcı sınırlamalar da bu seçenekleri desteklemektedir.
3) Bilindiği gibi, Kıbrıslı Türkler ‘in, Türkiye ‘nin ve AB ‘nin açık desteğine rağmen Annan Planı Rumlar tarafından reddedilmesi sebebiyle hayata geçirilememiştir. Hal böyle iken Rumlar çözümü reddeden taraf olarak adeta AB tarafından ödüllendirilerek AB ‘ye alınmışlardır ve adanın tek siyasi temsilcisi olarak kabul edilmiştir. AB KKTC’ye vaat ettiği güvenceleri yerine getirmeyerek, KKTC’yi siyasi ve ekonomik olarak fiilen tasfiye sürecine sürüklemiştir ve tabela devleti haline getirmeyi amaçlamaktadır.
Ayrıca ek protokolün imzalanmasıyla TC ‘nin KKTC ile olan tüm ticari ve mali ilişkileri ciddi sekteye uğrayacaktır.
4) 7. madde Türkiye ‘nin Dış Politikası ‘nın Birlik ve üye devletler tarafından kabul edilen politikalar ve tutumlarla tedricen uyumlu hale getirmesini öngörmektedir.
Bu maddenin asıl amacı Güney Kıbrıs’ın NATO ‘ya girişi önündeki Türkiye’nin en büyük kozu olan veto hakkını kaldırmaktır. Ve bu madde ileride Türkiye ‘nin Kıbrıs’ta işgalci olduğunu ve 7.maddeye uygun davranarak adadan askerlerini çekmesini talep etmesi gündeme gelebilecektir.
5) 10.madde de şimdiye kadar hiçbir üye devlete yapılamayan bir uygulamayla müktesebatın neler içerdiği ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. Ve bunun altında siyasi amaçlar yatmaktadır. Avrupa Parlamentosu’nun “Tavsiye” ve “Görüş” lerinin hiçbir üye devlete hukuken bağlayıcı etkileri olmamasına rağmen Türkiye ‘ye karşı bunlar da bağlayıcı hale getirilmek isteniyor. Bu ”Dürüstlük ve Eşit İşlem İlkesine” aykırılık teşkil eder.
Bu maddeyle de özellikle Avrupa Parlamentosu’nun Ermeni Soykırımı ve Kıbrıs konularında aldığı kararlara Türkiye ‘nin uyması talep edilecektir.
6) 11.MADDE Türkiye tarafından imzalanan ve üyeliğin yükümlülüklerine aykırı olan tüm uluslar arası antlaşmaların geçersiz hale geleceğini öngörmektedir. Türkiye ve KKTC arasındaki bütün antlaşmalar geçersiz sayılacak. Bu madde kapsamında değerlendirilmesi gereken bir diğer husus Lozan Antlaşmasına ilişkindir. AB Komisyonu’nun yayınladığı 3 EKİM 2004 tarihli ilerleme Raporu’nda Azınlık Hakları, Kültürel Haklar ve Azınlıkların Korunması ile ilgili bölümünde Yahudi, Ermeni ve Rumların yanı sıra Kürtlerin ve Alevilerin azınlık sayılması ile ilgilidir. AB böylece Lozan’ı tanımamakta din, dil, etnik ve kültürel farklılıkları esas alarak yeni azınlıklar oluşturmak istemektedir. Ayrıca bu madde 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi açısından da tehlike oluşturmaktadır.
7) 12. maddenin 4. paragrafı kişilerin serbest dolaşımı, yapısal politikalar ve tarım alanında kalıcı kısıtlamaların getirilebileceğini öngörmektedir. Yine bu madde de tam üyeliğin dışında farklı bir statünün düşünüldüğünü göstermektedir.
AB’YE ÜYELİK İMKÂNSIZ
Netice itibariyle AB müktesebatına uygun tam üyeliğin mümkün olmadığı görülmektedir. Bu özel statü “İmtiyazlı Ortaklığın” veya “İkinci Sınıf Üyeliğin” öngörüldüğünü göstermektedir.
Öte yandan AB’ye üye olmayıp Gümrük Birliği’ne üye olan tek ülke Türkiye ‘nin bu durumu yeniden gözden geçirmesi kaçınılmazdır. Zira bir ülkenin ekonomik iradesinin temsil edilmediği bir kuruma yıllarca teslim etmesi, hem ekonomi biliminin kurallarına hem de uluslar arası ilişkilerin ve siyasetin doğasına aykırıdır.
Görüldüğü üzere ne Annan’ın planları Kıbrıs’ı kurtarmaya yetmiş ne de hükümetin verdiği tavizleri, başbakanın ümit var açıklamaları AB’nin taassubunda değişiklik yaratmıştır.
Ayrıca, Avrupa Birliği mensubu Avrupa Ülkeleri hala Hıristiyan taassubu ve haçlı zihniyeti ile hareket etmekte ve Türkiye’ye AB çerçevesinde hiçbir hak tanımak istememektedirler.
TÜRKİYE’DEN TARIM ÜRÜNÜ ALIMI YAPILMIYOR
Bu yüzdendir ki yarım asra yakın bir süreçtir Avrupa Birliği’nin kapısında bizi bekletiyorlar. Bekletmek şöyle dursun verdiğimiz bunca tavize rağmen elde ettiğimiz hiçbir menfaat bulunmamaktadır. AB’ye üye olmayıp da Gümrük Birliği’ne üye tek ülke olmamız da manidardır. Bu birliğe üye olunmakla birlikte malların serbest dolaşımı ilkesi kabul edilmiştir. Birlik ülkelerinin elde ettikleri vergisizlik, vergi indirimleri de onların yanlarına kar kalmaktadır. Gerçi hoş! Avrupa Birliği uğrunda çıkarılan uyum yasaları doğrultusunda yakında kendimiz de yiyecek tarım ürünü bulamayacağız ama birliğe müracaat dahi etmemiş olan İsrail ve Kuzey Afrika ülkelerinden narenciye ve tarım ürünlerini alınırken, Türkiye’den hiçbir şey alınmayarak iktisaden çökmemiz için kasıtlı ve Yunanistan’ın arzusuna uygun şekilde davranmaktadırlar. Yine Yunanistan’ın arzuları dâhilinde kıta sahanlığının 12 mile çıkartılması Türkiye’ye dayatılarak Ege Denizi bir Yunan Gölü haline getirilmek istenmektedir.
Öte yandan yabancı sermaye çok elzemmiş gibi gösterilerek bu konuda da tavizler verilmiş, yabancıların Türkiye’ye yatırım yapabilmeleri için vergi muafiyetinin, gayrimenkul edinmelerinin ve kazandıkları paralarını yurtdışına rahatça kaçırabilmeleri için bir dizi önlemler alınarak, önleri açılmıştır.
YABANCI SERMAYENİN AMACI TÜRK’Ü KÖLELEŞTİRMEKTİR
Onlar kendi topraklarına sığamıyorlar. Biz ise kendi toprağımızı layıkıyla işleyemiyoruz. Bu nedenle işsizlik oranımız çok fazla ve işçilerimiz çalışmak için yurtdışına gitmek istiyor. Kapılarımızı sonuna kadar onlara açmamızı istiyorlar. Sanayi tesisleri kurup, sermayeyi ayağınıza kadar getiriyoruz diyerek yurdumuzda müştereken oturmak ve bizim gelişme imkânlarımıza ortak olmak istiyorlar. Kazandıkları paraları da yurt dışına kaçırmak için garanti istiyorlar. Çıkarılan yasalarla toprağımıza da sahip çıkıp, yarın bizi vatanımızdan kaçırmak istiyorlar. Ama şimdiden bu hilelerini söyleyip kendi oyunlarını bozamazlar. Bir müddet sonra bizi kurnazlıkla kovalayıp Orta Asya bozkırlarına göndermek nihai planlarıdır.
Zaten Hıristiyanlık Dini ve Papa ‘da bunu emrediyor. Ama şimdilik sanayi yatırımı yapıyoruz diyerek bizleri oyalamak işlerine geliyor.
Haçlı Seferleri’nin şimdilik ekonomik oyunlarla devam ettiğini bize açıkça anlatmak mecburiyetinde değiller. Bizim için sanayi tesisleri kurarak ebediyen köleleri olmamızı ve ölmeden sürünmemizi onların hizmetkârı olmamızı temin edeceklerinden hiç şüpheniz olmasın.
GÜLERİZ AĞLANACAK HALİMİZE
Peşkeş çekilen maden işletmelerimizi havada kapan yabancıların işçisi olarak çalışan köylülerin fotoğraflarını görme fırsatım oldu. Senelerdir ehil olmayan iktidarların elinde sefaletten kan ağlayan köylümüz senelerdir hasretini çektiği çamaşır makinesine sarılmış objektiflere gülümseyerek poz veriyor. Ve onu maden işletmesinde çalışarak aldığını söylüyor. Hal bu ki maden kendisine ait, yabancı firmalar onu işletiyor; köylü de onların kölesi… Peki, köylü bu madeni devleti ile ortak işletse ne olur? Değil çamaşır makinesini onun fabrikasını alır.
LİDER UFKU KADAR BÜYÜKTÜR
Bir tarafta vatandaşını göz göre göre yabancıların kölesi yapıp, süslü sözlerle onu kandıran, onu sefalet bataklığına sürükleyen, icra ettiği icraatlarla onun tarih sahnesinden silinmesinin yolunu açan iktidarlar ve liderler öbür tarafta kandırılmış çaresiz insanımız.
Peki, bu böyle mi gidecek? Bu duruma dur diyen bir lider çıkıp halkımızı kucaklamayacak mı? Elbette buna dur diyen birileri var. Pek tabi ki dış mihrakların aklı ile değil kendi akılları ile hareket eden liderler. Türk Milletini kurtarmak için inanıyoruz ki Türk’ün aklı ile Türk gibi, Atatürk gibi düşünen liderlere ihtiyacımız var.


http://www.burakevci.com --TUNALIM..

28 Haziran 2009 Pazar

TÜRKİYE'NİN GELECEĞİ BTP'DE

BTP’li belediyelere ziyaretler gerçekleştiren Prof. Dr. Haydar Baş, Konya’nın Yazla beldesinde yaptığı konuşmada, “Türk milletinin maddi geleceği de manevi geleceği de BTP’dedir” dedi.
Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş son ekonomik gelişmeleri Konya’da değerlendirdi. Konya’nın BTP’li Yazla belediyesini ziyaret ederek çeşitli temel atma ve açılış törenlerine katılan BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş burada halka seslendi. Konuşmasında memleketin sorunlarının çözümü konusunda plan ve proje ortaya koyan tek kadro BTP kadrolarıdır diyen Prof. Dr. Haydar Baş, “Türk milletinin maddi geleceği de manevi geleceği de BTP’dedir” şeklinde konuştu. BTP Genel Başkanı Yazla’daki konuşmasında son ekonomik gelişmeleri de değerlendirdi. Tarım, tekstil ve sanayi gibi Türk ekonomisinin temel direklerinin çöktüğün ifade eden Prof. Dr. Haydar Baş Türkiye’nin hızla uçurumdan aşağı düştüğünü söyledi.

Ekonominin e’sinden anlamıyorlar
Merkez bankası başkanı Durmuş Yılmaz’ın krizi tarif etmek için kullandığı tünelin uzunca ışık var ama bu araba farı da olabilir sözlerini hatırlatan haydar baş şöyle konuştu: “Ekonominin e’sinden haberi olmayan insanlar bir ülkede şayet gelip ekonomiye yön vermeye çalışırlarsa işte geleceğimiz netice de bu olur. Sen kalkıyorsun 1000 metrelik uçurumdan aşağıya kendini atıyorsun. Ben kalkıp sana, ‘senin sonun ölümdür’ diyorum. Bana nereden biliyorsun diye soruyorsun.”

