9 Ağustos 2011 Salı
Ekonomik kriz mi geliyor?
Ekonomik kriz kapıda görünüyor
İngiliz Times Gazetesi “Doğru kararlar alınmazsa, insanlar işlerini kaybedecek, tasarruflar, emeklilik fonları eriyecek, sıradan insanlar büyük bedeller ödeyecek” uyarısını yaptı.
Küresel ekonomik kriz dünyayı sarmışken başbakan Erdoğan açık ve net konuşmuştu: “Bize etkisi olmadı. Teğet geçti!”
“Var olan kriz” teğet geçmişti.
Şimdi ise şöyle diyor başbakan:
“Batıda, Avrupa’da kriz olabilir ama biz hazırlıklıyız. Daha önce teğet geçecek dedim şimdi teğet geçeceğe benzemiyor.”
Sadece başbakan değil başta Mehmet Şimşek olmak üzere ekonomi yönetimine yön verenler de koro halinde “kriz geliyor kriz” diye türkü tutturdular.
Garip değil mi: Şu anda Avrupa’da bir ekonomik kriz yok ama olmayan kriz eğer meydana gelirse bizi de teğet geçmeyecek!
Oysa “olan” küresel ekonomik kriz bizi teğet geçmişti.
Nasıl mı oluyor bu çelişki?
Minareyi çalan kılıfını hazırlıyor. Türkiye çok ciddi bir krizin eşiğine doğru yuvarlanıyor. Buna da bir kılıf arıyorlar: Bakın işte Avrupa’da kriz var! Pardon! Kriz olacak! Avrupa’da meydana gelecek kriz bizi de vuracak!
Oysa Türkiye’ye telaş yaratan ekonomik tablonun sebebi Avrupa değil.
Bir: 12 Haziran seçimlerini kazanmak için bütçenin delik deşik edilmesi.
İki: Cari açığın Cumhuriyet tarihinin en büyük rekoruna ulaşması.
Üç: Ekonomideki göreceli rahatlığın sadece düşük tutulan döviz kuruna bağlı olması ve dövizin patlaması ile rehavetin de doğal olarak patlaması krizin, bağıra çağıra “geliyorum” demesinin doğal sebepleri.
Bakın kısa süre önce ne yazmıştık:
“BDDK tarafından yapılan açıklamada vatandaşın bankalara olan borçlarındaki artışa dikkat çekilerek alınacak bir dizi tedbirden bahsedildi. Cari açıktaki endişe verici artışın da ekonomi yönetimini hayli rahatsız ettiği gözleniyor.
Demek isterim ki bizim çok uzman ekonomi yöneticileri uygulayacakları yeni dönem kemer sıkma politikalarını Yunanistan krizine bağlayacaklar.
Yunanistan’da pişip bize düşecek.
“Ne yapalım, Yunanistan’da kriz var, bizi etkilemesi doğal” safsatasına inanacak o kadar çok insan var ki bu ülkede.”(24..06.2011, Yeni Mesaj Gazetesi)
“Cari açık cart dedi” başlıklı yazımızda da şunları yazmıştık:
“Seçimlerden sonra ekonominin durumuna dair en felaket dolu veri, cari açıkla ilgili geldi. Nisan ayında cari işlemler açığı 7. 68 milyar dolar oldu.
TUİK’in açıkladığı bilgilere göre Türkiye’nin cari işlemler hesabı açığı, yılın ilk 4 ayında, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 113,82 artarak, 29 milyar 642 milyon dolar oldu. Yıllıklandırılmış cari açık ise Nisan sonu itibariyle 63.4 milyar dolar.
Bu ne anlama geliyor?
Bu şu anlama geliyor: Türkiye’de ithal mallar yerli mallardan çok kullanılıyor. Türkiye’ye giren dövizden fazla döviz çıkıyor. Cari açığın sürekli artması çok ciddi bir tehlike. Her ne kadar bazıları, önemli olanın cari açığın finanse edilebilirliği olduğunu söylüyorlarsa da Türkiye açısından böyle bir durum yok. Kaynağı belli olmayan paralarla bugüne kadar durumu idare etmeye çalışanlar şimdi panik içinde.
1994 ve 2000 yılındaki krizlerin çok daha katmerlisini ekonomik verileri önümüzde.
Daha fazla gizlemelerine imkân yok. (04.07.2011, Yeni Mesaj Gazetesi)
Olay budur yani!
Krizlere çare Milli Ekonomi Modeli’dir...
Daha önceki krizi teğet geçti diye millete yutturanlar bu sefer mızrağı çuvalda gizleyemeyeceklerini anlamış olacaklar ki; “kriz geliyor, aman kimse borçlanmasın, kimse gücünden fazla harcama yapmasın” demeye başladılar. Önceleri bazı bakanlar “cari açık bizi etkilemez” diye biraz masal anlatmaya kalkıştılar. Ekonomiden anlayan bazı ilim adamları, canı yanacak sanayiciler ve finans sektöründe bulunan yetkili ağızlar bu sefer işin çok ciddi olduğunu dillendirmeye başlayınca, başladılar hep bir ağızdan “kriz geliyor kriz” şarkılarını söylemeye…
“Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Milli Devlet” projelerinin sahibi Prof. Dr. Haydar Baş’ı dinleme ya da bu eserleri okuma fırsatı bulanlar için bu ve benzeri krizler aslında hiç de sürpriz değildir. Çünkü, Sayın Baş en az 15 senedir kapitalizmin vahşi yüzünü ve yakında bu düzen sayesinde dünyanın büyük krizler yaşayacağını söylemektedir. Çözüm için de mutlaka dünyanın “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Milli Devlet” projelerini uygulamak zorunda olduğunu söylemektedir.
