20 Haziran 2011 Pazartesi
İkrarımız Ulu Divan gözetir
Bizim ikrarımız pazara kadar değil mezara kadar, hatta mezardan sonraki ölümsüz hayata kadardır.
Bizim ikrarımızı öyle Okyanus ötelerinden esecek sam yelleri yönlendiremez.
Bizim vatan aşkımızı, bayrak sevdamızı, istiklal düşkünlüğümüzü hiçbir dünyevi çıkar bozamaz, çizemez, eskitemez ve pörsütemez.
Erzurumlu Aşık Nihani’nin dediği gibi:
“Biz yar ile söz kesmişiz mezara
İkrarımız Ulu Divan gözetir.”
Yar ve yardımcımız, yaratıcımız ve gerçek dostumuzun “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sualine “Elbette Rabbimizsin” diyen ve bu geçici hayatta da bu ikrarda duranlardanız.
“Alemlere rahmet olarak gönderdiği” son elçi son Peygamber Hz. Muhammed Mustafa’nın ümmeti olmayı şereflerin ve rütbelerin en büyüğü olarak kabul edenlerdeniz.
Bin yıldan beri burçlarında kalelerinde,kulelerinde, dağlarında yaylalarında Tevhid bayrağının dalgalandığı güzelim Anadolu topraklarının sevdalılarıyız.
“Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilal” hassasiyetinden zerrece taviz vermeden nazlı hilalimizin mahzunluğunu ta ciğerinde yaşayanlarız.
“Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı” tembihini kulaklarına küpe yapanlardanız ve cennet vatanımız üzerinde oynanacak en basit oyundan bile huylananlardanız.
Şairimizin dediği gibi ikrarımız “Ulu Divan” gözetir.
İktidar uğruna, iktidarın nimetlerinden faydalanma uğruna ikrar verdiğimiz Rabbimizin “haram” dediğine helal diyenlerden değiliz.
İktidarda biraz daha fazla kalmak uğruna, tarih boyunca ecdadımıza kan kusturmuş olan haçlıların ve haçlı seferlerinin faziletlerini anlatanlardan değiliz.
Anlatanları da alkışlayandan değiliz.
75 milyonluk nüfusun 74 milyon 999 bini, vatan topraklarını satan, ülke kaynaklarını yok fiyatına elden çıkaran, vatan için can feda edenlere “kelle” diyen, yegane Tevhid dini olan İslam’ı sulandıran ve bulandıran iktidar sahiplerini onaylasa ve alkışlasa bile dönüp yüzlerine bakmayı zül addedenlerdeniz.
Okyanus ötelerinden gelen talimatları “İslam” diye satanların gerçek yüzlerini her hal ve şartta milletimize anlatmayı asli vazife sayanlardanız.
“Biz yar ile söz kesmişiz mezara
İkrarımız Ulu Divan gözetir.”
A.Karaca-TUNALIM
14 Haziran 2011 Salı
Medyamız Başbakan'dan niçin korkuyor?
Bir medya.. Demokratik bir ülkede... Bir başbakandan niçin bu kadar çok korkar? Adnan Berk Okan'ın yazısı...
Başbakan Erdoğan Zonguldak'ta miting meydanında haykırıyor:
"Zonguldak'ta üniversite yoktu, 2007'de Karaelmas Üniversitesini biz kurduk''.
Bu "haykırış" sırasında yanında kim var biliyor musunuz?.
Söyleyeyim de gülün...
1992 yılında (DYP - SHP Ortak Hükümeti) öğrenime başlayan Karaelmas Üniversitesi'nin açılışında kurdeleyi kesen dönemin Başbakan'ı Demirel'in Milli Eğitim Bakanı Köksal Toptan var...
Ve...
İşte o Köksal Toptan...
19 yıl önce elinde makas, yanıbaşında dönemin Başbakanı Demirel; kurdele kesip açtığı Karaelmas Üniversitesi'ni, "Ben kurdum" diyerek sahiplenme ayıbını işleyen Başbakan'ı uyarmıyor bile...
Daha sonra gazetecilerin sorularına da "doğru" cevap vermiyor...
Neden?..
Çünkü Başbakan'ın "gazabından" korkuyor...