Cebimizdeki para bizim değil
Çöken kapitalizmin karşısına Milli Ekonomi Modeli’yle tek alternatif olarak ortaya çıktıklarını ifade eden BTP Genel Başkanı Türkiye özelinde acilen yapılması gerekenleri şöyle anlattı: “Yapılacak olan iş, emeğimiz ve üretimimiz karşılığında milli paramızı devreye koymaktır. Şu anda 30 yıla yakın bir zamandan beri Türk milleti emeğinin karşılığı parayı devreye koyamıyor. Şu cebinde olan para sana ait değil haberin var mı? Evet, bunun üzerinde 50 Türk lirası yazıyor olabilir ama bu bize ait değil. Kime bu ait biliyor musunuz? ‘Hard Currency’ diye bir şey var. Bunu global ülkeler Türkiye’ye borç veriyor. Türk hazinesi bu yabancı parayı borç olarak alıyor ve bunun karşılığında Türkiye parasını basıyor. Bizim paramız o dövizlerin karşılığında basılan paralardır.”

ABD’nin çöküşü dolara bağlı
Milli ekonomi modelinin sadece Türkiye’nin değil ekonomik buhrandan çıkmak isteyen tüm toplumların tek çaresi olduğunu ifade eden Prof. Dr. Haydar Baş Rusya’dan örnek verdi. Rusya başbakanı Vladimir Putin’in ekonomi danışmanı Prof. Dr. Victor Minin’in düzenlenen Milli Ekonomi Modeli kongrelerinden üçüne katıldığını ifade eden BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, Rus profesör Minin’le küresel kriz ve ABD üzerine yaptıkları bir konuşmayı ve sonuçlarını şöyle açıkladı: “Siz ABD’nin batmasını istiyorsanız -evet istiyoruz dedi- o zaman yapacağınız iş, milli paraları öne çıkaracak, doların dolaşımını kısıtlı hale getireceksiniz. Yani dolar Rusya’da, Çin’de ve Hindistan’da dolaşımda olmayacak. Ona beş on tane ülke saydım. Bu ülkelerde doları tedavülde devreden çıkartırsanız ve o ülkelerin milli paralarıyla ihracat ve ithalat yapmayı mecbur hale getirirseniz, dünya bunlara bakar, bu uygulama hayata geçer. Ondan sonra bakarsınız ki bir anda ABD’nin yıldızı sönmüştür. Rusya’ya döndüler ve bu konuşmadan bir hafta sonra Rusya Çin’le anlaştı. Dediler ki, bundan sonra ticaretimiz milli paralarımızla olacak. Biz sizden mal aldığımızda size Çin parası vereceğiz. Siz bizden mal aldığınızda bize Rus rublesi vereceksiniz. Analaşmanın içerisine Hindistan’ı da dahil ettiler. Şu anda Rusya merkezli dünya hayata geçirmeye başladı. Ulusal paraları ön plana geçecek ve doların ipini çekecekler. Eğer dolar çökerse ABD’nin de hayatı sona erer. O zaman ABD’nin dediği dedik olmayacak.”


TUNALIM...

26 Haziran 2009 Cuma

TURKIYE'DE DEMOKRASININ TARIHSEL GELISIMI

Asıl konuya geçmeden önce Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminin siyasal,
sosyal ve ekonomik durumuna çok kısa değinmek istiyorum.

Osmanlı Devleti, 1838’de İngiltere ve Belçika ile yaptığı Serbest Ticaret
Anlaşması ile Avrupa’nın açık pazarı haline geldi ve çöküş süreci başladı. Yine
1854 ve 1862 borçlanmaları, Tanzimat(1839) ve Islahat Ferman(1856)ları ile
Osmanlı Devleti yarı sömürge haline getirildi. Gümrüklerini Avrupa ile
belirlediği için de ipekli dokuma, el işçiliği ve atölye üretimine bağlı
sanayiler ve madencilik çöktü(Aydoğan, 2006).

“Duyun-u Umumiye” borçlarını ödeyebilmek için çıkarılan“Yabancıların Gayri
Menkul Edinmeleri” dair kanunla 1878’de, İzmir’deki tarım topraklarının tamamı
41 İngiliz tüccarın eline geçti(Kansu, 4.10.2004). Buna Batı Anadolu’da Rum,
Yahudi ve Ermenilerin aldıkları da eklenince 5-6 bin km karelik bir toprak,
yabancıların oldu(Özkaya, 2004). Sonuçta Sevr Anlaşması(1920) ile Osmanlı
Devleti parçalanarak Anadolu, İngiliz, Fransız ve Yunanlılar tarafından işgal
edildi. Atatürk’ün liderliğinde yapılan Kurtuluş Savaşı sonunda Anadolu’da T.C.
Devleti kuruldu.


1923-1950 Kuruluş ve CHP’nin Tek Partili İktidar Dönemi


Osmanlı Devleti’nin son durumunu 1931 yılında İktisat Vekili Mustafa Şeref Bey
şöyle değerlendirmiştir: “Bu memlekette bir zamanlar demiryolları, bankalar,
ticaret, sanayi, milli şirketlerin hisse senetleri hatta en iyi tarlalar ve
şehirlerdeki en iyi emlak, Türklerin değil yabancıların idi. Bu ülke tarihinde
milli iktisat kavranamamıştı.Milli ekonomiden bahsetmek bir zamanlar bir suç,
bir zamanlar da bir bilmeceden bahsetmek gibi bir şeydi”(Usiad, 26.11.2007:8-9).

İşte bu sebeple Atatürk, 1923’te “İzmir I.İktisat Kongresi”nin açılış
konuşmasında “ekonomik bağımsızlık olmadan siyasal bağımsızlığın olamayacağı”nı
söylemiştir(Aysan, 2000). 1923-1930 yılları arasında liberal ekonomi politikası
uygulanmış fakat üretim düşmüş, ihracat ve ithalat büyük ölçüde azalmıştır.
Bunun üzerine devlet ekonomiye girip her şeyi yapmaya başladı ve 1933-1937
yılları arasında sanayinin çeşitli alanlarında 11 KİT açıldı(Dikbaş, 2005).
Hatta 1925 yılında Kayseri’de bir uçak fabrikası da kuruldu(Aydoğan, 2006) T.C.,
bu dönemde % 9 kalkınma hızını yakalamış, denk bütçe yapılarak dış ticaret açığı
ortadan kaldırılmıştır(Boratav, 2006).

Sakarya Meydan Savaşı’nın kazanılmasından sonra Atatürk’e, “Bizim sistemimiz
Amerikan demokrasisi mi, yoksa Sovyet Sosyalizmine mi benzeyecek?” diye
sorarlar. Atatürk buna şu cevabı verir: “Biz ikisine de benzemeyiz, biz
Türkiye’nin gerçeklerine benzeriz.”(Refiğ,2008).

Cumhuriyet döneminin ilk seçimleri 1923 yılında yapılmış ve II. T.B.M.M. 29 Ekim
1923’te Cumhuriyet ilanı ile birlikte çalışmalarına başlamıştır. 1924 yılında
Anayasa hazırlanmıştır.İkinci seçim 1927’de üçüncü seçim 1931 yıllarında
yapılmıştır(Öztekin,2001). Kadınlar, 1930’da belediye seçimlerine, 1933’te
muhtar ve köy heyetine, 1934 anayasa değişikliği ile milletvekili seçme ve
seçilme hakkına kavuştular. 1935’te yapılan milletvekili seçimlerinde meclise
18 kadın üye girdi(Ertuğrul,2008).


1930 yılında Türk Parası’nın Değerini Koruma Kanunu çıkarıldı(Ertuğrul, 2008).
Öte yandan Atatürk, Merkez Bankası kurulması konusunda görüşlerini almak üzere
Alman Merkez Bankacısı Dr. Schacht’ı ve yardımcısı Karl Müller’i ülkeye çağırır.
Onların bankanın kurulmasını erken olduğunu söylemelerine rağmen Atatürk, 30
Haziran 1930’da Merkez Bankası’nı kurar(Aysan,2000).

Atatürk döneminde kurulan Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası(1924) ile Serbest
Cumhuriyet Fırkası(1930)yöneticileri, liberal ekonomi taraftarı oldukları gibi
Atatürk’ün yaptıklarından rahatsız olmuşlardı Sonuçta bu partiler kısa sürede
kapandı(Aydoğan, 2006) ve çok partili hayat bu dönemde başarılı olamadı.

Dr.Cemil Koçak(2006), Atatürk’ün siyasi felsefesinin demokrasiye izin
vermediğini öne sürerken Fransız siyaset bilimcisi Maurice Duverger(1986),
şunları yazar: “….Her totaliter partide, tek parti haline gelme eğilimi vardır.
Buna karşılık CHP, felsefesi ve yapısı bakımından gerçek anlamda totaliter
değildir. Bu partinin başta gelen özelliği, demokratik ideolojiye sahip
olmasıdır.”

1923-1938 yılları arasında Türkiye’deki sosyal ve ekonomik gelişmeleri şöyle
özetleyebiliriz: 1924 yılında ilk bütçe hazırlandı, dış borç alınmadığı gibi
Osmanlı’dan kalan Duyun-u Umumiye borçları ödendi ve kapitülasyonlara son
verildi. Köylüye toprak, makine, tohumluk dağıtıldı.Yüksek Ziraat enstitüsü
açıldı, Ziraat Bankası ile köylüye kredi verilmeye başlandı. Yeni demiryolları
yapılırken yabancıların elindeki demiryolları bedelleri ödenerek kamulaştırıldı.
Petrol, tuz, tütün, şeker, kibrit tekelleri devlet tekeli haline getirildi.
Üretim ve tüketim kooperatifleri kuruldu. Dış ticaret devletleştirildi.
Azınlıklardan oluşan tüccarlara ağır vergiler getirildi. Vatandaşları okur-yazar
kılmak için millet mektepleri açıldı. Medeni kanun kabul edildi. Yeni Ticaret
Yasası kabul edildi ve çağdaş ticari kurumlar kuruldu. Ulusal bankacılık
geliştirilerek 40’tan fazla milli banka kuruldu. Türk tarih ve dil kurumları
oluşturuldu. Kabotaj hakkı millileştirildi. Aşiretlerin bir kısmının toprakları
kamulaştırılarak topraksız köylüye toprak dağıtıldı. Enerji santralleri,
barajlar, şeker, çimento ve tekstil fabrikaları kuruldu.Yeni üniversiteler
açıldı. Madenler devletleştirildi. Ormanlar, göller kamulaştırılarak korumaya
alındı. Ayrılıkçı isyanlar bastırıldı. Karşılıksız para basılmadan denk bütçeler
yapıldı. Toprak envarteri çıkarılıp kadastro örgütü kuruldu.Radyo, telefon ve
telgraf işletmeleri kuruldu. Devlet posta örgütü yeniden kuruldu. Sığır vebası
ve şarbon hastalıklarına karşı aşılar bulunarak uygulandı. Hayvancılık
geliştirildi ve Tavukçuluk Enstitüsü kuruldu.Türkiye sivil havacılık alanında
inanılmaz başarılar elde etti ve 8 kişilik yolcu uçaklarını Danimarka’ya satmayı
başardı.1926 yılında Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı uçakların bakım ve
onarımlarını yapmak üzere Eskişehir’de bir Uçak Bakım Atölyesi açıldı(Aydoğan,
2006).

