03 Kasım 2009 Salı

“ŞEHİTLER ÖLÜR, VATAN BÖLÜNÜR” MÜ DİYELİM..!

AKP Hatay Milletvekili Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Üyesi Prof. Dr Mustafa Öztürk, yaptığı bir konuşmada bakın neler döktürmüş;
“Benim inancıma göre bir cenaze veya şehit olduğu zaman arkasından bağırılmaz. Yani şu slogan söylenmez kusura bakmayın, 'Şehitler Ölmez Vatan bölünmez'. Bir kere böyle bir slogan yok yani. Ama tabii ki arkadan cenaze giderken saygı ölçüsünde hürmet ölçüsünde tevazül ölçüsünde hareket vardır. Bir yandan terörü önleyelim diyoruz ama terörist başının propagandasını yapıyoruz. Zaten terör bunu istiyor daha fazla bağırsınlar ki gündemde kalayım diyor. Dolayısı ile el altında bu propagandalarla birilerini gündemde tutuyoruz buda bana göre fevkalade yanlış bir olay.'

Bakınız değerli dostlar, AB ve ABD zihniyetinin ve içimizdeki taşeronlarının “Milli ve dini bütünlüğümüzü yok etmek, tepkisiz, idealsiz ve savunmasız bir millet oluşturmak” niyet ve karalılığında olduğunu, BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş bey sürekli dile getirmiyor muydu?

Milletimizin en hassas olduğu noktalarda bile saptırma ve yok etme faaliyetlerine devam eden AKP zihniyetinin hala gerçek yüzünü görmemeğe devam mı edeceksiniz?

Sureti haktan görünüp, işin aslını cilalayarak, boyalayarak, saptırarak, hem de bunu hak adına yaptığını savunmaları, size bir şeyleri, ahir zaman fitnesini hatırlatması gerekmez mi?

Neymiş “şehitler ölmez vatan bölünmez” diye bir slogan yokmuş ve bu PKK propagandasıymış…
Pes doğrusu, Sayın vekil! Ne diyelim yani “şehitler ölür, vatan bölünür” mü diyelim!
Bu yetmezmiş gibi slogandan rahatsızlık sebebini de inancınızın gereğine bağlıyorsunuz. Buna da ayrıca pes… Eğer inançlı biri iseniz şehitlerin ölmez olduğunu beyan eden ayeti gayet iyi bilmeniz lazım… Hem onların ölü değil diri olduklarını yüce Kur’an haber vermiyor mu? “Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.”(Bakara Suresi; 154. Ayet)

Vatanın bölünmez bütünlüğünü istemek ve haykırmak, dua ve temenni etmek de ayrıca duaların en büyüğüdür… Neden sizi rahatsız etti acaba?

Şimdi AKP ye oy veren dindarlar, hacılar, hocalar, pek muhterem hoca efendiler, seçtikleri bu arkadaşlarının iktidar uğruna nerelere geldiğini görecek ve seçim zamanı gerekli dersi vereceklerdir umarım…
Küçük çıkarlar, büyük inanç ve ideallerin önüne geçmezse tabi…

U.Kepekçi-TUNALIM...

31 Ekim 2009 Cumartesi

ERDOĞAN'IN ''SÜRPRİZ PARA''ÇIKIŞI..

Başbakan R. T. Erdoğan’ın İran ziyaretindeki son sürpriz çıkışını duymuşsunuzdur. Erdoğan “Gelin, iki ülke arasındaki ticaretimizde kendi paramızı kullanalım” diyor İran’a!
Kimden duymuş, kimden ezberlemiş dersiniz bu yöntemi!
BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş beyden…
Hatırlarsanız, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Rusya ziyaretinde de, Türkiye ile Rusya arasında da böyle bir manevradan söz edilmiş; iki ülke arasındaki ticarette TL–Ruble kullanımı mutabakatı yapılmıştı.
Dünya, bu ithalat–ihracat ve yeni para rejimini Prof. Dr. Baş’ın Milli Ekonomi Modeli’nden öğrendi.
Çünkü Prof. Dr. Baş, Milli Ekonomi Modeli’nde “yeni para formülü” ortaya koydu. Paraya dört perspektiften açılım getirdi. Para, emek, üretim ve hizmet karşılığıdır, aynı zamanda insan kabiliyetini ve piyasayı tahrik aracıdır, dedi özetle. İç piyasada ve uluslar arası ticari ilişkilerde “adil para rejimi”nin nasıl olması gerektiğini formülleriyle anlattı.
Dünya bu formülleri baş tacı etti.
Rusya, Çin, Japonya ve Hindistan başta olmak üzere 80’i aşkın devlet, karşılıksız katrilyonlarca Amerikan dolarının tasallutundan nasıl kurtulacaklarını, Prof. Dr. Baş’tan öğrendi.
Batan liberal kapitalizmin peşine uydu olmuş AKP ekonomi yönetimi ise, kapalı kapılar ardından Prof. Dr. Baş’ı dinliyor, dünyanın Prof. Dr. Baş’ın modeline teveccühünü gözleri kamaşarak izliyorlar.
Gül’ün TL–Ruble manevrası ile Erdoğan’ın İran ziyaretindeki “kendinden beklenmeyen para çıkışı” bunun semeresidir.
Hepsi Prof. Dr. Baş’ın haklı olduğunu ve onun modelinden başka çare olmadığını biliyorlar.
Fakat ABD’ye, AB’ye ve IMF’ye sözler vermişler; taahhütlerde bulunmuşlar.
Lakin sıkıştıkları yerlerde AKP kurmayları da başladılar Prof. Dr. Baş’ın modeline sarılmaya!
AKP hükümetinin de, 80’i aşkın dünya devletinin yetkililerinde olduğu gibi, Prof. Dr. Baş’tan öğrenecekleri daha çok ekonomi gerçekleri var.
Bunların bakmayın bu kabil çıkışlarına; Gül ve Erdoğan, Amerika’nın BOP’unda “stratejik ortak”tırlar. Bu sebeple, Amerikan dolarına karşı “one minutes!” diyemezler
Erdoğan, kapalı kapılar ardında “İsrail ile her türlü anlaşma”yı yapar, onların duyacağı mecralarda “İsrail ile aramızda hiçbir problem yok” der; milletin huzurunda da “one minutes!” çeker.
Erdoğan’ın son para çıkışı da bu kabildendir.
Erdoğan, bu sürpriz çıkışında gerçekten samimi olsaydı, ilk yapması gereken gereken iş, bu modelin sahibi Prof. Dr. Baş’tan bilgi almak, danışmanlık hizmeti almaktır. Ki, Prof. Dr. Baş bir kez, “Yeter ki milletimiz kurtulsun, ben sayın Başbakan’a hiçbir karşılık talep etmeksizin danışmanlık hizmeti vermeye hazırım” çağrısı yapmıştır.
AB, ABD ve IMF’ye paçayı kaptıran Erdoğan, bu çağrılara kulak tıkamış; şimdi ise “ticaretimizde kendi paramızı kullanalım” türünden keyif bağışlamaktadır.
Erdoğan, birkaç gün sırtını ABD ve AB’ye dönüyor, yüzünü Prof. Dr. Haydar Baş beyi çeviriyor; tam “milli ray”a oturuyor. Üç gün sonra bakıyorsunuz, tekrar raydan çıkmış; AB’ci, IMF’ci ve Amerikancı oluvermiş. Bu gel–gitli Erdoğan’ın gerekçesi ise enteresan! “Türkiye’nin bir yüzü Batı’ya, bir yüzü Doğu’ya bakıyor” diyor Erdoğan!
Bu farfara anlayışla Türkiye ayağa kalkamaz; kendisini ve bölgesini toparlayamaz. AKP’nin ve Türkiye’nin atacağı en temel adım, 80’i aşkın dünya devletinin yaptığı gibi, Prof. Dr. Baş’ın modeline koşmak, batan ve batıran liberal kapitalist anlayıştan kurtulmak için “gerçek ekonomi”yi Prof. Dr. Baş’tan yeni baştan öğrenmektir! Yani kurtuluşun adresi belli; Milli Ekonomi Modeli… Gerisi hikaye!
M.E.Koç--TUNALIM...