Görmeyen gözlere, duymayan kulaklara, sezmeyen kalplere; görmesi, duyması ve sezmesi için bütün yollar denenmesine, düzenlenen 7 uluslar arası kongreye rağmen, bir türlü anlamak istemeyen milletimize söylenecek söz kalmadı ama gel gör ki batan gemide bizde varız…
Divan Edebiyatı’nın büyük şairi Fuzuli’nin güzel bir sözü vardır; “Söylesem, tesiri yok; sussam gönül razı değil” diye…
Zaman oluyor, bırakın yazı yazmayı; bilgisayarın karşısına geçmeyi bile canımız istemiyor. Zaman oluyor, kalbimizdeki duyguları yazıyoruz, tekrar silip; “Söylesem, tesiri yok” düşüncesine kapılıp; vazgeçiyoruz.
Zaman oluyor, düşüncelerimiz kalbimizde bir yara halini alıyor. Gönlümüz yanardağ misali kaynayıp duruyor. Zaman oluyor, gönül derinliklerinden bir ses; “Tesiri olmasa bile yaz; susmak gönül için ziyandır, bu haline razı değilim” diyor. Bakıyoruz ki; “Sussam, gönül razı değil.” Başlıyorsunuz; konuşmaya, yazmaya… Şimdi benim üzerinde özellikle durmak istediğim şudur. Yıllardır kapitalizmin vahşi yüzünü ortaya koymalarına ve artık bu düzenle yola devam edilemeyeceğini gören, yeni bir ekonomi anlayışına ihtiyaç olduğunu dile getiren, ancak çözüm adına ciddi bir adım atamayan dünya insanlığının korkunç bir kör inadı ya da kötü niyeti ile karşı karşıyayız.
Gözlerinin önünde duran Prof. Dr. Haydar Baş’ın “Milli Ekonomi Modeli” görmezlikten geliniyor. 7 tane uluslararası kongrede tartışılan, Rusya’dan Çine, Almanya’dan İtalya’ya, 150 ülkede ucundan bucağından kırparak da olsa uygulanmak durumunda olan Modelin sahibini ve modeli duymamak mümkün değil ama bir türlü adını söylemekten imtina edilmektedir. Bu ne inattır bilinmez… Ya da nasipsizlik midir nedir? Rahmetli Celal Mısır Hocamız bir hadise anlatmıştı. O aklıma geldi birden… Paylaşayım efendim; “Bizim komşuda Aliço isminde bir kemancı vardı. Bir gün kapım çalındı ve haber verildi ki Aliço ölmek üzere, son anlarını yaşıyormuş.
“Zahmet olmazsa gelinde ona şahadet telkin edin, dua falan okuyun da ona yardımcı olunuz” dediler… Bizde Aliçonun başucuna geldik, “Aliço Lailaheillalah de” Aliço başladı mırıldanmaya; “gıvgıv da gıvgıv” Ben tekrar ediyorum “Aliço Lailaheillalah de” o gene “gıvgıv da gıvgıv” diyor. Ben ne kadar ısrar ettiysem o hala “gıvgıv da gıvgıv”… Bir ara kızdım ona; “Aliço söylesene” Aliço şöyle bir gözüme baktı ve “onu söyleyemiyrum” dedi…
Ve maalesef Aliço şahadet getiremeden vefat etti. Arkadaşlar, Aliço bunu neden yaşadı biliyor musunuz… O bütün hayatını keman çalmakla geçirdi. İbadet nedir, şahadet nedir bilmedi, öğrenmedi işte ondan son anında şahadet getiremedi”…
Yıllardır vahşi kapitalizmin çarkları arasında öğütülen; faiz, doviz, borç sarmalında boğulan; siyasiler, sanayiciler, esnaflar, büyük patronlar, kurtuluş için mutlaka yeni bir programa, yeni bir modele ihtiyaç olduğunu anlamaya başladılar ama dilleri bir türlü Prof. Dr. Haydar Baş’ın “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Milli Devlet” projelerine dönmemektedir.
Vahşi kapitalimin ve diğer küresel sömürü düzenlerinin sayesinde son nefesini vermek üzere olan insanlığa bizde rahmetli Celal Mısır Hoca gibi ey falan filan kişiler;
“Milli Ekonomi Modeli de”
“Milli Ekonomi Modeli de”
“Milli Ekonomi Modeli de” mi diyelim… Her şeye rağmen krizlere çare arayanlar, iktisadi problemlere çözüm arayanlar, eğer samimi iseler; “Milli Ekonomi Modeli” de modelin sahibi Prof. Dr. Haydar Baş da uzakta değil hemen yanı başınızdadır.
U.Kepekçi-TUNALIM
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