Bugün bu kuruluşlardan bazılarının kapatıldığını bazılarının ise özelleştirme
adı altında yabancılara satıldığını biliyoruz. Oysa bunlar, bir ülkenin ekonomik
bağımsızlığının temeli olan kuruluşlardır.

Atatürk, tam bağımsızlığı hedeflemişti. Ona göre tam bağımsızlık; ülkenin
siyasal, maliye, ekonomik, adalet, askerlik ve kültür gibi her alanda bağımsız
olması demekti(Arcayürek,2008). Fakat Atatürk’ten sonra gelen hemen bütün
iktidarlar, ülkenin çeşitli alanlardaki bağımsızlığını teker teker Batı’ya
teslim etmişlerdir.

Atatürk’ün ölümünden sonra 11 Kasım 1938’de Cumhurbaşkanı seçilen İnönü,
Atatürk’ün resimlerini paralardan, devlet dairelerinden kaldırarak onun yerine
milli şef sıfatıyla kendi resimlerini koydurmuştur. Atatürk, bağımsız bir
politika takip etmesine rağmen 1939 yılında Türkiye, İngiltere ve Fransa ile
üçlü ittifak anlaşması yaparak Batı’ya bağlanmıştır(Aydoğan,2006).

1939 seçimlerinde ilk defa bağımsızlara da aday olma hakkı tanınmıştır. Seçilen
423 milletvekilinin 13’nü kadınlar oluşturmuştur(Öztekin,2001).Bu seçimlerde
İnönü, Atatürk’ün arkadaşlarını listelere almazken Atatürk’e karşı olanların
tamamını milletvekili yaptı(Aydoğan,2006).Ayrıca Atatürk’ün subaylarını
emekliye ayırdı(Türköne, 2003).

1941 yılında Etimesgut’ta bir uçak fabrikası daha kuruldu. Ayrıca Türk Hava
Kurumu, 1946 yılında Gazi Çiftliğinde bir uçak motor fabrikası kurdu. Ancak bu
fabrika ABD’nin Türkiye’de etkisinin artması üzerine kapatılarak tarım araçları
yapan bir atölye haline getirildi(Aydoğan, 2006).

1942 yılında çıkarılan 4320 sayılı Seçim Yasası, her ilin bir seçim bölgesi
olmasını getirmişti. 1943 yılında yapılan genel seçimlerde C.H.P., tek parti
olarak seçimlere girmiştir. Bu seçim tek partili dönemin son
seçimleridir(Öztekin, 2001).

1942’de gazete ve dergilerdeki her türlü dini yayın yasaklanırken(Tanyu, 59-60),
1949’da Ankara’da bir İlahiyat Fakültesi ile İmam-Hatip Okulları
açılmıştır(Lewis, 1984). Birbirine taban tabana zıt olan bu değişiklikte,
Türkiye’nin çok partili hayata geçişi ile A.B.D’nin Yeşil Kuşak Projesinin
rolü olduğu söylenebilir.

Türkiye, 24 Ekim 1945’te kurulan B.M.’e üye olmuş ve yine aynı yıl ABD’nin
isteği üzerine çok partili hayata geçerek sayısını bilmediğimiz çok sayıda ikili
anlaşmayı A.B.D. ile yapmıştır(Aydoğan, 2006). Ayrıca Türkiye, 100 milyon dolar
dış ticaret fazlasına sahipken 1947 yılında I.M.F. ve Dünya Bankasına üye
olmuştur(Boratav, 2006). Böylece Atatürk döneminde kazanılan ekonomik
bağımsızlık kaybedilmeye başladı.

Türkiye hiçbir inceleme yapmadan 22 Nisan 1947’de ABD’nin Truman Doktrini, 4
Temmuz 1948’de Marshal Planı’na katıldı(Aydoğan,2006). Ayrıca 27 Aralık 1949
tarihli “Türkiye ve A.B.D. Hükümetleri Arasında Eğitim komisyonu Kurulması
Hakkındaki anlaşma”, Türk Milli Eğitimini, milli olmaktan uzaklaştırmış ve
tabir caizse planlı bir bozulmaya doğru yönlendirmiştir(Aydoğan, 2006).

Nitekim İnönü, Atatürk’ten sapmayı kendisi şöyle itiraf etmiştir: “ Demokratik
rejime karar verdiğimiz zaman, büyük otorite ile büyük reformların hemen
yapılabileceği dönemin değiştiğini, değişmesi gerektiğini kabul etmiş
oluyorduk(Arcayürek, 2008).

1938 sonrası dışa bağımlılık döneminin bir başka özelliği kredi veya yardım
anlaşmalarının şarta bağlanması ve bu şartın her zaman üretimden uzak durmayı
içermesidir(Aydoğan, 2006).

1946 yılında Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Ord. Prof. Dr. Fuat
Köprülü tarafından D.P. kuruldu(Ertuğrul, 2008). D.P. Programı, Terakki Perver
Cumhuriyet Fırkası’nın hemen aynısı idi. Programın 20 ve 21. maddelerinde, yerel
yönetimlere yetki devri, 24. maddesi devletin küçültülmesi, 43. maddede
liberalizm, 48. maddede KİT satışları, 51. maddede devlet tekellerinin
özelleştirilmesi, 74. maddede ise iç ve dış borçlanma gerekliği
vurgulanıyordu(Aydoğan, 2006).

1945’ten sonra önerilen programların ortak özelliği ise Türkiye’de
sanayileşmenin önlenmesi ve Türkiye’nin kendi kaynaklarını değerlendirmemesi
idi. Kısacası Türkiye’den istenen devletçilikten vazgeçmesi, ağır sanayi
yatırımı yapmaması, demiryolu taşımacılığından karayolu taşımacılığına geçmesi
idi(Aydoğan, 2006).

1946 seçimleri açık oy, gizli tasnif ilkesine göre yapıldı. Seçimlere D.P.,
Çiftçi ve Köylü Partisi, Türkiye Sosyal Demokrat Partisi ve Türkiye Sosyalist
Partisi girdi. C.H.P. 395, D.P.66, Bağımsızlar 4 sandalye kazandı(Ertuğrul,
2008).

Bu dönemde C.H.P. İktidarı’nın demokrasiye uymayan bir diğer icraatı ise Türkiye
Sosyal Demokrat Partisi’nin, 23 Mart 1946 tarihinde Hükümet tarafından
kapatılmasıdır(Arcayürek, 2008). Oysa daha sonraki yıllarda Sosyal Demokrasi,
C.H.P.’nin kendi ideolojisi haline gelecektir.

1946 seçimlerinde açık oy, gizli tasnif sistemi uygulandığına göre seçim
sonuçlarına nasıl güvenilecektir? Nitekim D.P. bunu dile getirmiş fakat
sıkıyönetim sebebiyle eleştiri ve tartışmalar yasaklanmış ve bazı gazeteler
kapatılmıştır(Ertuğrul, 2008).

Mareşal Fevzi Çakmak, 12 Ocak 1944 tarihinde yaş haddinden emekli olurken İsmet
İnönü’ye kırgındı ve bu yüzden 1946 seçimlerinde D.P.’den bağımsız milletvekili
seçildi. Mayıs 1948’de Mareşal Fevzi Çakmak, Hikmet Bayur ve Osman Bölükbaşı’nın
içinde yer aldığı bir grup tarafından Millet Partisi kurularak hem C.H.P’ye hem
de D.P.ye karşı muhalefet yapmaya başladı(Ertuğrul, 2008).

Gerçek demokrasiye uygun olan gizli oy, açık tasnif sistemini getiren Seçim
Kanunu 9 Temmuz 1948 yılında Mecliste kabul edildi. Ancak yargı güvencesi
getirilmediği için 17 Kasım 1948’de yapılan milletvekili ara seçimlerine D.P.
katılmadı(Ertuğrul, 2008).

İnönü savaşlarının komutanı ve Lozan’da Türkiye’nin çıkarlarını sonuna kadar
savunan,1937 yılına kadar Başbakan ve Atatürk’ün ölümünden sonra Cumhurbaşkanı
seçilen İnönü’nün, bu tarihten sonra yaptıklarına bir anlam verebilmek oldukça
zor olsa gerektir.

Demokrat Parti, 1950 yılında yapılacak seçimlerde çoğunluk sisteminden
vazgeçilip nisbi temsil usul ve yönteminin getirilmesini istedi(Arcayürek,
20008). Fakat çoğunluk sistemi ile yapılan seçimler, D.P.’yi büyük çoğunlukla
iktidara getirdi. Nitekim 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimler sonunda oyların
%53.6’sını alan D.P. 408 milletvekili, oyların % 40’ını alan C.H.P. ise 69
milletvekili, oyların % 3’ünü alan M.P.1 milletvekili, bağımsızlar ise 9
milletvekili çıkardılar(Ertuğrul, 2008

1950-1960 Arası Dönem

1950’de D.P. iktidar olunca İnönü döneminde başlayan siyasal bağımlılığı, bir
tehdit durumunda ve çağrı üzerine A.B.D.’ye Türkiye’ye müdahale etme yetkisi
verilmesine kadar götürmüştür. Yine D.P. İktidarı, orduda tasfiyelere girişerek
Atatürk’ün arkadaşlarını emekliye sevketmiştir(Aydoğan,2006).Buna karşılık 1951
yılında 5816 sayılı “Atatürk’ü Koruma Kanunu”nu çıkarıldı. Bu iki tutumun,
birbiriyle çeliştiği söylenebilir.

Bir partizanlık örneği olarak D.P., 1953’te tek parti döneminde haksız biçimde
elde edildiği gerekçesiyle C.H.P.’nin binalarına, yayın organı Ulus Gazetesi’nin
yönetim ve yayın tesislerine el koydu(Ertuğrul, 2008).

1954 yılında yapılan genel seçimlerde D.P. oyların % 58’ini alarak 488
milletvekili, C.H.P., oyların % 35’ini alarak 31 milletvekili, Cumhuriyetçi
Millet Partisi oyların yaklaşık % 5’ini alarak 5 milletvekili çıkardılar.
Bağımsızlar ise 2 sandalye kazandı(Ertuğrul, 2008).

Bu dönemde Türkiye 1952’de NATO’ya, 1960’da OECD’ye üye olmuştur. Ayrıca Fas,
Tunus ve Cezayir’in bağımsızlık savaşlarında Türkiye, bu ülkelerin değil
Batı’nın yanında yer aldı ve Süveyş Kanalını millileştiren Nasır’a karşı
İngiltere’yi destekledi.Yabancı sermayenin özendirilmesi için kapitülasyon
koşullarına benzeyen “Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu ve Petrol Kanununu
çıkarıldı, yoğun bir biçimde dış borç alındı. 1958 yılında dış borçlar ödenemez
duruma geldi ve % 320 oranında bir devalüasyon yapıldı (Aydoğan, 2006).

27 Ekim 1957’de yapılan seçimlerde D.P. oyların % 48’ini alarak 424 milletvekili
çıkardı. C.H.P. 178, C.M.P. 2, H.P.2 milletvekili kazandılar(Ertuğrul, 2008).

D.P. Programı özelleştirmeci olup K.İ.T.’lerin satışını amaç edinmesine rağmen
bunun tam tersini yaparak Türkiye Petrolleri A.Ş., Et ve Balık Kurumu, Devlet
Malzeme Ofisini kurmuş ve bu dönemde hiçbir özelleştirme yapılmamıştır(Dikbaş,
2005).

1959 yılında Londra ve Zürih anlaşmaları imzalanarak İngiltere, Yunanistan ve
Türkiye’nin garantörlüğünde Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. İşte bu anlaşmalara
dayanarak Türkiye, 1974’te Kıbrıs’a müdahale edebilmiştir.