Ve...
Başbakan, CHP'nin "akıl hocası" olduğunu iddia ettiği...
CHP'de bir çok kişiyi milletvekili adayı yaparak ele geçirmek istemekle suçladığı...
"Memleketin anasını satan adam" (. Oktay Ekşi neden kovulmuştu sahi?.. Ve Başbakan Demirel'e alenen ".ezevenk" demiş olmuyor mu?) olarak tanımladığı Demirel'in "en has adamı" Toptan'ı meclise taşıdığını, Meclis Başkanıyaptığını da unutuyor...
Ki o Köksal Toptan...
Başbakan'ın, analarımızı satmakla suçladığı Demirel'in (halen) "En Has evlâtlarından biri"...
Hafızai beşer, unutmak hastalığıyla sakatlanmış olabilir ama bu kadarı da olmaz be arkadaş!..
Peki ya medyamız ne yapıyor?..
Ne yapacak?..
Başbakan'ın her yanlışından sonra yaptığını tekrar ediyor...
"Terör haberi" muamelesi çekiyor bu büyük siyasi ayıba...
Ve...
İç sayfalara atıyor haberi...
Kimse okumasın diye...
İyi ama...
Bir medya...
Demokratik bir ülkede...
Bir başbakandan niçin bu kadar çok korkar?..
Benim ve hatta aklı başında milyonlarca yurttaşın bildiği ama...
Medyamızın da bildiği halde veremeyeceği cevabı bekliyorum...
Ey medya!..
Yandaşı, kandaşı; kindaşı, sırdaşı; yoldaşı, candaşı,...
Bütün medya cevap verin!..
Başbakan'dan bu kadar çok korkmanıza sebep ne?..
Unutmayın ki...
Ve...
Korkaklığınızdan utanın ki...
Demokratik bir ülkede bir Başbakan...
Veya siyasi parti lideri...
"Biz kurduk" diye açıklama yaptığı...
Ancak...
"Kurduk" dediği yıldan 15 yıl önce kurulan ve eğitime başlayan bir üniversiteyi sahipleniyorsa...
Bunun adına "haksız rekabet" denir...
Ve...
Bu aynı zamanda büyük bir "siyasi ayıptır"...
Ve...
Demokratik bir ülkenin, "özgür olması gereken" bütün gazeteleri bu ayıbı birinci sayfa manşetten verirler...
Bütün haber programlarında ve ana haber bültenlerinde böyle bir şeyin "Ahlâki Boyutu" tartışılır...
Peki bizim medyamız ne yaptı?..
Tıssss!..
Ey medya!..
Sizler hem de içinizde birkaçınız hariç hepiniz; sadece "Yalaka" değil...
Korkaksınız da...
ADNAN BERK OKAN
Başbakan Erdoğan,Muhalefete gideceğiz
Başbakan Erdoğan, önceki akşam yaptığı balkon konuşmasında, yeni anayasa konusunda muhalefetin kapısını çalacaklarını kaydederek, “330’un altında çıkardık veya çıkarıyoruz diye biz kapımızı kapamayacağız, ana muhalefete ve muhalefete gideceğiz” dedi.AKP Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, önceki akşam bir balkon konuşması yaparak seçim sonuçlarını değerlendirdi, “AK Parti’ye oy vermiş olsun ya da olmasın, tüm milletimize şunu tüm içtenliğimle söylüyorum; 12 Haziran 2011 seçimlerinin galibi, hiç ama hiç şüphesiz Türkiye’dir” dedi. Erdoğan, AKP Genel Merkezi’nin balkonundan seçim sonuçlarını değerlendirdi. Balkona eşi Emine Erdoğan ile birlikte çıkan Erdoğan, vatandaşları selamladı ve balkonda bulunan partililerle tek tek tokalaştı.