28 Ekim 2009 Çarşamba

DEVLET TESLİM ALINIYOR

BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, Kuzey Irak’tan gelen terör örgütü mensuplarının şovuna ilişkin olarak, “Basit gibi görünen bu olaylar aslında çok ciddidir ve devletin teslim alınmasıdır” dedi.

Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, partisinin İstanbul’da düzenlenen Başkanlık Divanı’nda ‘Kürt açılımı’nda gelinen nokta üzerine çarpıcı tespitlerde bulundu.

Devam edegelen açılım sürecinde yaşananları beklediğini dile getiren Prof. Dr. Baş, şunları söyledi: “Çünkü bu sürecin sonu mutlaka böyle olması gerekiyordu. Meltem TV’de ‘Dosya’ diye bir program yayınlandı. Dosya programında ta 1983 – 84 yılında yaptığımız konuşmalarımıza yer vermiş arkadaşlar. Bütün bunlarda biz 1981, 1982 ve 1983’te neyi söylediksek, 2009’da yaşadığımız olaylar onlardır. Artı o gün ne dediysek bugün aynı şeyi söylüyoruz.”

Milletimiz ayıkacaktır

Türkiye’de yaşanılan gelişmelerde hiçbir değişmenin olmadığının altını çizen BTP Lideri; uyanışın bir an meselesini olduğunu vurgulayarak, şu değerlendirmeyi yaptı: “Olayı net gördüğümüz için o gün söylediğimizle bugün söylediğimiz arasında fark olmamakla beraber maalesef tespitlerimizin tamamı da olduğu hepsi çıkmıştır. Kısaca gelinen bu netice bizim için malumdu. İstenen bir netice değildir ama tedbir alınmayınca ve söylenenlere kulak verilmeyince bunun olması da kaçınılmaz oluyor. Bundan sonra bu iş olmayacak gibi bir şey de aklımıza gelmesin. Bir insan bir ömür boyu gaflette yaşar bir de bakarsın ki bir anda Allah ona hidayet ihsan eder. Yani ayıkmak bir ‘an’ meselesidir. Öyle inanıyorum ki ben, milletimiz de bir an gelecek ve ayıkacaktır.”

Üzümler bir anda olgunlaşır

Bugüne kadar ifade ettiklerine kulakların tıkandığını, gözlerin kapatıldığını söyleyen Prof. Dr. Baş, “Yani dilsiz olundu, sağır olundu, bir bakıma kör olundu. Bir diyorsun almıyor, iki diyorsun almıyor. Bu nasıl idrak, bu nasıl muhakeme ki bu kadarı da olmaz dedirtiyor. Şimdi aldığımız haberlere göre vatandaşlarımız ‘vay yanılmışız’ deme noktasına geldi. Tam da olgunlaşmış değil. Bir sabah kalkacağız –kapısının önünde asması bilhassa siyah üzümü olan bilir– bir anda oluverir. İşte o üzümleri olmuş bulacaksınız. Kısaca demek isterim ki bu olaylar bize meçhul değildi. Zaten malum olmamış olsaydı Dosya programında ifade edildiği gibi isabet kaydedemezdik” dedi.

Yaşananlar çok ciddi

BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, devamla şunları söyledi: “Hakikaten içimizin sızladığı yandığı bir devir bu. Ben ilk andan itibaren televizyon ekranlarının tamamını izlemeye başladım. Bir tanesi bile pişman olduğunu söylemedi. Barış elçileriyiz diyor. Barış için geldik ve 221. maddeden istifade etmek istemiyoruz. Böyle bir şey olamaz, diyor. Bunun masası nedir biliyor musunuz? Biz Türkiye Cumhuriyeti devletini çökerttik, dize getirdik ve şimdi getirdik pazarlık masasına oturduk. İsteseniz de yaptık, istemesiniz de yaptık. Eğer bunun masasını anlamayacak kadar bile basiretleri yoksa ne anlatırsan anlat, hani yüzüne tükürmüşler “yarabbi yağmur yağıyor” demiş. Yani bunun gibi bir şey olur. Anlıyorlarsa bu kabul nedir? Bunu da anlamak mümkün değil. Yani bu gelinen noktanın ne olduğunu anmışlarsa ne demek istiyorsun, ne anlatmak istiyorsun ve ne yapmak istorsun?

Basit gibi görünen bu olaylar aslında çok ciddidir ve devletin teslim alınmasıdır. Şu işe bak yahu, seyyar mahkeme kuruluyor ve devletin resmi ricali orada. Allah Allah, ‘Ya bunlar ne mübarek insanlarmış ne iyi yaptınız da bizim çocuklarımızı öldürdünüz. Aferin size’ demek manasına gelir.

Açık ve net ifade edeyim milletin tavrını beğenmiyorum. Üç dört tane şehit derneği ve ailesi onlar sokakta protesto yapıyor ama vatandaşlar sanki hiçbir şey olmamış gibi seyrediyor. Tepki koyan var mı var ama 72 milyon insan için bu devede bir kulak bile değil.

Bu uygulamayla birlikte hukuk önünde teröristler meşruiyet kazanmıştır. Şimdi ben bir taraftan teröristlere meşruiyet kazandırıyoruz.