D.P., muhalefeti susturmak için Tedbirler Kanunu’nu çıkardı. Bu kanunla kurulan
Tahkikat Komisyonu, cumhuriyet savcısı, sorgu hakimi, adli ve askeri amirlere
verilen bütün yetkileri kendisinde topladı. Ayrıca her türlü yayını yasaklamaya,
matbaaları kapatmaya, her çeşit gösteri faaliyetleri için tedbir almaya yetkili
idi(Sertel, 2007). 19 Nisan 1960 tarihinde yaptığı konuşma sebebiyle İsmet
İnönü’ye 12 oturum meclisten çıkarılma cezası verildi. Aynı şekilde Tahkikat
Komisyonu, 23 Nisan 1960’da Fethi Çelikbaş ve Osman Bölükbaşı’ya T.B.M.M
oturumlarından uzaklaştırma cezası verdi(Ertuğrul,2008). D.P., bu tutumu ile
adeta 1960 darbesine davetiye çıkarmış oluyordu.

Prof. Taner Timur’2004)’e göre 1950-1960 döneminin temel tartışma ve mücadele
konusu, biçimsel özgürlüklerdi: Basın özgürlüğü, üniversite özerkliği,
mahkemelerin bağımsızlığı v.b. konular, örgütlü veya örgütsüz bütün muhalefetin
ve bütün mihrakların sloganları haline gelmişti. Hatta bu mücadele, basın
mensuplarına tanınacak ispat hakkı vesilesiyle D.P. saflarına da sirayet etmiş
onları da bölerek “Hürriyet Partisi”nin kurulmasına yol açmıştır.

1945-1960 arasındaki çok partili hayat, Türkiye’de beklenen demokrasiyi değil
halkın fırkalara bölünerek birbiriyle çatışmasını getirmişti. Çünkü ülke içinde
camiler, kahveler ve mahalleler ayrılmıştı. Gerçekten de ülkede tam bir
cepheleşme yaşandı. İktidar, üniversiteler, yargı ve basınla zıtlaştı. Ayrıca Bu
dönemde iktidar ve muhalefet arasında uzlaşmaya ve hoşgörüye dayanmayan tamamen
çatışmacı bir politika izlenmiştir. Nitekim Demokrat Parti, “vatan cephesi” diye
bir cephe kurmuş buraya girenler radyodan ilan edilmiştir.

Başbakan Adnan Menderes A.B.D.ye teslimiyet politikasının ülkeyi iyi bir noktaya
getirmediğini gördükten sonra Rusya ile ilişkileri geliştirmek üzere orayı
ziyaret için gerekli randevuları alır fakat ziyaretten 40 gün önce 27 Mayıs
Darbesi gerçekleşir(Bulut, 2.10.2008).

İnönü darbeden çok kısa bir süre önce D.P.lilere, “sizi ben bile kurtaramam”
derken darbeden haberdar olduğunu ima ediyordu. 27 Mayıs 1960 ihtilalinin
gerçekleşmesinde küçük burjuva kökenli asker-sivil aydınların ve onlara büyük
bir değer veren CHP’nin rolü inkar edilemez(Timur, 2004).

27 Mayıs 1960 günü Türk Ordusunun subaylarından oluşan Milli Birlik Komitesi,
ülkede birlik ve bütünlüğü sağlamak ve kardeş kavgasını önlemek iddiasıyla
yönetime el koydu. Türkiye’de bazı aydınlar, İhtilalin içeriden kaynaklandığını
iddia etseler de Prof. Dr. Çetin Yetkin(2007), 27 Mayıs’ın NATO’nun güney
kanadını sağlama almak amacıyla Batı tarafından yaptırıldığını iddia eder.

1960-1971 Arası Dönem

29 Eylül 1960’da D.P. yasal süresi içinde kongresini toplayamadığı gerekçesiyle
kapatıldı(Ertuğurul,2008). Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar ve milletvekilleri
Yassı Ada’da olağandışı mahkemelerde yargılandılar. Cumhurbaşkanı Bayar,
Başbakan Menderes, Dışişleri Bakanı Zorlu ve Maliye Bakanı Polatkan idama
mahkum edildiler. Celal Bayar’ın yaşı ileri olduğu gerekçesiyle infaz edilmedi
fakat diğerleri asıldılar.

27 Mayıs Yönetimi, ordu içinde bir tasfiye hareketine girişerek 260 generalden
235’inin yanı sıra 5000 civarında subayı emekliye sevketti(Türköne,2003).

İdamlar ve D.P. taraftarlarının anayasa hazırlığına bile alınmaması(Timur,
2004), ihtilal yöneticilerinin ülkede birlik ve bütünlüğü sağlama iddialarının
aksine Türkiye’deki cepheleşmeyi derinleştirmiş böylece sonraki yıllarda mağdur
tarafın hep iktidar, karşı tarafın tabir caizse müzmin muhalefete mahkum
olmasına yol açmıştır.Belki de ihtilali gerçekleştiren irade, bunu amaçlamıştı.

15 Ekim 1961 tarihinde yapılan seçimlerde AP oyların %34.8, YTP % 13.7’sini, CHP
ise % 36.3’nü ve CKMP % 14 oy aldılar Buna göre CHP 173, AP 156, YTP 64, CKMP
ise 54 milletvekili kazandı(Öztekin, 2006).

Hak ve özgürlüklere geniş yer veren bir Anayasa 27 Mayıs 1961 tarihinde
Temsilciler meclisinden geçirildi ve yapılan halk oylamasında %39.6 hayır oyuna
karşılık %60.4 evet oyu ile kabul edildi. Bu anayasa yasama, yürütme ve yargıyı
üç eşit erk olarak kabul ediyordu. Yasama organını, Anayasa Mahkemesi’nin
denetimine tabi kılıyor, yürütmeyi bir yetki olarak değil bir görev olarak
tanımlıyordu. T.B.M.M. yanında Cumhuriyet Senatosunu da içine alan iki yapılı
bir meclise yer verildi. Planlı ekonomiye geçilerek Devlet Planlama Teşkilatı
kuruldu ve 5 yıllık kalkınma planları yapılması zorunlu hale getirildi(Ertuğrul,
2008).

1961 seçimlerinden sonra CHP-AP Koalisyonu, 1962’de CHP-YTP ve CKMP
Koalisyonu, 1963’te C.H.P. ve bağımsızlardan oluşan azınlık hükümetleri hep
İnönü’nün başbakanlığında kurulmuştur. İnönü’nün 12 Şubat 1965’te başbakanlıktan
istifa etmesi üzerine bağımsız senatör Suat Hayri Ürgüplü’nün başkanlığında bir
koalisyon hükümeti kuruldu. TBMM, kendisini yenilemek için genel seçimlerin
yapılmasına kararlaştırdı(Öztekin, 2001).

10 Ekim 1965 tarihinde yapılan seçimlerde A.P. oyların % 52.87’ini alarak 240
milletvekili, C.H.P. oyların % 28.75’ini alarak 134 milletvekili, Millet Partisi
% 6.26 oy alarak 31 milletvekili, Yeni Türkiye Partisi % 3.7 oy alarak 19
milletvekili, T.İ.P.% 2.97 oy alarak 14 milletvekili, Cumhuriyetçi Köylü Millet
Partisi oyların %2.24’ünü alarak 11 milletvekili çıkardılar. Bağımsız 1
milletvekilliği seçildi(Ezherli, 1992).

1965 seçimlerinde AP tek başına iktidar oldu. Bu dönemde Rafineriler, boru
hatları, demir çelik tesisleri ve Keban Barajı yapıldı. Ayrıca Başbakan Demirel,
başta İskenderun Demir-Çelik olmak üzere İzmir Aliağa Rafinerisi, Seydişehir
Alüminyum Tesisleri, Bandırma Sülfirik Asit Fabrikası ve Artvin Yonga
Fabrikaları gibi 7 büyük sanayi tesisini kurmak için Batı’dan kredi istedi,
onların vermemesi üzerine Sovyetlerden bunu sağlayarak bu projeleri
gerçekleştirdi(Demirel, 2006).

1968’de Fransa’da başlayan öğrenci hareketleri Türkiye’ye de yayılmış ve toplumu
huzursuz eden terör olaylarına dönüşerek 12 Mart 1971 tarihindeki askeri
muhtıranın gerekçelerinden birisi olmuştur.

12 Ekim 1969 tarihinde yapılan seçimlerde A.P., oyların % 46.5’ini alarak 256
milletvekili, C.H.P. oyların % 27.3’ünü alarak 143 milletvekili çıkardı. Güven
partisi % 6.5 oyla 15 milletvekili, Birlik Partisi % 2.8 oyla 8 milletvekili
M.P. % 3.2 oyla ve Y.T.P % 2.1 oyla 6’ar milletvekili, T.İ.P. % 2.6 oyla 2,
M.H.P. % 3 oyla 1, bağımsızlar ise 13 sandalye kazandılar(Ertuğrul, 20008).

Seçim sonunda Demirel’in yeni hükümette Sadettin Bilgiç ekibinden kimseyi
almaması A.P. içinde tartışmalara yol açtı. Bunun üzerine A.P.den milletvekili
ve senatörlerden oluşan 72 kişi Başbakan Demirel’e bir muhtıra vererek
tarafsız davranmasını istediler. Buna verilen cevap, bazı milletvekili ve
senatörlerin partiden ihracı oldu. Bunun üzerine bu gruptan 41 milletvekili
muhalefetle birlikte bütçenin reddi yönünde(224 red, 214 kabul) oy kullandılar.
Bunun üzerine A.P. Sadettin Bilgiç başta olmak üzere 26 milletvekilini partiden
ihraç etti. Bu grup partiden istifa edenlerle birlikte sonradan Demokratik
Partiyi kurdular(Ertuğrul, 20008).

Daha önce Odalar Birliği Genel Sekreteri olan Prof. Dr. Necmettin Erbakan 1969
Odalar Birliği seçimlerinde Genel Başkan seçildi. Başbakan Süleyman Demirel
tarafından seçim sonucu kabul edilmediği için görevi bırakmak zorunda kaldı. Bu
arada A.P.den Konya’dan senatör adayı olmak istedi, bu isteği Süleyman Demirel
tarafından kabul edilmeyince Konya’dan bağımsız milletvekili seçildi ve Milli
Nizam Partisi’ne girerek Genel Başkan oldu(Ertuğrul, 20008).

12 Mart 1971 tarihinde Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet komutanları Başbakan
Demirel’e muhtıra vererek hükümetin düşmesini yol açtılar.Prof Erol
Manisa’lı(10.8.2007)’ya göre 1961 Anayasası, bireysel ve toplumsal kalkınmayı
sağlayabilecek hukuki ve siyasi alt yapı getirmişti. Bu Petkim’den demir-çeliğe,
Aselsandan gemi ve vagon sanayine kadar büyük gelişmelere yol açtı. Batı bunu
kabul edemezdi, bu yüzden 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’de Amerikancı
generallere darbe hazırlıkları yaptırıldı.

Bununla yetinilmeyip bürokrasiye de hakim olunmaya çalışıldığı görülmektedir.
Örneğin 1968 yılında Ankara’ya gelen Richard Podol, üstlerine verdiği raporda
şunları yazıyordu: “20 yıldır Türkiye’de faaliyette bulunan AİD(Amerikan Yardım
Teşkilatı), meyvelerini vermeye başlamıştır.Türkiye’de önemli makamlarda
Amerikan eğitimi görmüş bir Türk’ün bulunmadığı bir bakanlık veya K.İ.T. nerede
ise kalmamıştır. Genel müdürlük ve müsteşarlık gibi makamlara ve daha büyük
görevlere kısa sürede geçebilirler(Aydoğan,2006).