Menderes’ten Özal’a
Türkiye’nin, artık bölgesine ve dünyaya örnek teşkil edecek bir demokratik olgunluğa ulaştığını büyük bir gururla söylemek zorunda olduğunu belirten Erdoğan, şöyle devam etti: “Allah onlardan razı olsun, mekanları cennet olsun. Adnan Menderes’in, Fatin Rüştü Zorlu’nun, Hasan Polatkan’ın canlarını feda ettikleri demokrasi, bu ülkede sarsılmaz bir güce ulaşıyor. Merhum Turgut Özal’ın hayalleri, özlemleri artık yerini bulmuştur. Şundan herkesin emin olmasını istiyorum... Önceki AK Parti hükümetlerinde olduğu gibi, yeni AK Parti hükümeti de AK Parti’ye oy verenlerin değil, tüm Türkiye’nin, 74 milyonun hükümeti olacaktır. Türkiye’nin 780 bin kilometrekaresinde yine AK Parti var. Batı’da da var, Doğu’da da var, Kuzey’de de var, Güney’de de var. 7 bölgenin tamamında AK Parti birinci parti. Neden? Çünkü biz kimseyi dışlamadık, kimseyi ayırmadık. Herkesi kucakladık.”
Muhalefete gideceğiz
Başbakan Erdoğan, anayasa değişikliğine ilişkin şunları söyledi: “Milletimiz bize sadece hükümet etme yetkisi vermedi, aynı zamanda yeni anayasa yapmak için de bize bir görev tevdi etti. Milletimiz bu yeni anayasayı uzlaşmayla, istişareyle, müzakereyle yapma mesajını verdi. Muhalefet partilerinin de bu noktada meydanlardaki vaatlerini sevindirici, umut verici bir gelişme olarak değerlendiriyoruz. 330’un altında çıkardık veya çıkarıyoruz diye biz kapımızı kapamayacağız, ana muhalefet ve muhalefete gideceğiz, kabul ederlerse, kabul buyururlarsa oturup uzlaşmayla, parlamento dışındaki partiler, sivil toplum kuruluşları, medyayla, tüm akademisyenlerle bu anlamda sözü olanlarla en geniş anlamda istişare ve uzlaşma arayışı içinde olacağımızı daha bu akşamdan ifade ediyorum. Sivil, özgürlükçi bir anayasayı hep birlikte yapacağız, doğu kendisini bulacak, batı, kuzey, güney kendisini bulacak. Milletim işte bu benim anayasam diyecek. Bu anayasa Türkiye’nin her zerresini, yeni anayasa milletin her bir ferdini birinci sınıf olarak görecek. Her kimlik, her değer, herkesin özgürlük, demokrasi, barış ve adalet talebine bu anayasa karşılık verecek. Bu anayasa, Türk’ün, Kürt’ün, Zaza’nın, Lazın, Gürcünün, Tatarın, Alevinin, Sünninin, azınlıkların, yani 74 milyonun anayasası olacak.”
Meydanlarda söylenenler unutulsun
Emekli, yoksul, engelli, kadın, çocuk ve gençleri bu dönemde çok daha fazla gözeteceklerini vurgulayan Başbakan Erdoğan, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Milli Birlik ve Kardeşlik Sürecine hız verecek, annelerin gözyaşlarını, gençlerin akan kanını durdurmak için çok daha büyük bir gayretle çalışacağız. Bölgesel ve küresel meselelerde çok daha aktif olacağız. Bölgemizde barışın tesisi için daha büyük çaba harcayacak, daha etkin roller alacağız. Bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da bölgemizde ‘hak’ diyeceğiz, ‘hukuk’ diyeceğiz, barış, adalet, özgürlük ve demokrasi diyeceğiz. Kampanya sürecinde yaşananların, söylenenlerin, yanlış anlamaların, incitici kelamın meydanlarda kalmasını diliyorum. İstemeden incittiğimiz siyasiler varsa, onlardan da helallik diliyorum. Ben, aziz milletime, tüm siyasi partilere hakkımı, hakkımızı helal ediyorum.”
Bu arada Başbakan Erdoğan’ın, seçim sonuçlarını değerlendirmek üzere AK Parti Genel Merkezi’nde yaptığı “balkon konuşması”nı, merkezi Fransa’nın Lyon kentinde bulunan Euronews haber kanalı 10 ayrı dilde yayımladı. Euronews, Başbakan Erdoğan’ın seçimden sonra yaptığı ilk konuşmayı, İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, İspanyolca, Portekizce, Rusça, Arapça, Farsça ve Türkçe olarak izleyicilerine ulaştırdı.