Diğer taraftan da terörist takibine çıkıyoruz. Soruyorum bunun manası nedir? Bir taraftan ‘tamam sen doğru yaptın’ diğer taraftan ‘oğlum sen git öl’ demek değil midir? Niçin bunun hesabı sorulmuyor? Bu kararı vereceksiniz ondan sonra terörist takibine gideceksiniz ve masum evlatlarımız şehit olacak. Bizler olayları körüklemiyoruz. Mademki bir iş yapacaksın bunu usulüne uygun yapacaksın. On binlerin toplanıp vatan kahramanının karşıladığı gibi sokaklara sel gibi dökülüyorsun ondan sonra bunun adına “Pişmanlık yasasından istifade etmektir” diyorsun.” TUNALIM... (http://www.btp.org.tr/index.php?sayfa=icsayfa&sirano=1931

21 Ekim 2009 Çarşamba

TÜRKİYE ATEŞ ÇEMBERİNDE

Uzun zamandır ülkemiz üzerinde baş döndürücü bir trafikle çeşitli oyunlar oynandığını hatırlatmıştık. Gelinen son nokta da bu oyunun adını artık koyabiliriz; “Türkiye ateş çemberinde”
Açılım adı altında çeşitli süreçlerden geçilerek sonunda bu süreci başlatanların istekleri doğrultusunda düğmeye basıldı ve icraatlara geçildi…
Bir grup terörist, demokratik açılım kapsamında Türkiye’ye geldi ve çeşitli etkinliklerle şenliklerle güvenlik güçlerine sözüm ona teslim oldu…
Televizyonlarda canlı yayınlardaki görüntüleri ve konuşmaları takip eden sıradan bir vatandaş bile açıkça anlamalı ki bu bir teslim olmadan çok, barış gönüllüsü adı altında, İmralı’dan alınan talimatlar gereği, beklenen yol haritasını devletin en yüksek makamlarına ulaştırmak ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini terör örgütü ile masaya oturtmak için düzenlenen bir tiyatrodur…

İşin asla bununla kalmayacağını, DTP Milletvekili Sırrı Sakıkın ağzından öğreniyoruz. Canlı yayında spiker soruyor; “Sayın Sakık, bundan sonra eğer istenilen adımlar atılırsa PKK silah bırakacak mı?” Sakık cevap veriyor; “PKK nın mücadelesi sadece Kürt halkının özgürlüğü için değildir. Bu mücadele, bu topraklar üzerinde Türk kimliği altında ezilerek kimliklerini, dillerini, dinlerin yaşayamayan bütün halkların özgürlüğüne kavuşmasına kadar devam edecektir. Eğer bu sağlandığı takdirde, kimse silaha aşık değildir, dağlara aşık değildir. Tabii ki o zaman silahlar bırakılır.”

Eee bir söz vardır lafın tamamı kime söylenir diye…
Fazla söze ne hacet…
Hükümet hala bu açılım projesi bizim projemizdir, biz kimseden akıl falan da almıyoruz derlerse desinler… Bunu ancak külahımıza anlatırlar…
Bu projeler, asla Türk milletinin yararına değildir.
Anlaşılan şu ki milletimiz aymazlığa hala devam eder, kurulan şeytani planları sezmezse, geçmiş olsun…
Türkiye’nin parçalanma süreci fiilen başlamıştır.
Millet olarak çok da iyi günlerin bizi beklemediğini söylemek için kâhin olmaya da gerek yoktur…
Dua ediyoruz ki bu süreçten en az zararla kurtulalım, onun için de milletimizin mutlak ayıkması gerekmektedir.

Uğur KEPEKÇİ-TUNALIM...