1971-1980 Arası Toplumsal Kargaşa Dönemi

Muhtıradan kısa bir süre sonra Necmettin Erbakan’ın Genel Başkanı olduğu Milli
Nizam Partisi, 21 Mayıs 1971 tarihinde laikliğe aykırı çalışmalar yaptığı
gerekçesiyle ve Türkiye İşçi Partisi ise 20 Temmuz 1971 tarihinde bölücülük
yaptığı gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı(Ertuğrul, 20008).

1971-1972 yılları arasında CHP’li Nihat Erim Başkanlığında iki koalisyon
hükümeti kuruldu. Askeri müdahaleye İnönü taraftar iken Ecevit karşı
çıkmıştır(Timur,2004). 1972 yılında CHP’de Ecevit’in Genel Başkan seçilmesi,
CHP’nin de parçalanmasına yol açtı ve bu parti içinden Turhan Feyzioğlu’nun
Genel Başkanı olduğu Güven Partisi çıktı(Öztekin, 2001).

14 Ekim 1973’te yapılan seçimlerde C.H.P. oyların %33’ünü alarak 185
milletvekili, A.P. %30’unu alarak 149 milletvekili kazandı. D.P. ise %11.9 oyla
45 milletvekili, Necmettin Erbakan’ın Başkanı olduğu M.S.P. %11.8 oyla 48
milletvekili çıkardılar. Feyzioğlu’nun C.G.P. 13, Türkeş’in M.H.P. 3, Mustafa
Timisi’nin Genel Başkanı olduğu Türkiye Birlik Partisi 1 milletvekili kazandı.
Ayrıca meclise 6 bağımsız milletvekili girdi(Ertuğrul, 20008).

Seçimler sonunda C.H.P.-M.S.P. Koalisyon Hükümeti kuruldu. Bu dönemde Türk
ordusu tarafından Kıbrıs Barış Harekatı gerçekleştirildi. Bunun sonunda adanın
Kuzeyine Güneydeki Türkler göç etti ve böylece Kıbrıs Türk ve Rumlardan oluşan
iki kesimli hale geldi. Başbakan Ecevit, hem harekatın sonuçlarını oya
dönüştürmek hem de koalisyon ortağı M.S.P. ile düştüğü anlaşmazlık sebebiyle
istifa edince 1973’te A.P.-M.S.P.-M.H.P. ve C.G.P.’den oluşan I. Milliyetçi
Cephe Hükümeti kuruldu(Öztekin, 2001).

5 Haziran 1977 tarihinde yapılan seçimler sonunda C.H.P., oyların %41’ini alarak
213 milletvekili, A.P. %36.9 oy alarak 189 milletvekili çıkardı. Bunun dışında
M.S.P. 24, M.H.P. 16, C.G.P. 3. D.P. 1 ve bağımsızlar 4 milletvekilliği
kazandı(Ertuğrul, 2008).

1977 seçimlerinden sonra AP-MSP-MHP’den oluşan II. Milliyetçi Cephe Hükümeti
kuruldu.1978’de CHP ve bağımsızlardan oluşan Hükümet, Ecevit’in Başbakanlığında
kuruldu.1979 ara seçimlerinin sonunda Demirel, AP ve bağımsızlardan oluşan
azınlık hükümetini kurdu(Öztekin, 2001).

24 Ocak 1980 Ekonomik İstikrar Kararları, Türkiye ekonomisi için bir dönüm
noktasıdır. Çünkü bu kararlar ile T.C., tarım, ticaret ve sanayide milli
hedefleri bıraktı. Ayrıca TL’nin değer kaybetmesi, ithalatın
serbestleştirilmesi, KİT.lerin özelleştirileceği ve tarıma desteğin
kaldırılacağı açıklanıyordu. Programın etkisi kısa sürede kendisini göstermiş,
1980 başında 47 lira olan 1 ABD doları yıl sonunda 90 liraya çıkmıştır(Aydoğan,
2006). Bu kararların alınmasında daha önce 7 büyük projeyi gerçekleştiren
Başbakan Demirel ile D.P.T. Müsteşarı Özal’ın rolleri vardır.

Başbakan Demirel, azınlık hükümeti ile ülkeyi idare etmeye çalışırken yine
anarşik olaylar büyük boyutlara ulaştı. Üstelik Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün
görev süresi 22 Mart 1980 tarihinde sona ermiş fakat mevcut partiler bir aday
üzerinde anlaşarak Cumhurbaşkanını seçemediler.Bu durum 12 Eylül 1980 Askeri
Darbesi’nin gerekçelerini oluşturmuştur.

Prof. Manisalı(6.3.2006)’ya göre 24 Ocak kararlarının uygulanması sağlamak için
ABD’nin isteği doğrultusunda 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi yapıldı. Darbeci
generaller, 1982 Anayasasını getirerek 1961 Anayasasının sağladığı sosyal
devlet, planlı kalkınma ve sanayileşmeyi rafa kaldırdılar.

1980 Sonrası Liberalleşme ve Türkiye’nin Batı Güdümüne Girme Dönemi

12 Eylül 1980’de M.G.K. yönetime el koydu. Bunu hem ABD ve İngiltere hem de AB
tasvip etmiştir. Nitekim CİA İstasyon Şefi Paul Henze, “Bizim oğlanlar bu işi
başardı” demiştir. M.G.K.’nun yönetime el koymasıyla bütün partiler kapatıldı ve
yöneticileri tutuklanarak Zincirbozan’da ikamete mecbur edildiler. Dernekler
kapatılarak başkanları tutuklandılar. Türkiye’de bütün özgürlükler askıya
alındı.Yaklaşık 100 bin kişi gözaltına alınıp işkenceden geçirildi. 171 genç
işkence sonucu öldürüldü(Soydan, Erboz, 2007).

Darbe, Batı tarafından desteklendiği için A.B. bu süre içinde Türkiye’ye karşı
hiçbir yaptırımda bulunmadı(Aydoğan, 2006). 1982 yılında yeni anayasa yapılarak
1961 Anayasası yürürlükten kaldırıldı. Bu anayasada darbecilere yaptıklarından
dolayı dava açılamayacağı ifadesi de yer aldı.

6 Kasım 1983’te yapılan seçimler sonunda ANAP’si oyların % 45.15’ini alarak 211,
Halkçı Parti ise oyların %30.46’ını alarak 117 milletvekili çıkardılar. Turgut
Sunalp’ın Milliyetçi Demokrat Partisi ise oyların %23.27’ini alarak 71
milletvekilliği kazandı(Ezherli,1992).

Askeri yönetim döneminde Başbakan Yardımcısı olan Turgut Özal, 1983 seçimlerini
ANAP’ın kazanması üzerine genel başkan sıfatıyla Başbakanlığa atandı.

Halkçı Parti Kongresinde Necdet Calp Genel Başkanlığı, Aydın Güven Gürkan’a,
MDP’de ise Turgut Sunalp Genel Başkanlığı, Ülkü Söylemezoğlu’na bıraktı. 1983
Kasımında H.P. ile SODEP birleşerek S.H.P. adını aldı. Genel Başkan Aydın Güven
Gürkan görevden ayrıldı ve yerine Erdal İnönü geldi. Kasım 1985’te Rahşan Ecevit
tarafından Demokratik Sol Parti kuruldu(Ertuğrul, 2008).

1985’te İstanbul’da Menkul Kıymetler Borsası kuruldu ve 1990’larda Özel TV.
Kanalları açıldı. Dış güçler, 2000 ve 2001 yıllarında borsada kriz yaratarak
Türk ekonomisini çökerttikleri gibi özel T.V.lerle Türk milletine karşı 24 saat
psikolojik savaş yapmaktadırlar. Nitekim yakın geçmişte Yunanlı bir bakan, Türk
Silahlı Kuvvetlerine ve Genel Kurmay Başkanına hakarete varan sözler sarfetmiş
buna Türkiye’de özel bir kanal uzun uzun yer vermiştir. Böyle bir şeyin
Yunanistan’da ve hatta gerçek anlamda devlet sayılan hiçbir ülkede olması mümkün
değildir. Nitekim Rusya-Gürcistan çatışmasında Rus medyasının tamamı Rusya’yı
desteklemiştir.


Halbuki çok uluslu şirketler, özel TV kanalları ve İstanbul Menkul Kıymetler
Borsasını kullanarak Türkiye’de kargaşa yaratabilir ve isterlerse hükümetleri
bile düşürebilirler. Ayrıca borsa yoluyla gelen sıcak para, dünyanın başka
ülkelerinde 30-40 yılda kazanacağı parayı Türkiye’de bir yılda
kazanabilmektedir. Bu depedüz Türkiye’nin soyulması değil midir?

14 Nisan 1987’de AET tam üyelik için Özal başvurdu, AET üyelik başvurusunu
reddetti ve Türkiye’nin tam üyelik konusunu birliğin gündeminden çıkardı. Buna
karşılık Başbakan Turgut Özal, “Türkiye Avrupa Birliğine alınmasa da Gümrük
Birliğine gireceğiz” dedi(Aydoğan, 2006). Nitekim A.B. ile Gümrük Birliği
Anlaşması 1995 yılında imzalandı.

Atatürk’le başlayan Türkiye’nin sanayileşmesi, özelleştirme iddiasıyla iktidara
gelen Demokrat Parti ve Adalet Partisi hükümetleri dönemlerinde de
sürdürülmüştür. Özal döneminde ise ekonomi dışarıya açılmış, sanayi ürünlerinin
ihracatımız içindeki payı % 70’lere kadar çıkmıştır. Fakat bu dönemde sadece alt
yapı yatırımları ile iletişim alanında gelişmeler kaydedilmiş buna karşılık
ciddi sanayi yatırımları yapılmadığı gibi var olan kamu ekonomi kuruluşları da
özelleştirilmeye başlanmıştır.


Prof. Taner Timur(2004)’a göre Özal, bir reformcu olarak görünmesine rağmen hem
kapitalist sistemi hem de Türk İktisat Tarihini doğru dürüst inceleyememesi,
mühendis mantığı ve yüzeysel okumaları, Türkiye gibi çok karmaşık bir yapı ve
tarihe sahip bir ülkedeki köklü değişiklikler için yetersizdi. Nitekim
iktidarının ilk yıllarında faiz serbestisi banker faciasıyla; dış ticaret
liberasyonu ise hayali ihracat soygunu ile sonuçlandı.


Özal’ın bir diğer özelliği M.S.P.den İzmir Senatör adayı olması ve liberal Batı
mandacısı II. Cumhuriyetçilere büyük destek sağlamasıdır(Kışlalı, 1994). Nitekim
liberal Prof. Mustafa Erdoğan(2001), Özal’ın, “düşünce ve girişim özgürlükleri
ile din ve vicdan özgürlüklerini ısrarla vurguladığı”nı yazar. Oysa Özal, 12
Eylül Yönetiminin siyasi yasaklı yaptığı Demirel’in affını mecliste kabul
ettirmeyerek referanduma götürmüş ve “ben onu toprağa gömdüm” diyebilmiştir.
Kendisini müsteşar yapan Demirel’e karşı olan vefasızlığını bir yana bıraksak
bile Demirel’in yasağının devamını istemesi, demokratik anlayışla nasıl
bağdaşmaktadır? Nitekim başta Süleyman Demirel olmak üzere diğer siyasilerin
affı, Eylül 1987 tarihinde yapılan referandumda % 65 hayır oyu çıkmasıyla
gerçekleşebilmiştir(Timur,2004). Y.S.K.referandum kararını 12 Eylül 1987
tarihinde resmi gazetede yayımladı. Böylece Demirel D.Y.P., Ecevit, D.S.P.’nin
başına geçti(Ertuğrul,2008).