8 Haziran 2011 Çarşamba
Hem doğru oturalım, hem de doğru konuşalım
Eğri oturup doğru konuşmak ne demek?
İkisi de doğru olsun.
Hem doğru oturalım hem de doğru konuşalım.
Evet, çeyrek asırdan beri terör bu ülkenin başının belasıdır.
Haçlı ve Siyonist dünya Anadolu coğrafyasını ayrıştırmak, bölüp parçalamak için terörü bir maaş olarak kullanmaktadır.
Bin yıldan beri kardeş olan, keder de ,sevinçte de bir ve beraber olmuş olan Türk ve Kürt halkını ayrıştırmak amacına ulaşmak istemektedir.
“TürkKürt kardeştir ayıranlar kalleştir” öz değişinde olduğu gibi kalleşliklerini sergilemek peşindedirler.
Şimdi hem doğru oturalım hem de doğru konuşalım.
Geride bıraktığımız çeyrek asır süresince iktidar olan tek partiler ya da koalisyon hükümetleri AKP iktidarının teröre verdiği taviz kadar taviz vermediler.
Haçlı dünyasının sözcüsü konumundaki AB ve ABD’nin aklına uyarak hiç biri bu iktidar kadar akla zarar yasalar yapmadılar.
Taşların bağlanması ve köpeklerin salıverilmesi tanımına uygun düzenlemeler AKP iktidarı devrinde yapıldı.
Toplumu tahrik edici ve terörü, teröristi cesaretlendirici eylem ve söylemlere ısrarla bu dönemde göz yumuldu, görmezlikten, duymazlıktan gelindi.
Terör yandaşları ilk defa bu iktidar döneminde bebek katilinin posterleri ile cadde ve sokaklarda serbestçe yürümeye başladılar.
Türk bayrağının asılmadığı, Milli Marşımızın okunmadığı toplantılarına iktidar vekilleri katılarak adeta bu ayrılıkçı tavırlara meşruiyet kazandırıldı.
Habur rezaleti başlı başına bir facia olarak ortada duruyor ki hiçbir karesini milletin hazmetmesi mümkün değil ve iktidarın izah etmesi de mümkün değil.
Ülke seçime gidiyor, bölgede güvenliğin olmadığını, özellikle sandık emniyetinin olmadığını iktidarın bakanları sızlanarak anlatıyorlar.
Bölgede esnafın dükkan açamadığını bu ülkenin başbakanı şikayet makamında imiş gibi sızlanarak anlatıyor.
Hem doğru oturalım hem de doğru konuşalım; çıraklık ve kalfalık döneminde ülkeyi bu noktaya getiren bir kadroya alın size bir yetki daha, ustalık döneminizi yaşayın denilebilir mi?
Çıraklık ve kalfalık döneminde ne yaptın ki bir de ustalık devrinden bahsediyorsun diye adama sormazlar mı?
Evet, terörü bunlar meydana getirmedi ama terörü bunlar azdırdı, azmanlaştırdı, ülkenin başına hükümdar etti.
Yalan mı?
Hem doğru oturmasını hem de doğru konuşmasını başardığımız gün karayı aktan, eğriyi doğrudan, karanlığı aydınlıktan seçeceğiz ve sabah erişeceğiz inşallah.
A.Karaca-TUNALIM....
Küresel oyunları bozacak tek lider: Prof. Dr. Haydar Baş
Yeni dünya düzeninde sömürü yönteminin adı ve adresi “uluslararası şirketler”dir ve Türkiye’de uluslararası bir şirketin ortak olmadığı holding neredeyse yok gibidir.
“Hızla global bir köye dönüşen dünyamızda, küresel bir imparatorluk peşinde olan ABD, devletleri ele geçirme yolu olarak bugün uluslararası şirketleri kullanmaktadır. Ekonomik olarak kendine bağımlı hale getirdiği ülkelerden, verdiği borçların karşılığında para değil, “yeraltı kaynaklarının kullanım hakkı, topraklarının ABD üssü haline getirilmesi vs…” gibi siyasi talepler istemektedir.