KÜRT KARDEŞİM OYUNA GELME

1878 Yılında Berlin Konferansı’nda ortaya atılan Kürdistan senaryosu günümüzde ecnebilerin yerli taşeronları tarafından hayata geçirilmek istenilmektedir.
Tarihsel sürece baktığımızda görülecektir ki, Kürdistan Senaryosu’nun arkasındaki gerçek Büyük Ermenistan Devleti idealidir. Zira Berlin Konferansı’nda Ermeni Patrik’i Erzurum, Van, Bitlis, Elazığ, Sivas ve Diyarbakır’da Ermeni Devleti kurulması için teklif vermiştir.
Sevr Antlaşması’nın 62. ve 64. maddelerine göre ise İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir komisyon Fırat’ın doğusundaki Kürt vilayetlerinde bir yerel yönetim düzeni kuracak, bir yıl sonra Kürtler dilerse Birleşmiş Milletler’e başvurup bağımsız bir devlet olma talebinde bulunabileceklerdi.
1912 yılında T. Wilson, Wilson ilkelerinde Türkiye sınırları içerisinde Ermenistan ve Kürdistan kurulmasını salık veriyordu.
SEVR HORTLATILMAK İSTENİYOR.
Lozan’da Lord Curzon: “Şimdi bu masada verdiklerimizi yakında ekonomik zorluklar içine düştüğünüzde bir bir geri alacağız diyordu.
Ülkemizin düştüğü borç batağı, yaşadığımız ekonomik kriz, milletimizin düştüğü psikolojik buhranlar ve oluşturulan sanal gündemlerle milletimiz daha zor günlerin kendisini beklediğini maalesef algılayamamaktadır. Türk Milleti karda donmak üzeresin, uyku tatlı geliyor fakat ne yazık ki öldüğünün farkında değilsin.
KÜRT SORUNU YABANCI MENŞELİDİR.
20 Aralık 1919 tarihindeki Paris Konferansı’nda yer alan ve Kürt delegesi olarak seçilmiş olan Şerif Paşa Ermeni asıllıdır. Güya Kürtlerin sorunlarını dile getirmektedir fakat Ermeni ideallerine hizmet etmektedir.
Zira PKK’da Ermeni terör örgütü ASALA’nın devamıdır. MİT raporlarına göre Şanlıurfa ili, Halfeti İlçesi, Ömerli Köyü’nde doğan Apo’nun asıl adı Artin AGOPYAN’dır. Babası ise Suriye asıllı Ömer isimli bir Ermenidir.
Ve hafızalarımızı biraz tazelersek Güneydoğu’da ölü olarak ele geçen teröristlerin %80’inin sünnetsiz olduğu bir realitedir. Öcalan’da İmralı’daki görüşmelerinde ASALA ile 1980 lerde birlikte hareket ettiklerini ve toplantı düzenlediklerini itiraf etmiştir. Öte yandan ÖCALAN Papa’ya yazdığı mektubunda Hıristiyanlık dinine çok yakın olduğunu belirtmiştir. PKK eylemlerinde en çok katledilen ise Kürt vatandaşlarımız olmuştur.
Binaenaleyh bunların ne Kürtlükle ne de Müslümanlıkla uzaktan yakından alakaları bulunmamaktadır. Bunlar küresel güçlerin maşalarıdır. Amaçları Türkiye’yi parçalayıp bizleri küresel dünyanın uşağı haline getirmektir.
16.02.1999 yılında Kenya’da Abdullah ÖCALAN yakalanınca Vatikan: “1918 yılından beri Kürtler bağımsızlıklarını bekliyorlar.” açıklamasını yapmıştır.
Lozan’da Musul meselesi konuşulurken İngilizler Şeyh Sait’i kullandılar. Fransızlarla Hatay mevzusu konuşulurken Dersim İsyanı gerçekleşti, Türk ordusu Kıbrıs’taki kıyıma dur deyince ASALA örgütü devreye girdi.1984 yılında ise Ağır sanayi yatırımları ile birlikte GAP’ın gerçekleşmesi sayesinde Türkiye’nin kalkınması ve bölgedeki suyu kontrolü sağlanacakken Amerika’nın düğmeye basmasıyla PKK devreye sokulmuştur. Apo’nun: “Şeyh Sait’in devamıydım, kullanıldım. Batılı ülkelerden yardım alarak Türkiye’ye karşı savaştım.” açıklamaları tespitlerimizi doğrular niteliktedir.
ARZ-I MEV’UD’DA KÜRT KARTI
ABD’ nin Irak’taki Kürtleri kışkırtması üzerine; Saddam’ın Kürtleri yok etme kararı alması ile ABD bölgeye çekiç güç yolladı. Çekiç güçle birlikte bölgede 1000 olan PKK’lı terörist sayısı 25.000 ‘ e çıktı.
Kürt sorunu bilhassa Körfez krizi ile birlikte ABD Kongresi’nin gündemine gelmekle beraber, Rum ve Ermeni Lobileri’nin aksine, Yahudi Lobisi’nin desteğini alarak ortaya çıkmıştır. İsrail’in Ortadoğu’da son derece zayıflamış bir Irak istemesi ile birlikte Körfez Savaşı boyunca Saddam Hüseyin’in İsrail’e Scud Füzeleri’ni göndermesi; ABD Kongresi’nde Yahudi Lobisi’nin Kürt ayrılıkçılığını desteklemesine neden olmuştur.
İsrail Kürtlerin Araplar içerisinde yaşayan bir azınlık olduğunu ve kendileri için iyi bir müttefik olduğunu gördü. Kürtler İsrail’in sadık hizmetçisi yapılmak istenmektedir.
Öte yandan Washington’da kurulmuş olan bir think-tank kendisini bir Kürt Devleti kurmaya adamıştır.
Washington Institute for Near East Policy (Yakın Doğu Politikası için Washington Enstitüsü ) adlı bu kuruluş hedeflediği Kürt Devleti’ne Türkiye’nin Güneydoğu’sunu da dâhil etmek istemektedir.
Amerikan, Yahudi Basınının önemli yayın organlarından biri olan Washington Jewish Weekly’ de Ortadoğu’daki sorunların Kürtlerden kaynaklandığını Self-Determinasyon ile bunların kaderlerini tayin etmesi gerektiğini belirterek hedeflerini açıkça ortaya koymaktadırlar.
İran-Irak Savaşında Kürtler İran aleyhinde kullanılmıştır. Daha sonra ise Yahudiler Irak’ın kuzeyinde bir Kürt Devleti, ortasında bir Sünni Devleti ve güneyinde bir Şii Devleti kurma amacındaydılar ve bugün buna kısmen ulaşmışlardır. Kürtler’in kullanılmasının amacı çok açıktır. “Ortadoğu’da –bu Müslüman Coğrafyasında- İsrail’den büyük devlet olmaması istenmektedir.
BİZ TEK MİLLETİZ, BİZİ KİMSE AYIRAMAZ.
Türk Milleti denildiğinde bir inançtan mürekkep millet anlaşılmaktadır. Ve bunun meydana gelmesinde kader ve tensib-i İlahi’nin etkileri inkâr edilemez. Türk Milleti’nin oluşmasında tarihi karabetin, ahlâki karabetin, akrabalığın özellikle “din birliğinin” önemi çok büyüktür.
Atatürk’ün, Cumhuriyet’in ilk yıllarında uyguladığı nüfus politikasında da bu bilinci görmek mümkündür. Cumhuriyetin ilk yıllarında, Türkiye nüfusunun elden geldiğince Müslümanlardan oluşması için çaba sarf etmiştir. Atatürk, “etnik” olmadıkları halde Müslüman kimliği ile Türkiye’ye bağlı olan Boşnaklar, Çerkezler gibi azınlıkların Türkiye’ye göç isteklerinin hepsini olumlu karşılamıştır. Hatta bazı tarihçiler bu politika nedeniyle Atatürk’ün Türk Milliyetçiliği’nin bir yönden de “Müslüman Milliyetçiliği” olduğunu söylerler.
DİL FARKI MİLLİYET AYRIMINA SEBEP DEĞİLDİR.
Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yaşayan vatandaşlarımızın gerek kültürel gerek dini bakımdan birbirlerinden farkları olmamasından dolayı etkileşimleri fazla olmuştur. Her milliyet farkının dil farkını gerektirdiği ama her dil farkının milliyet farkını gerektirmediği sosyolojik bir gerçektir. Amerika’da yaşayan zenciler asimile olarak dillerini yitirmişlerdir fakat herkes bilir ki onlar milliyet bakımından diğerlerinden ayrılmaktadır.
İSLAM BÖLÜCÜ DEĞİL BÜTÜNLEŞTİRİCİDİR.
Kürtler ve Türkler de bir arada yaşamaları hasebiyle birbirlerini etkilemişlerdir. İslâm Medeniyeti’nin bir gereği olarak birbirlerine farklı göz ile bakmayan bu iki topluluk kardeşlik duyguları içerisinde birbirlerinden kız alıp kız vermişler, kan kana karışmıştır. Taki bölücü unsurların ortaya çıkıp siz birbirinizden farklısınız deyip nifak tohumlarını aralarına ekene kadar…
Bu ayrılığı körükleyenler de elbette ki bu kardeşçe duygulara sahip olmayan ve İngiliz casusu Lawrence gibi Ermeni Şerif Paşa gibi Kürtlerin içlerine sokulan bir grup hain tarafından yapılmıştır.
KÜRT KARDEŞİM OYUNA GELME.
Tarih ilmi, geçmişten ders alınarak, geleceğe sağlam adımlarla yürünmesi için yol gösterici bir ilimdir. Tarihten ders alındığı müddetçe, tarih tekerrür etmez.
Hicaz’da Müslüman Arap kardeşlerimiz kandırılmış; kendi ailesini, kendi vatanını bırakıp kutsal toprakları korumaya giden Osmanlı askerleri Arap hançerleriyle can vermiş, üzerlerindeki her şeyleri(iç çamaşırları dâhil) bedeviler tarafından yağmalanmıştır. Bugün aynı oyun doğudaki Kürt kardeşlerimiz üzerinde oynanmaktadır. Buradan onlara sesleniyoruz: Kürt kardeşlerimiz oyuna gelmeyiniz, akıttığınız kan Müslüman kanıdır. Dış mihrakların Kürtleri düşündüğü falan yok onların amacı, Büyük Ermenistan’dır, Arz-ı Mev’ud hülyalarıdır. Bugün Arap Yarımadasına bakıp ibret alın. Onlar da dün sizin gibi kandırıldı ve bugün İsrail’in amaçlarına hizmet etmek için kanları akıtılıyor, namusları kirletiliyor, evleri başlarına yıkılıyor. Hülasa yüzleri gülmüyor. Eğer bu oyuna gelirseniz sizin de yarın akıbetiniz hayrolmaz.
EL ELE VERELİM BU OYUNU BOZALIM.
Gerçekleştirilmek istenilen nihai hedef Federatif yapı, Otonomi ve bunların akabinde parçalanmadır. Ortadoğu çok bilinmeyenli bir denkleme benzer parçalardan birinin değişmesinin diğerlerini etkilememesi imkânsızdır. Kürtler’in kullanılması domino etkisi yapacaktır ve bölge bir kez daha çıkmaza sürüklenecektir.
Ülkeleri bölüp parçalamanın o ülkenin çıkarlarına fayda sağlamayacağı aşikârdır. Eğer tarih tekerrürden ibaretse geçmişteki hüsran dolu tabloların yaşanmaması için oyunun Emperyalizm-Siyonizm menşeli olduğu görülmelidir. Aksi takdirde geçmişi hatırlamayanlar, onu bir kez daha yaşamak zorunda kalacaklardır. Unutmamalıyız ki, ağaçtan düşen yaprak rüzgârın oyuncağı olur. Ortada ki müthiş hadisenin çaresi ise Osmanlı’nın 6 asır uyguladığı “İslam Kardeşliği” fikri, Atatürk’ün “Müslüman Milliyetçiliği” ideolojisidir.
Burak EVCİ-TUNALIM...