Referandum sonunda Özal baskın seçim kararı aldı. Bu arada milletvekili sayısını
400’den 450’ye çakardı. Seçim yasasını kendi çıkarlarına göre düzenledi ve ön
seçimi yasakladı. Anayasa mahkemesi ön seçim yasasını iptal edince seçim, 29
Kasım 1987 tarihinde yapıldı. Seçimler sonunda ANAP oyların %36.29’unu alarak
292 milletvekili, S.H.P. oyların %24.76’sını alarak 99 milletvekili, D.Y.P.ise
oyların %19.16’sını alarak 59 milletvekili çıkardı(Ezherli,1992).


9 Ağustos 1989’da Türk parasının kıymetini koruma kanununda bir değişiklik
yapılarak Türk lirası tamamen konvertıbl hale getirildi(Timur, 2004). Bu
kararla Türk parasının yerini dolar almış ve sonuçta bu, Türk ekonomisinin
çöküşündeki etkenlerden birisi olmuştur.


12 Eylül darbesinden sonra çıkarılan Partiler Kanunu, liderlere büyük yetkiler
vererek milletvekili adaylarının tespitini onlara bırakmıştır. Bu kanunun ilk
uygulamasını Özal yaparak 1983 seçimlerinde partisinin adaylarını kendisi ve
çevresindeki birkaç kişi ile birlikte belirlemiştir.Bu şekilde Türkiye’de halka
dayalı demokrasi gitmiş yerine liderler demokrasisi dönemi başlamıştır. Böylece
Türkiye’yi yönlendirmek isteyen Batı için parti liderlerini kontrol edebildiği
takdirde bütün sorunlar çözülmüş oluyor.

12 Eylül yönetiminin yarattığı korku ve dehşet ile depolitizasyon ortamında
Özal, her türlü idealizmi yok ederek yerine yerleştirdiği çıkarcı ve köşe
dönmeci zihniyet, hayali ihracat ve yolsuzluk yapılmasına zemin hazırlamıştır.
Bunun daha sonraki yıllarda Türkiye’nin ahlaksal, siyasal ve ekonomik yönlerden
çökmesinde büyük rolü olsa gerektir.


Özal’ın üç beş eşkıya diyerek küçümsediği PKK terörü ile mücadele siyasetinin
sonuçlarını Emekli Albay Erdal Sarızeybek(2008), şöyle özetlemiştir: “ Güçlü bir
P.K.K. terör örgütü, otonom bir Barzani, terör baskısı ile sinmiş ve etnik
temelde ayrışmaya zorlanan bir toplum, uluslar arası bir Kürt sorunu, 100 milyon
dolarlık bir kayıp ve yüzlerce şehit.

Bu arada Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in görev süresinin dolması sebebiyle
Başbakan Turgut Özal, 31 Ekim 1989’da T.B.M.M.de üçüncü tur seçimde Türkiye’nin
8. Cumhurbaşkanı seçildi(Ertuğrul, 2008). Özal’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden
sonra ANAP Genel Başkanlığı’na seçilen Yıldım Akbulut Başbakan oldu.

20 Ekim 1991 tarihinde yapılan seçimler sonunda oyların %27.3’ünü alan D.Y.P.
178 milletvekili, ANAP %24.01 oyla 115 milletvekili, S.H.P. %20.75 oy ile 88
milletvekili, D.S.P %10.25 oy alarak 7 milletvekili
çıkardılar(Ezherli,1992).Seçimlere R.P. ile giren M.Ç.P. ve I.D.P. birlikteliği
62 milletvekili çıkardı. Bunun 19’u M.Ç.P.’ye, 2’si I.D.P.’ye geçti. S.H.P.
milletvekillerinden 18’i H.E.P.’e geçti. Leyla Zana’nın Kürtçe yemin etmek
istemesi mecliste gerginlik yarattı(Ertuğrul,2008).

Seçimler sonunda Süleyman Demirel’in Başkanlığında D.Y.P. S.H.P. Koalisyon
Hükümeti kuruldu. 17 Nisan 1993 yılında Cumhurbaşkanı Özal’ın ölümü, yönetim
kadrosunda önemli değişikliklere sebep oldu. 16 Mayıs 1993’te Demirel’in
Cumhurbaşkanı seçilmesi üzerine D.Y.P. Genel Başkanlığı’na gelen Tansu Çiller
başbakan oldu. Kabine’de Başbakan yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olan Erdal
İnönü’nün görevinden ayrılması üzerine Genel Başkanlık ve Dışişleri Bakanlığına
Murat Karayalçın geldi(Ertuğrul,2008).


D.Y.P.-S.H.P. döneminde 6 Mart 1995’de Türkiye-AB arasında Gümrük Birliği
Anlaşması imzalandı.Prof. Manisalı(10.8.2007)’ya göre, “bu bir sivil darbedir.”
Çünkü T.C., Gümrük Birliği ile 10 yıl içinde yaklaşık 100 milyar dolar dış
ticaret açığı vermiştir.”

Ayrıca A.B., Türkiye’den Kıbrıs’ın Rumlara verilmesi, Doğu’da bir Kürt
devleti’nin kurulması, boğazlar ile Dicle ve Fırat sularının uluslar arası bir
kurul tarafından yönetilmesi gibi Sevr Anlaşması’nı çağrıştıran taleplerde
bulunabilmektedir. Buna rağmen AB’den proje veya Soros’tan maaş alan bazı sözde
aydınlar, medyada sürekli olarak A.B.’nin Türkiye için gerekli ve vazgeçilmez
olduğunu söylemektedirler.

3 Temmuz 1992’de 12 Eylül yönetiminin kapattığı partiler yeniden açıldı.
C.H.P.’in Genel başkanlığı’na Deniz Baykal seçildi. Uzun görüşmeler ve
pazarlıklardan sonra T.B.M.M.’deki sol partilerden S.H.P. C.H.P.’ye katıldı ve
Hikmet Çetin Genel Başkan oldu. 9 Eylül 1995’te C.H.P. kurultayında Deniz
Baykal, Genel Başkan oldu ve hükümetten çekildi. Baykal erken genel seçim koşulu
ile Çiller ile koalisyon kurmayı kabul etti(Ertuğrul,2008).


1995 seçimleri sonunda oyların % 21.4’ünü alan R.P.158 milletvekili, ANAP %
19.65 oyla 132 milletvekili, D.Y.P. ise % 19.18 ile 135 milletvekili, % 14.6
oyla D.S.P. 76 milletvekili, C.H.P. ise % 10.7 ile 49 milletvekili
çıkardılar(Ertuğrul, 2008).


Seçimden sonra gerçekleşen kısa süreli ANAP-DYP Koalisyonundan ardından RP-DYP
koalisyon Hükümeti kuruldu. Bu hükümet, denk bütçe yapma, havuz sistemini
getirme ve I.M.F.’den borç almama gibi Batı emperyalizmini kızdıracak işler
yaptı. Bu arada RP’li üyelerin tarikatlarla giriştiği ilişkiler, 28 Şubat 1997
tarihinde M.G.K.’da ele alındı(Türköne,2003). Bunun üzerine Başbakan Erbakan,
görevin ortağı Çilleri verilmesi için istifa etti. Fakat Cumhurbaşkanı Demirel,
görevi Çiller yerine ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a verdi ve ANAP, D.S.P. ve
D.Y.P.den ayrılan D.T.P. tarafından bir koalisyon hükümeti kuruldu ve bu
hükümeti C.H.P. dışarıdan destekledi(Ertuğrul, 2008). Prof. Manisalı(24.9.2007),
dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan’ın ABD’nin emrine uymadığı için radikal
İslamcı sayılıp 28 Şubat süreci ile tasfiye edildiğini yazar.


Bill Clinton, Mayıs 1997’de Yeni Bir Yüzyıl İçin Ulusal Güvenlik Stratejisini
imzaladı. Belgede bölgemiz ve Türkiye için şu ifadeler yer aldı: “ Kendi petrol
kaynaklarımız tükeneceğinden Türk cumhuriyetleri, Kafkaslar, İran, Kuzey Irak,
Doğu ve Güneydoğu Anadolu kaynaklarına ulaşmak A.B.D.’nin yaşamsal çıkarlarından
birisidir.” Bunun üzerine Türk Genel Kurmayı, 1997’de Milli Askeri Strateji
Konsepti (MASK)ni değiştirdi. Bu konsepte, bölgenin bağımsızlığı, T.S.K.nin
modernize edilerek bağımlı olduğu noktaların saptanması ve iyileştirilmesi
kararlaştırıldı. Kararların Brüksel ve Washington yerine Ankara’dan alınması
A.B.D.yi çok rahatsız etti(Bulut, 2008).

Gerek Refah-Yol Hükümeti’nin düşürülerek bundan sonraki iktidarlar döneminde
ekonominin dış dinamiklerle çökertilmesi ve bankaların içlerinin boşaltılması
gerekse günümüzde Türk Ordusu’nun Batı’nın hedefi haline gelmesinde bunun rolü
olsa gerektir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 21 Mayıs 1997’de Refah Partisi’nin laiklik
ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği gerekçesiyle kapatılması için
Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu ve mahkeme bu partiyi 17 Ocak 1998 tarihinde
kapattı.Baykal seçimden önce hükümetin istifa etmesini şart koştu. 11 Ocak
1999’da Ecevit D.S.P. azınlık hükümetini kurdu(Ertuğrul, 2008).

18 Nisan 1999 seçimleri sonunda D.S.P. % 22.17 oyla 136. M.H.P. % 17.98 oyla
129, F.P. % 15.4 oyla 111, ANAP % 13.22 oyla 86, D.Y.P. 12.03 oyla 85
milletvekilliği kazandılar. T.B.M.M.’ne 3 bağımsız üye seçildi(Ertuğrul, 2008).

1999 seçimlerinden sonra RP’den milletvekili seçilen Merve Kavakçı, meclise
başörtüsü ile girmeye kalkıştı, buna izin verilmediği gibi A.B.D. vatandaşı
olduğu için milletvekilliği görevi sona erdirildi. Bu olay, RP’nin yenilikçi ve
gelenekçi olarak ikiye bölünmesine daha sonra yenilikçilerin A.K.P.’yi kurmasına
yol açtı.

1999 seçimleri sonucunda DSP-MHP ve ANAP’tan oluşan bir iktidar kuruldu. Bu
iktidar, Şeker Kanunu, Tütün Kanunu ve Tahkim Kanunu gibi Türk halkının
aleyhine fakat küresel sermayenin çıkarına uygun olan çok sayıda yasa
çıkarmasına rağmen ABD’nin ırak’a müdahalesine karşı çıktığı için 2000 ve 2001
yıllarında iki ekonomik kriz çıkartılmak suretiyle yıpratıldı. Sonuçta 2002’de
yapılan seçimlerde medya, krizin suçunu bunlara yüklediği için bu partiler,
meclis dışında kaldılar.

Bu krizin sebebi olarak M.G.K.’da Cumhurbaşkanı Sezer ile Başbakan Ecevit’in
tartışmaları gösterildi ise de gerçek sebep hükümeti düşürmekti. Krizden sonra
Kemal Derviş ABD’den getirilerek Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı yapıldı.
Derviş, Türkiye’nin IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlarla ilişkilerini devam
ettirmesi gerektiğini, ülkenin en büyük sorununun ise sürdürülebilir borç
olduğunu söylüyordu. Oysa Rusya, Malezya, Endonezya ve pek çok Güney Amerika
ülkesi bu kuruluşlarla ilişkilerini kopardıkları ve borçlanmayı bıraktıkları
için ekonomilerini düzeltmişlerdir.