Şirketler aracılığıyla bu taleplere boyun eğmeyen ülkeleri ise, ikinci adımda CIA destekli krizler, darbeler veya devlet başkanlarının kazalarda ölümü beklemektedir. Yine de istenilen netice alınamazsa, artık “işgal” ederek, ülkelerin kaynaklarının zorla ele geçirilmesi söz konusudur” (Prof. Dr. Haydar Baş, Sosyal Devlet Milli Devlet, İcmal Yay. İstanbul, s.73–75).
Dış politikasını Amerika Birleşik Devletleri’ne,
İç politikasını Avrupa Birliği’ne,
Ekonomisini IMF ve Dünya Bankası’na endeksleyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bugün “Mondros” ve “Sevr” döneminden daha ağır koşulların kıskacında bulunmaktadır.
Yeraltı kaynaklarının uluslararası şirketlere peşkeş çekildiği,
Kamu İktisadi Teşekkülleri’nin nedensiz satıldığı,
Ülkenin en stratejik kuruluşlarının yok pahasına elden çıkartıldığı,
Telekomünikasyon sistemlerinin anlamsız yere özelleştirildiği,
Bankaların yabancılaştırıldığı,
İç ve dış borçlar dolaysıyla küresel güçlerin boyunduruğuna girildiği,
Uluslararası Tahkim ve Tahdit kısıtlamalarıyla yerli sanayinin, keza tarım ve hayvancılığın bittiği,
İşçinin, çiftçinin, köylünün, memurun tükendiği,
Verilen tavizlerle eğitim, sağlık ve adalet mekanizmalarının kangrenleştiği,
İşsizliğin, yoksulluğun, ümitsizliğin, güvensizliğin arttığı,
İnkültürasyon faaliyetleriyle milli kimliğin yok edildiği bir süreçte Türkiye; oynanan bu global oyunlar neticesinde adeta silahız bir savaşın mağlup tarafı konumuna düşürülmüştür.
“Ekonomik Bağımsızlık” ve “Milli Egemenlik” kavramlarının acımasız küresel politikalar karşısında ezildiği günümüz konjonktüründe; sosyal, ekonomik, politik sahalardaki görüş ve tezleriyle önemli bir isim ön plana çıkarak bu haksız küresel oyun ve projeleri bozuyor.
Bu tanıdık isim: 5000 yıllık Türk tarihinden, 1400 yıllık Türk–İslam Medeniyetinden ve yaklaşık 100 yıllık Cumhuriyet birikiminden beslenen, “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet–Milli Devlet” tezlerinin sahibi, ilim, fikir ve siyaset adamı: Prof. Dr. Haydar Baş’tır..
Prof. Dr. Haydar Baş, Türkiye’yi ve bölgesini ilgilendiren jeopolitik konularda yaptığı tespit ve öngörüleri her defasında hayat bulan, ortaya koyduğu bilimsel tezleriyle Türkiye ve Dünya gündemine damgasını vuran, Türkiye’nin son dönemde yetiştirdiği saygın bir lider, bilge bir şahsiyet.
Prof. Baş’ı ilgi odağı haline getiren ve isminden sıkça bahsedilmesine asıl neden olan çalışması ise, Nobel Ödülü’ne aday gösterilen, Türkiye ve Dünya’dan yüzlerce bilim adamı ve akademisyenin tebliğleri ile gerçekleştirilen ve 7 kez Uluslararası Kongre ile Türk Milletine ve tüm insanlığa deklare edilen “Milli Ekonomi Modeli” adlı iktisat teorisi ve bu teorinin uygulama biçimi olan “Sosyal Devlet–Milli Devlet” tezidir.
Türkiye’yi ve Türkiye gibi kaynakları dış güçleri tarafından sömürülen tüm mazlum ülkelerin kurtuluşu, işte bu modeller ve bu modellerin uygulayıcısı Prof. Dr. Haydar Baş’tır. Bu modeller olmadan küresel oyunların tuzağından kurtulmak mümkün olmayacağı gibi, Prof. Dr. Haydar Baş bey olmadan da bu modellerin uygulanması mümkün değildir...
O.Köroğlu-TUNALIM...
Etiketler:
dışpolitika,
ekonomi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