19 Ekim 2009 Pazartesi

ONLAR DAVASINDAN VAZGEÇMEDİLER

Türkün tarihinde son zamanlarda alışık olmadığımız bir baş döndürücü, kafa karıştırıcı, gönül kirletici, bir süreç devam ediyor. Millet tarafından Devleti idareye memur kılınmış idareciler, AB ve ABD nin emir ve direktifleri doğrultusunda milli çıkarlarımıza ters icraatlar sergilemektedirler…


Tarihi gerçekler altüst edilmekte, dostlar düşman, düşmanlar dost konumuna getirilerek tarihimiz çarpıtılmak istenmektedir...


Koca Türk milletinin imparatorluklar kuran, çağlar açıp çağlar kapatan evlatları, yüce ideallerden soyutlanmış, aşının ekmeğinin peşinden koşar vaziyete getirildiğinden, dönen dolaplardan habersizdir.
Dönen dolaplardan haberi olanlardan bir kısmı çaresiz, kahir ekserisi de dönen dolapların değirmenine su taşımakla ve düşmanlarla iş birlikle meşgul olmaktadır…


Aman Allah’ım bu millet bu kadar basireti bağlı olamaz, olmamalı… Tarihini, geçmişini unutmamalı, aidiyet duygusunu kaybetmemelidir.
Aksi takdirde sonu olmayan gayet tehlikeli günler bizi beklemektedir…



Tarihimizi unuttuğumuz takdirde, tarihin tekrar tekerrür etmeyeceğini kimse garanti edemez. Milleti sadıka diye geçmişte bağrımıza bastığımız, kucak açtığımız Ermenilerin değiştiğini, barış içinde yaşayacağını, iç ve dış düşmanlarla işgal yıllarındaki gibi iş birlik içinde olarak vatanımıza, toprağımıza, canımıza, kast etmeyeceklerini kim garanti edebilecek...


“Uluslar arası kurumlar devrede onlar garanti veriyor” diye bir düşünce gafletine sakın düşmeyin. Çünkü İsrail-Filistin, Bosna Hersek-Sırbıstan, Azerbaycan-Ermenistan v.s. davalarında batı kimin yanında yer aldı, açık seçik meydandadır. Batının bütün kurum ve kuruluşları, ister resmi ister sivil hepsi Türkün karşısındadır.


Bunu her an yaşamıyor muyuz?
Suriye de yaşayan çok sayıda Ermeni vardır. Onlarla gidin konuşun…
Onlar hep bizim topraklarımızı tekrar ele geçirip, bizi buralardan kovma hayali peşindedirler. Ve davalarından asla vazgeçemediler. Kilis’te, Antep’te, Maraş’ta dedelerinin evlerini gelip görürlerdi ve dillerinde hep şu söz vardı; “buraları er ve de geç sizden geri alacağız. Bunu göreceksiniz” derlerdi…


Babam ölü değil sağdır. Gelin ona sorun. Size Suriye’de karşılaştıkları bir şahısla münakaşasını anlatsın...
Babam diyor ki; “adamın birini lisanı biraz Kilis şivesine benzer gördüm.
-Nerelisin diye sordum. O da, şöyle bir göğsünü gere gere ve göğsüne vurarak;
-Ben Kilisli Ermeniyim, Ermeniyim… Dedelerimiz orada yaşamış, bizim orada evlerimiz var… Tekrar geleceyiz. Deyince kafamın tası attı… Ben de ona göğsümü gererek
-Bende Kilisli Türküm… Türkoğlu Türküm… Dedim.
Ancak orada bulunanlar, aman izzet amca bırak bunlar şirret adamlar sonra döğüş dava olur. Sen kafanı yorma diye beni yatıştırdılar” diye anlatır… Bu tip örnekler çoktur.