Bu arada mevcut hükümetin düşürülmesi için dışarıdan bir manipülasyon
yapıldı.Şöyle ki, 2002 yılında Kemal Derviş Başbakan’ın haberi olmadan
yurtdışına çıktı ve dönüşünde İsmail Cem’in başını çektiği bir ekip D.S.P.’den
istifa ederek yeni bir parti kurmaya karar verdiler.Fakat bu gerçekleşmedi.
Bunun üzerine MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Ekim ayında erken genel
seçimlerin yapılması gerektiğini söyledi ve kısa süre sonra meclis erken seçim
kararı aldı.

Milli Görüş bundan sonra Fazilet Partisi’ni kurdu ve milletvekilleri bu partiye
geçti. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 7 Mayıs 1999’da kapatılan bir partinin
devamı olduğu gerekçesiyle kapatma davası açtı. Bu arada parti yenilikçi ve
gelenekçi olarak ikiye ayrıldı. Yenilikçilerin lideri Abdullah Gül, Genel Başkan
Recai Kutan’a karşı aday olduysa da seçimi kaybetti. 22 Haziran 2001 tarihinde
laik cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri sebebiyle F.P. kapatıldı.21 Temmuz
2001’de Saadet Partisi kuruldu(Ertuğrul, 2008).Gelenekçiler bu partide kalırken
yenilikçiler A.K.P.yi kurdular ve Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan oldu.

3 Kasım 2002 tarihinde yapılan seçimlerde oyların %34.2’sini alan A.K.P. 363
milletvekili kazanarak tek başına iktidara geldi. C.H.P. ise oyların % 19.4’ünü
alarak 177 milletvekili çıkardı. A.K.P. Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan,
siyasi yasaklı olduğu için Başbakanlık Cumhurbaşkanı tarafından Abdullah Gül’e
verildi. Fakat C.H.P.’nin destek olduğu bir anayasa değişikliğinin mecliste
kabul edilmesi ile siyasi yasağı kalkan Recep Tayyip Erdoğan, Siirt’teki
seçimlerin iptal edilmesi üzerine bu ilden milletvekili seçilerek Başbakan oldu.
Bu seçim sonucunda meclisteki sandalye dağılımı şöyle oldu: A.K.P. 365, C.H.P.
177,

TUNALIM--İbrahim Arslanoğlu

G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi

20 Haziran 2009 Cumartesi

.((( BTP' nin TARİHİ MİSYONU )))

Türkiye;
-Ekonomik çıkar çatışmalarının sınır ülkesi;
-İdeolojik çatışmaların tampon bölgesi;
-Doğu ve Batı kültürlerinin fay hattı üzerinde, bu kırılma noktalarının tam ortasında yer almaktadır.

Doğu Bloku’nun çökmesi sonucu ideolojik çatışma, büyük ölçüde ortadan kalktı ama ekonomik çıkar çatışmaları bütün dünyayı da içine alacak şekilde genişledi. Dinsel ve etnik çatışmalar, ekonomik çıkar çatışmasının güdümünde daha da keskinleştirildi.

Geçmişte Türk Milleti, kendisini yükselten ve yücelten tarihi misyonuna sahip çıktığı dönemlerde dünyaya hükmetmiş; insanlığa adaleti, insan haklarını, ilmi, teknolojiyi ve medeniyeti öğretmiştir. 1700’lü yıllarda başlayan duraklama dönemiyle birlikte milletimiz ideolojik ve etnik entrikalar sonucunda her cepheden hücumlara maruz kalmıştır. I.Dünya Harbinde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan milletimiz, İstiklal Savaşı’yla bir ölüm kalım mücadelesi vermiştir. Bu sıcak savaşlar, aslında asırlar boyu sinsi bir şekilde yürütülen siyasal, kültürel, sosyal faaliyetlerin bir sonucu idi.

Neticede İstiklal Savaşı’nda bu millet, Büyük Önder Atatürk'ün öncülüğünde Kuvayı Milliye ruhuyla kendine dönmüştür. Milli iradenin, tecelli ettiği, bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuş ve özgürlük mücadelesi veren ülkelere örnek olmuştur. Türk milleti, bir yok oluş olan Sevr Antlaşmasının dayattığı şartları kabul etmemiş Lozan Antlaşması ile özgür ve bağımsız bir devlet olduğunu kabul ettirmiştir.

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, çeşitli sahalarda kalkınma plan ve projeleri uygulanmıştır. Kısmi sonuçlar alınmışsa da amaçlanan çağdaş medeniyet seviyesine ulaşılamamıştır. Bunun başlıca sebebi, milli kimlik ve bağımsızlık iradesinin 1938’den sonra büyük ölçüde yitirilmesidir. Oluşturulan yapay gerilimler, ülke insanının enerjisini tüketmiş, kalkınmayı sekteye uğratmıştır.

Bu Badireden Çıkış Yolu:

Sorunların Çözümünde Yaklaşım Tarzımız

Önce insan diyoruz. Çözümler insana hizmete yönelik olmalıdır. İnsanın kendi yararına kazanılması ve çalışmaların bu yönde yapılması gerektiğine inanıyoruz. Her meselenin çözümünü kendi şartları ve disiplini içinde aramak lazımdır.

Her problemin çözümünde bilgi, beceri, plan ve programın yanında iyi niyet, samimiyet, dürüstlük, saygı ve insan sevgisinin asıl olduğuna inanıyoruz.

Bugün Gelinen Durum:

Sorunların tesbiti ve çözümünde demokratik-hukuk devleti ilkesi esas alınmalıdır.
Bu bağlamda Türkiye’nin siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik vb. sorunları analiz edildiğinde en başta gelen tehdit ve tehlikenin milli bütünlüğümüze yönelik olduğunu görüyoruz.

Türkiye’ye karşı adeta ikinci bir Sevr projesi dayatılmaktadır. Bu tehlike ve tehditler Cumhuriyet’in kuruluşunda da aynıyla yaşanmış M. Kemal Atatürk de bizzat ‘dahili ve harici düşmanların’ olacağından bahsetmiştir. Bugün sanki tarih tekerrür ediyor gibi aynı tehlikeli gelişmeler yaşanıyor. Bu olumsuz gelişmeleri insanımızın ve milletimizin geleceği açısından tehlikeli buluyor ve tedbir alınması gerektiğine istiyoruz.

-Türkiye’nin şu andaki genel gidişatının bir olumsuzluklar portresi oluşturduğu ve bir meseleler yumağı haline geldiği gözden kaçırılmamalıdır.
-Uzun zamandan beri ülkemizde temel sıkıntılar giderek ağırlaşmakta ve kangrenleşmektedir.
-Terör, dış odakların siyasallaştırma çabalarıyla bölücülük noktasına yaklaşmaktadır.
-Enflasyon, yolsuzluklar, israf; plansız ve dengesiz icraatlar ekonomimizin kara deliklerini oluşturmaktadır.
-Dış odakların kışkırtması sonucu iç barış, birlik ve bütünlüğümüz ciddi tehdit altındadır.
-Pahalılık, işsizlik ve yoksulluk artmakta, eğitim, adalet, sağlık kurumları fonksiyonlarını sağlıklı bir biçimde yerine getirememektedir.
-İnsanımızın kendine güveni azalmakta, ahlaki değerler çöküntüye uğramakta, inkültürasyon faaliyetleri milli kimliği yok etmektedir.
-Ümitsizlik, güvensizlik had safhaya çıkmıştır.
-Yanlış politikalar, Türkiye’ye sürekli bir şekilde içte ve dışta itibar kaybettirmektedir.
-Küreselleşme ve AB süreciyle ülkemize adeta yeni bir Sevr dayatılmaktadır.

Bu kötü şartlar, bütün bu sıkıntıların üstesinden gelecek yeni ve sağlam bir siyasi yapılanmayı şart koşmaktadır.

Şüphesiz ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti, vatanıyla milletiyle bölünmez bir bütündür.
Bayrağı ve sancağı ile, askeriyle, siviliyle; milli ve manevi değerleriyle ülkemizin toprak bütünlüğünün hassasiyetle korunması ve bundan taviz verilmemesi gerektiğine inanıyoruz. Ancak günümüzde ülkemiz siyasi, kültürel ve ekonomik kuşatma altına alınmış durumdadır. Türkiye adeta diz üstüne çökertilmek istenmekte ve bağımsızlığı tehdit edilmektedir.

Bugün içinde bulunduğumuz şartlarda, Misak-ı Milli sınırları içinde yeniden bir Kuvay-ı Milliye ruhuna muhtacız. Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi bugün de Kuvay-ı Milliye’nin bütün milletin katılması gereken milli bir görev ve bir vatanseverlik olduğunu düşünüyoruz.

Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tehdit ve tehlikeler karşısında, kronik hale gelmiş problemler ve bütün bunlara karşı alınacak tedbirler ve getirilecek çözümler için ülkemizin bütün kurum ve kuruluşlarının, her vatandaşımızın birlik beraberlik içinde hareket etmesi bir zarurettir. Millet olarak en önemli meselemizin, birlik ve bütünlüğümüzün korunması olduğuna ve bütün problemlerin bu şuurla çözülmesi gerektiğine inanıyoruz.

Esasen bu husus, her türlü şahsi mülahaza ve siyasi menfaatin üzerinde tutularak ülkenin tamamında ulusal bir uzlaşma sağlanması, arzu edilen bir durumdur.

( http://sites.google.com/site/btppolitikasi/ ) TUNALIM...

13 Haziran 2009 Cumartesi

YANLIŞ TEŞHİS, YANLIŞ SONUÇ!

Yıllardır ekonomik krizle boğuşan ülkemizde son gelinen nokta alış verişin yapılamayışı ve neticede de piyasaların tam manasıyla kilitlenmesi, siyasetçisinden üretenine, üreteninden tüketenine varıncaya kadar herkesi etkiledi…
Çare adına atılan adımlar da maalesef bir netice vermedi.
Atılan adımların netice vermemesi gidilen yolun ve uygulanan tedavinin başarısızlığından kaynaklanmaktadır. Herkesçe malum ki; tedavinin başarısı teşhisle direk alakalıdır.
Tedavi cevap vermediğine göre mutlaka teşhis sorgulanmalıdır.
İşin aslına bakarsak, bu krizin derinleşmesi Kemal Derviş’le alakalıdır.
Hafızlarınızı tazeleyerek konuya açıklık getirmeye çalışalım:
Kemal Derviş, 2001 yılında Dünya bankasında görevli iken o zamanın Başbakanı Bülent Ecevit tarafından Türkiye’ye davet edilip, ekonominin başına getirilmesiyle birlikte, olumlu havalar estirildi.
Sağıyla soluyla hemen herkes Dervişin ağzına bakıyor, her sözü adeta kanun hükmünde kabul görüyordu. Derviş, ülkemizdeki enflasyonun talep enflasyonu olduğu tespitini yapmış, hayat pahalılığının önlenmesi, ekonominin rayına binmesi için; enflasyonun aşağı çekilmesi gerektiğini, bunun için de mutlaka, talebin daraltılması ve IMF ile çalışılmaya devam edilmesinin gerektiği, yönünde açıklamalar yapmıştı.

Bu açıklamanın arkasından Prof. Dr. Haydar Baş; “Anlaşılan o ki bu derviş bizim değil Amerikanın dervişiymiş. Enflasyona getirdiği tanım asla doğru değildir. Türkiye deki enflasyon talep enflasyonu değil, maliyet enflasyonudur. Yani fiyatlara etki eden artış, talepten değil maliyettendir. Maliyete etki eden faktörler aşağı çekilirse, fiyatlar otomatikman düşecektir. Aksi taktirde siz enflasyona talep enflasyonu diye teşhis koyar, fiyatların düşmesi için, talebi kısarsanız, talep arzın altına düşer, piyasada durgunluk oluşur; raflar, vitrinler mal dolu olur, alıcı bulamazsınız, böylece fiyatlar belki düşer ama, alıcı bulunmayan bir piyasa da eninde sonunda batar.” Açıklamasında bulundu.


Evet talep kısıldıkça, piyasada dolaşan sıcak para azaldıkça, gerçekten fiyatlar düştü. Fiyatların düşmesine rağmen tüketicinin parası olmadığı için, alışveriş de kilitlendi.
Üreticiler; malını satmak, itibarını kurtarmak, çalışanına maaş vermek ve müessesesini ayakta tutmak için ürettiklerini yok pahasına sattılar. Bu şekilde sadece ayakta durmak için yapılan alışverişten kâr edemeyince de kurumlar iflas etmeye başladılar.
Kimileri de iflas etmektense yerli yabancı demeden kurumlarını başkalarına sattı. Bu süreç böylece süregeldi.


Dün Dervişin politikalarını göye çıkarıp alkış tutanlar, yaptıklarını ne çabuk unutmuşlar ki şimdi de talebi canlandırmaya çalışıyorlar. Keşke talebi canlandırmayı bileseler gam yemeyeceğiz… Piyasanın kurtuluşunun ancak talebi canlandırmakla olacağını biliyorlar bilmesine de talebi nasıl canlandıracaklarını bilmiyorlar.
Sözüm ona düşük faizli kredilerle, borçlarla, sanal kartlarla talebi canlandırmağa kalkışıyorlar. Yani para basmadan, emisyonu genişletmeden, talebi canlandırmak arzusundalar.

Beyler! Uygulanan ekonomi politikalarıyla, değil krize çare bulmak, krizi daha derinleştirmekten öte bir şey yapamazsınız. Gelin hem kendinize hem ülkemize ve hem de insanlığa bir iyilik edin. Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ a gidin size bu sorunların üstesinden nasıl gelinir izah etsin de siz de eğer yüreğiniz varsa uygulayın!


U.Kepekçi-TUNALIM

04 Haziran 2009 Perşembe

BİZİM BAŞBAKANIMIZ GARİP ADAMDIR..

Bizim Başbakanımız garip bir adamdır:
“ İsrail devlet terörü uyguluyor” diyerek İsrail’i terörist ilan eder, sonra da aynı terörist devletin terörist faaliyetlerini daha güzel yapması için ihtiyaç duyduğu finansmana destek olarak altın tepsi içinde vatan toprağı ikram eder.
Bizim Başbakanımız garip bir adamdır:
Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanına “Siz adam öldürmeyi iyi bilirsiniz” diye meydan okur, ardından adam öldürme sanatını büyük bir ustalıkla uygulayan İsrail’e, Başbakanı olduğu ülkenin sınırını teslim etmek için ülkeyi birbirine katar.
Bizim Başbakanımız garip adamdır:
Ömrünün büyük bir bölümünü Siyonist sermayenin aleyhine konuşmalar yapmakla geçirir, ama son döneminde “paranın dini imanı yoktur” diyerek Siyonist sermayenin Türkiye’de hükümranlık kurmasına destek verir.
Bizim Başbakanımız garip adamdır:
Kendi partisine oy veren Hataylı köylüler “Bizim de toprağa ihtiyacımız vardır, ne olur mayınlardan temizlenen araziyi bize verin, bizi fukaralıktan kurtarın” diye yalvarırken o, İsrail çiftçisinin fukaralıktan kurtulması için sınır toprağını İsrail’e verme hazırlığı içindedir.
Bizim Başbakanımız garip adamdır:
Bir Başbakan olarak kendi köylüsünü “efendi, ağa, toprak sahibi” yapması gerekirken onlara “Buraları İsrail alırsa İzaklar çalışmayacak, Ahmetler, Mehmetler çalışacak” diye seslenir ve “Yeni ağanız İsrail’dir. Artık onun ırgatısınız!” demeye getirir.
Bizim Başbakanımız garip adamdır:
Dünyanın hiçbir ülkesinde hiçbir devlet (Afrika ve kabile devletleri dahil), hudut bölgelerini yabancı yatırım adı altında “patates, domates üretecekler, organik tarım yapacaklar” gibi saçma sapan gerekçelerle yabancılara devretmez, bizim başbakanımız bu “muazzam!” icraatını “para cıva gibidir!” gibi “çağlar üstü!” bahanelerle kamuoyuna izah etmeye çalışır.
Bizim Başbakanımız garip adamdır:
En önemli özelliklerinden birinin gür sesiyle şiir okumak olduğunun bilinmesiyle övünür. Bir yandan, İstiklal Marşı’nın “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar/ Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var” dizelerini okur öbür yandan o serhat boylarını İsrail’e vermekle gurur duyar.
Bizim “ dindar!” Başbakanımız garip bir adamdır:
Milli Güvenlik Kurulu’nda karşı karşıya oturduğu generallere “ filan parti başkanı tarikatçıdır ,dindardır, sakallıdır, niye onun üzerine gitmiyorsunuz” diyerek “bir Müslüman siyasetçiyi” şikayet eder, sonra da Yahudi İsrail’e 650 bin dönüm vatan toprağını 44 yıllığına hediye etmekte beis görmez.

BAK HACIM!..Uzun zamandan beri etkisinde yaşadığın papaz büyülerinden ötürü ve duman altı olduğun kilise tütsülerinden dolayı geldiğin–getirildiğin vahim noktayı anlamakta zorlanıyorsun.
Yarım asrı aşkın bir süredir senden “hizmet–himmet” diyerek para alan, adam yetiştiriyoruz diye caka satan kadronun bekledikleri adamları çoktan yetişmiştir. Bugün devletin her kademesinde, her köşe başında onların adamları vardır, yani senin paralarınla yetiştirilen adamlar…
İşte o adamların yönetmekte olduğu canım ülkemden her gün yürek burkan haberlerle sarsılıyoruz.
İşini–aşını kaybetmekten ötürü, borç batağına saplanmaktan ötürü cinnet geçiren ve aile katliamlarına imza atan katiller sayısı her gün artıyor.
Ecnebi cephelerinden gelen her emri baş tacı yapıp hemen uygulamaya soktukları için, ecnebi cephelerinden gelen bütün emirler de milletimizi kul–köle yapmaya yönelik olduğu için her geçen gün dik duruşunu kaybeden bir millet olma yolunda çok hızlı ilerliyoruz.
Bak hacım!
Senin paralarınla yetiştirilen adamların yönettiği canım ülkemden acılar ve sancılar hiç eksik olmuyor.
Bak hacım! Çeyrek asırdan beri bu milletin gencecik fidanlarını, sırf vatanı, sırf bayrağı, sırf namusu bekledikleri için acımasızca kurşunlayan alçaklar devletle masaya oturma aşamasına gelmişlerdir–getirilmişlerdir.
Dünün bebek katilleri bugün devlete emirler yağdırma noktasına gelmiştir ve emirleri sözcüleri tarafından meclis kürsüsünden ilan edilmektedir.
“Hizmet–himmet” diyerek topladığınız paralarla yetiştirilen adamlar, küresel güçlere teslim olmaya ayarlı yetiştirildiği için, okyanus ötesinden gelen emirlerin yerine getirilmesini takip etmektedirler. Hatta küresel eşkıyaların emirlerini tatbik noktasında yarışmaktadırlar.
Onların lügatında en başarılı adam, en başarılı yönetici, vatan ve millet düşmanları tarafından dayatılan sinsi planları millete en kolay hazmettiren adamdır.
Mayınlı arazileri temizleme meselesinde sergilenen yırtınmaları iyi takip etti isen fazla söze hacet yoktur. Ama hacım, senin paralarınla yetiştirilen ve bu “hizmetin” medya kısmında görev alan kalem ve kelam sahipleri de okyanus ötesinin yorumlarını sizlere hazmettirmekle görevli oldukları için sizin günleriniz de hazmetmekle geçiyor.
Bak hacım!
Gelinen nokta oldukça vahim ve bu eser sizin eseriniz.
Bilmem aklınızda mı bu toprağın bir de altı var, hesap var, kitap var…
Y.mesaj---TUNALIM...

01 Haziran 2009 Pazartesi

BİZ BALKAN TÜRKLERİYİZ...

1354 yılından itibaren Osmanlı Türk İmparatorluğunun Trakya ve Balkanları fethetmesiyle birlikte Anadolu'dan rasgele değil yedi-göbek Türk aileler arasından özenle seçerek getirip, oraya yerleştirdiği

EVLÂD-I FATİHAN'ız...
Biz,
1877-1878’de doksan üç harbi de denilen, savaşta Plevne Müdafaası’nın ko-mutanı şanı büyük GAZİ OSMAN PAŞA’nın yolunda O’nun azim ve kararlılığında olduğumuzu defalarca ispat etmiş olan

BALKAN TURKLERİYİZ.
Biz,
1913’de, Anadolu’daki Millî Mücadele’den önce, Bulgar çetecilere karşı kurduğu millî kuvvetlere KUVA-YI MİLLÎYE ismini veren ve bu ifadeyi ilk defa kullanan Batı

TRAKYA TURKLERİYİZ.
Biz,
1913’de Anadolu’da yedi bin yıllık Türk tarihinde ilk muhtar Türk Cumhuriyeti olan BATI TRAKYA TÜRK CUMHURİYETİ’ni kuran istiklâl aşığı kahraman Türk Cumhuriyetçilerinin torunlarıyız. Biz, 1914’de, Cihan harbinde batılı emperya-listlere karşı “Cihad-ı ekber” ilan edildiğinde on binlerce gencinin Bulgar hududunu geçerek Osmanlı Türk ordusunda gönüllü olarak görev aldığı

RODOP TÜRKLERİYİZ.
Biz,
19 Mayıs 1919’da M. KEMAL ATATÜRK’ün Samsun’a ayak basmasıyla baş-layıp, Türk egemenliğinin 24 Temmuz 1923’de Lozan’da bütün dünyaca kabul edilişine kadar geçen döneme adını veren Türk Kurtuluş Savaşı’nın, tümen ve daha üst derece komutanlarının yüzde yetmişinin doğum yerleri olmasıyla iftihar ettiğimiz

RUMELİ TÜRKLERİYİZ...
Biz,
1923’den sonra Büyük Atatürk’ün “Oraları özbeöz Türk toprağıdır, ileride Tür-kiye Cumhuriyeti’nin Tuna Vilâyeti olacaktır!” diyerek göçlerine ve mübadelelerine izin vermedigi

TUNA TÜRKLERİYİZ.
Biz,
1984’de Bulgaristan’daki komünist yönetimin Bulgarlaştırmak istemesi üzerine, her türlü hakkını savunmak üzere mücadele eden, dinini ve milliyetini terk etmeyen, Türk Dünyası’nın ayrılmaz parçası

Bulgaristan Türkleriyiz.

Nihayet Biz,
Anavatana gelip yerleştikten sonra, kimseden bir şey dilenmeyen, çalışkan, üretken, Türkiye'mizin tüm yasalarına sadakatla bağlı, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletinden yana

TURK OGLU TURKLERİZ.. TUNALIM...