İddia ediyoruz ellerine fırsat geçtiği an, en akıl almaz düşmanlıklarını sergileyeceklerdir. En azından tazminat ve toprak talebinde bulunacaklar. Zaten batının mahkemeleri açmış ağzını bekliyor, bizi her yönden mahkûm edecekler. Çünkü haçlı batı, bizi bölmeyi, parçalamayı gözüne almıştır. Ve Büyük Ermenistan hayaliyle Ermenileri kışkırtmakta ve desteklemektedir…


Bizi endişelendiren onların bu tutumundan çok, bizim aymazların sergiledikleri tavırlardır. İdarecilerimiz sanki süt dökmüş kedi gibi suçluluk psikolojisiyle davranmakta ve sürekli devletin bekasına zarar getirecek davranış sergilemektedirler. Milletimiz de üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi sessiz ve sedası seyretmektedir…


Şimdi daha iyi anlıyorum ki “bu milleti yine milletin azmi ve kararlılığı kurtaracaktır” diye hedef gösteren Mustafa Kemal Atatürk’ün başlattığı kuvayi milliye hareketi benzeri bir hareket şarttır. Eninde sonunda Milletimizin ayıktırılması gerekmektedir...


Vatanperver aydınımıza düşen, bıkmadan, usanmadan, gerçek dostu, gerçek düşmanı anlatmak ve olası tehlikeleri milletimize haber vermektir. Yoksa ne sana, ne bana, ne de çocuklarımıza yaşayacak vatan toprağı kalmayacaktır. Milli Şairimizin dediği gibi; “Sahipsiz vatanın batması haktır. Sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır”


Uğur Kepekçi-TUNALIM...

15 Ekim 2009 Perşembe

ASRIN YALANI

Yaşadığımız asrın “deccaliyet”(cilacılık-yalancılık) unsurlarına sahne olacağını ve tesirini giderek artırarak insanların adeta yalana teslim olacak bir hâl alacağını her fırsatta dile getirmeye çalışmaktayız. Bakın etrafınıza, bakın yaşadıklarınıza…
Dönünce evinize gün içinde karşılaştıklarınız olaylardaki yalanları sıralamaya kalkışsanız zannedersiniz ki o gün yalanla başlamış, yalanla devam etmiş ve yalanla sona ermiş…
Günün özetinin; “yalan” olduğunu görürsünüz.
Fertler arası ilişkilerdeki yalan, toplumlarda da yaygınlaşmış, devletler, milletler arası ilişkilerde de hâkim unsur olmuştur.

Mademki yaşadığımız asırda hâkim unsur yalandır, o zaman yalandan korunmanın yolu; yalanları tanımak ve yalanın panzehirini bulmaktır.
Asrın en büyük yalanlarından biri ekonomide faiz zincirinin devletlerin ve milletlerin boyunlarında bir ateş boyunduruk olarak kalması için uydurulanı; “karşılıksız basılan paranın enflasyonu artıracağı” yalanıdır.
Varlığını sürdürmek ve ekonomisini ayakta tutmak için fertten topluma herkesin paraya ihtiyacı olacağı kesin bir hükümdür. Her türlü hizmetin elde edilmesi için bir mübadele aracına ihtiyaç vardır ve onunda en kolay olanı paradır. Piyasada alınacak mal ve hizmetin karşılığında ihtiyaç olan para her ülkenin kendi insiyatifinde ve belli bir ölçü dâhilinde olması gerekirken, süper devletlerin uydurdukları bir yalanla para basma ve paranın dolaşımı, onların insiyatifine geçmiştir. Kurulan bu yalan tuzağında kendi ülkelerinde ve pazar buldukları ülkelere faiz olarak borç verebilmek için ölçüsüz ve karşılıksız para basarak adeta para imparatorluğu kurmuşlardır.

İhtiyaç sahiplerine faizli para vermek ve onları boyundurukları altına almak için kurulan bu tuzak, uluslararası para fonu adını almıştır. Kısaca hafızalarımıza IMF olarak kazınan bu yalancılar ve faizciler güruhu ülkelere para satarak ülkeler üzerinde hâkim unsur haline geçmektedirler. Para satmak için uydurdukları yalana; (“para basarsanız enflasyon artar”) ekonomistinden esnafına, sanayicisinden siyasetçisine, avamından Profesörüne, hemen herkes inandırılmış, bu söz hemen herkesin ağzında sakız hâlini almıştır. Karşılıktan anladıklarının ne olduğunu da sorsanız kaç kişi bilir Allah aşkına…

Asrın yalanına asrın bilge insanı Prof. Dr. Haydar Baş, Milli Ekonomi Modeli ile cevap vererek adeta insanlığı bu yalandan kurtarmanın yolunu, akılcı ve ilmi teorilere dayanarak ortaya koymuştur. Modelinde; bir ülkenin ihtiyacı olan parayı kendi merkez bankaları aracılığıyla basması gerektiğine işaret etmiştir. Böylece hem maliyetsiz (faizsiz) para elde edeceğini hem de uluslar arası sözleşmelerden doğan hak olan senyoraj (paranın üretim maliyeti ile kendi üzerindeki yazılı değer arsındaki fark) hakkını kullanarak da başlı başına bir gelir elde edeceğini haber vermiştir.
Ülkelerin emisyonda dolaşacak paralarının miktarını ayarlayan IMF, eksik kalan kısmını da faizli yabancı para ile karşılamaktadır. IMF nin bu yalanını çarpıcı bir ifade ile bozan Sayın Baş, her fırsatta “bu ne biçim enflasyon ki Türk parasını görünce azıyor, faizli yabancı parayı görünce sakinleşiyor. Eğer dolaşımdaki para ihtiyaçsa biz neden başkasının faizli borçlarına mahkûm olalım. Basarız kendi paramızı, böylece hem faizden, hem borçtan kurtuluruz.
Bu model sadece bizim değil bütün sömürülen ve borç batağında boğulmaya çalışılan devletlerin milletlerin de kurtuluşudur.” İfadelerini kullanmıştır.

Ben ne diyeyim şimdi değerli dostlar, Sayın Baş, senelerdir söyleye söyleye adeta dilinde tüy bitti. Sizde gittiniz IMF cileri işbaşına getirdiniz. Şimdi de IMF den dert yanıyorsunuz.
Asrın yalanından kurtulmak mı istiyorsunuz? O zaman asrın bilgesi Prof. Dr. Haydar Baş’a kulak verin, gönül verin, destek verin.


U.Kepekçi-TUNALIM

12 Ekim 2009 Pazartesi

''İLK URUMÇİ DAVASI'INDA'' İDAM..

Çin'de bir mahkeme Temmuz ayında Şincan'da meydana gelen olaylar nedeniyle altı kişiyi cinayet ve diğer suçlardan idama mahkum etti.


Şincan'daki olaylara çok sayıda güvenlik gücü müdahale etmişti
Pekin'den gazeteci Kamil Erdoğdu, ceza alanların hangi etnik gruptan olduğunun belirtilmediğini ancak açıklanan isimlerden ölüm ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılanların Uygur olduğunun anlaşıldığını söylüyor.

Ölüm cezasına çarptırılanların isimleri şöyle: Abdülkerim Abdülvahit, Geni Yusuf, Abdullah Mettohti, Adil Rozi, Nureli Vuşiıar ve Alim Metyusuf.

Tahirejan Abulimit adlı kişinin ise suçunu kabul etmesinden ve Alim Metyusuf’un yakalanması için polise yardımcı olmasından dolayı ölüm cezası yerine ömür boyu hapisle cezalandırıldığı açıklandı.

Çin basınında yer alan haberlerde tutuklu bulunan yaklaşık 1400 kişinin gruplar halinde yargılanacağı ve resmi makamların olayların ele başları ile “kandırılanları” ayırt etmek istedikleri ve bu kişileri tekrar topluma kazandırmayı amaçladıkları ileri sürüldü.

Temmuz ayında Şincan özerk bölgesinde meydana gelen olaylar, Çin'in uzun yıllardır tanık olduğu en ciddi çatışmalardı.

Etnik Uygurlar ve Han Çinlileri arasında çıkan olaylarda yaklaşık 200 kişi ölmüş, 2,000 kişi de yaralanmıştı.

Oyuncak fabrikası
Şincan'daki huzursuzluğu, Çin'in bir başka bölgesindeki Guangdong vilayetinde yer alan bir oyuncak fabrikasında çıkan bir kavganın tetiklediği haber verilmişti.

Bu olaylarda iki Uygurun öldüğü, 14 Uygurun da ciddi şekilde yaralandığı bildirilmişti.

Guangdong'daki bir mahkeme önceki gün aldığı kararda, fabrikadaki kavgada üstlendikleri roller nedeniyle Şiao Canhua'yı ölüm cezasına, Şu Kiçi'yi de müebbet hapis cezasına çarptırdı.

Sayı tartışması
5 Temmuz'da Urumçi'deki Uygur toplumunca Guangdong'daki olaylarda Uygurların ölmesini protesto amacıyla başlayan gösteriler şiddet olaylarına dönüşmüştü.

Olaylarda en az 197 kişinin öldüğü, 1,700 kişinin de yaralandığı haber verilmişti.

Hükümet, ölenlerin çoğunluğunun Han Çinlileri olduğunu açıklarken, sürgündeki eylem grubu Dünya Uygur Kongresi, olaylarda çok sayıda Uygur'un da öldüğünü söylemişti.
Kaynak:BBC NEWS...Tunalım..

10 Ekim 2009 Cumartesi

UYANIK OLALIM! EL ELE, GÖNÜL GÖNÜLE VERELİM! VAR MISINIZ?

TÜRKİYE; asırlardır üzerinde HESAP yapan DÜŞMANLARININ bugün de

OBJEKTİFİ ALTINDA bulunmaktadır. Bu yüzden ÜLKEMİZ üzerindeki

OYUNLARIN ardı arkası kesilmemektedir...

***************************************************

..12 EYLÜL 1980 öncesi SAĞ-SOL adı altındaki ÇATIŞMALARIN ALANI

haline gelen TÜRKİYE, BEŞBİNİN ÜZERİNDEKİ evladını TOPRAĞA

GÖMMÜŞTÜR...

***************************************************

...Daha sonra ve bugün, ETNİK ve BÖLGESEL SORUNLAR bahane edilerek

ve MİLLET BİRBİRİNE DÜŞÜRÜLEREK; ÜLKEMİZ İÇTEN ÇÖKERTİLMEK

İSTENMEKTEDİR...

***************************************************

...LAİK-MÜSLÜMAN ÇATIŞMASI tezgahlanmış, ALEVİ-SÜNNİ KAVGASI

oluşturulmaya çalışılmış, TÜRK-KÜRT gibi IRKİ unsurlar kullanılmak

istenmiştir. Halen çeşitli iç ve dış OYUNLAR sürdürülmektedir. Bu

OYUNLARIN bir kısmı İÇ, bir ÇOĞU DA DIŞ KAYNAKLIDIR.....'

***************************************************

TÜRKİYE'Yİ 72 MİLYONLUK BÜYÜK BİR AİLE OLARAK GÖRMEK

ANA DÜŞÜNCEMİZ OLSUN......

***************** VAR MISINIZ ? *********************


************** HERŞEYİN HAYIRLISI *******************


**********KAİNATIN DORUK NOKTASINDAKİ BİR TÜRKİYE VE HUZURLU BİR DÜNYA DİLEĞİYLE********************* TUNALIM...

02 Ekim 2009 Cuma

AİDİYET DUYGUSU İLE DONANMAK

Kültürel, ekonomik ve siyasal sahada yoğunluk kazanan tahribatların altında yatan asıl sebep; milleti millet yapan “aidiyet duygusu”nun tahrip edilmesidir. Ulus olarak yaşadığımız bu sıkıntılardan kurtulmadığımız takdirde istenilen başarıları elde etmek asla mümkün olamayacaktır.
Aidiyet duygusunu kuvvetlendirmek için fertler, ait olduğu milletin değerleri ile bezendirilmeli, kendi tarihine ve kültürüne bağlılığı sağlanmalıdır. Bu konuma gelen fertler, ait olduğu değerlerin uğruna fedakârlıklara katlanabilir. Nitekim bir milleti ayakta tutan değerlerin başında aidiyet duygusu gelir.
Aidiyet duygumuz yeterince gelişseydi..!
Gelinen durum itibariyle milletimizin aidiyet duygusunun yeterince gelişmediği gözlemlenmektedir.
Millet olarak aidiyet duygusu yeterince gelişseydi;
– Vatan toprakları üzerinde dönen dolapları görür, dâhili ve harici düşmanlara karşı can siperâne bir mücadele ortaya koyardı, böylece vatan toprakları kolayca satılamazdı..!
– Ait olduğu kültürü anlamış olsaydı o kültürün emri olan; “komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” buyruğunu yerine getir, kimse evinde ya da çöplükte açlıktan ölmezdi..!
– Faiz illetini hemen her eve sokan batının kapitalist ekonomi anlayışlarını ülkemize hakim kılmazdı..!
– Kendi menfaatini başkasının menfaatinden üstün görmez, yardımlaşma duygusunu hâkim kılma yolunda gayret sarf ederek yaşadığımız toplum huzur ortamına dönerdi..!
– Ait olduğu Türk milletinin tarihini bilseydi; AB ve ABD önünde kapıkulu gibi el açıp dilenci konuma düşmezdi..! Yapılan uygulamalar maalesef aidiyet duygusunun gelişmesi yönünde olmamış, bize ait olmayan haçlı batı kültürünün her cepheden etkisi altında kalınmış, millet olarak hiç de iç açıcı olmayan hallere düşürülmüşüzdür.
Milli siyasetimiz ne olmalı?
Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutukta “TÜRK MİLLETİNİN TAKİP ETMESİ GEREKEN SİYASİ İLKE: MİLLİ SİYASET” başlığı altında ortaya koyduğu ilkelere bakınca o günden bu güne gelinen noktayı tespit etmekte zorlanılmayacağı kanaatindeyim... “Efendiler, Meclis’in açıldığı ilk günlerde, Meclis’e, içinde bulunduğumuz durum ve şartları açıklayarak takip edilmesini ve uygulanmasını yerinde bulduğum görüşlerimi arz ettim. Bu görüşlerin başlıcası Türkiye’nin, Türk milletinin takip etmesi gereken siyasî ilke ile ilgiliydi…
Bizim, kendisinde açıklık ve uygulama imkânı gördüğümüz siyasî ilke, millî siyasettir. Dünyanın bugünkü genel şartları, yüzyılların dimağlarda ve karakterlerde yerleştirdiği gerçekler karşısında hayalci olmak kadar büyük yanılgı olamaz. Tarihin ifadesi budur, ilmin, aklın, mantığın ifadesi böyledir. Milletimizin, güçlü, mutlu ve istikrarlı yaşayabilmesi için, devletin bütünüyle millî bir siyaset izlemesi, bu siyasetin iç teşkilâtımıza tam olarak uyması ve ona dayanması gerekir. Millî siyaset dediğim zaman kastettiğim anlam ve öz şudur: Millî sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi kuvvetimize dayanmakla varlığımızı koruyarak, millet ve memleketin gerçek saadet ve refahına çalışmak...” (Nutuk)
Özünü tanımayan milletler yok olmaya mahkûmdur
Bu gün itibariyle geriye dönüp bir baktığımızda milli siyaseti bir ilke kabul eden Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra yavaş yavaş milli politikalardan uzaklaşılmış, bütün ilişkiler batının arzuları istikametinde gelişmiş, adeta kendi irademizden uzaklaşılmış ve başkalarının iradesinde yok olmak durumuna düşülmüştür.
Gelinen noktada milli bir siyasetten milli bir duruştan asla söz edilemez. Vatanımızın bütünlüğüne milletimizin bekasına kasteden bir terör örgütü ile mücadeleyi bile ABD ve AB ekseninde değerlendirip, adeta düşmandan medet umar bir hale düşmüşüz. Kanunlar milli menfaatlerden çok batının menfaati çerçevesinde çıkarılmaktadır. Bu durumda milli bir siyasetten ne kadar bahsedebiliriz. Aslında milli siyasetten uzaklaşmanın emareleri kendi dışımızda çözümler aramak durumuna düşürüldüğümüzden de anlaşılmaktadır. AB politikaları bunun en bariz örnekleridir.
Kendi kültürüne güvenmeyen, kendi özünü tanımayan ve dolayısıyla aidiyet duygusuyla donanmayan bir milletin başkalarının iradesinde yok olması kaçınılmazdır.
Asıl mesele: insan meselesidir

“Devlet millet için vardır.” Milletler kendi kendilerini idare etmek için türlü türlü yönetim şekilleri aramışlar, denemişler. Bu arayış, dünyanın başlangıcı ile başlayıp insanlık nesli yok oluncaya (kıyamete) kadar devam edecektir.
Bu arayışta dünyanın en eski medeniyetleri arasında, en önlerde yer alan Türk milleti, hangi yönetim şeklini tercih ederse etsin, onun esaslarını; insan onuruna uygun bir formata çevirmiş, insanın mutluluğunu ve refahını esas alan bir uygulama şekline dönüştürmüştür. Türk milletinden başka devletler; hangi yönetim modeli olursa olsun o modeli, insanlığı köle olarak kullanmaya yönelik uygulamalara dönüştürmüşlerdir.
1980’li yıllarda Prof. Dr. Haydar Baş hocamızı tanıdığımda, çok ilgimi çeken bir tespiti ile karşılaşmıştım. Diyebilirim ki benim dünya görüşümü temelden değiştiren bir tespittir bu tespit. Arz edeyim efendim;
***
Yönetim şekilleri, yöneten insanın görüş ve niyetiyle önem kazandığından bahisle, bıçak örneğini vermişti: “Bıçak, annelerimizin elinde yemek hazırlayan bir alet, doktorun elinde can kurtarıcı bir alet, katilin elinde can alıcı bir malzemedir” Buradan anladığımız; bıçak, kullanıcının elinde değer kazanarak, kullanıcının niyetini icra eden bir şekil arz etmektedir.
İşte yönetim şekilleri de o yönetimin başında bulunan kişinin niyet ve davranışlarına göre değer kazanmaktadır.
İnsanlar farklı uygulamalarla; “Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi” ile, demokrasiyi ne hale getirdiler. Hem de yanı başımızda Irak’ta dökülen kanlar, yapılan zulümler ve işgal, demokrasi adına yapılmıyor mu?
***
Ben, Prof. Dr. Haydar Baş Beyi tanıdığımdan bu yana ; “Mesele insan meselesidir, insan meselesini halletmeden hiçbir şeyi halledemezsiniz” tespitini ısrarla gündem etmiştir. Yaptığı her hizmette insan unsurunu merkez kabul etmiş, insanın tekamülü için elinden gelen gayreti göstermiştir.
İnsan ihmal edile edile, bugün gelinen nokta; insanlar yönetimden, yönetim insandan şikayet eder olmuş, huzursuzluğun hakim olduğu acayip bir hal oluşmuştur. Bir yönetim krizi söz konusudur.
Yukarıda bahsettiğimiz bıçak meselesinde olduğu gibi bu da yönetenlerden kaynaklanmaktadır.
Çünkü; insana göre yönetim değil, yönetime göre insan tarzından yola çıkılmış, böylece insan merkezin dışına çıkartılmıştır. Netice olarak millet devletinden, devlet milletinden bizar bir hale gelmiştir.
***
Aziz Türk milleti, içinde bulunduğu en olumsuz şartları tekrar lehine çevirmesini bilmiştir. Millet devletine sahip çıkacak, devlette milletine sahip çıkarak ona hizmet edecektir. Böylece özlenen başarılar elde edilecektir. Özlenen başarının ve huzur ortamının oluşması için yapılması gereken; devletin bütün kurallarını, merkezinde insanın bulunduğu bir hale dönüştürmesi; dolayısıyla “sosyal devlet, milli devlet” anlayışının hakim kılınmasıyla gerçekleşecektir. U.Kepekçi--TUNALIM..