31 Ocak 2011 Pazartesi
MİLLETİN FERASETİ OYUNLARI BOZAR
Meltem TV’de yayınlanan Ekoanaliz programında yaşanan provokasyon olayını değerlendiren Prof. Dr. Haydar Baş, “Yüce milletimizin feraseti bu kadar basit oyunları da elhamdülillah görebilecek noktadadır” dedi
Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş Meltem TV’de yayınlanan Haftanın Sohbeti programına katıldı. Programa Ekoanaliz programı sunucusu Selim Kotil, Araştırmacı Yazar Dr. Ahmet Hamdi Kepekçi, Strateji Uzmanı İlhan Gültekin, Hukukçular Oktay Doğan, Hakan Güler, İbrahim Berk ve Ahmet Erimhan katıldı. Programda geçtiğimiz hafta sonu yayınlanan Ekoanaliz programında yaşanan ve bazı medya kuruluşlarının çarpıtarak yayınladığı provokasyon olayı etraflıca değerlendirildi. BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ın ortaya koyduğu Milli Ekonomi Modeli tezi üzerine gerçekleştirilen ve her biri dünya çapında ses getiren kongreleri hiç ekranlara getirmeyen bazı medya kuruluşlarının Ekoanaliz programında yaşanan bu küçük olayı büyük puntolarla manşetlere taşımaları ve ana haber bültenlerinde çok geniş yer vermelerinin altında yatan gerçekler masaya yatırıldı.
Bunların yaptığı gazetecilik değil
Programda olay çıkaran seyircinin böyle şeyler yapacak karakterde bir insan olmadığını söyleyen BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş şöyle konuştu: “Benim hayatım insanlarla diyalogla geçti. Biz insan sarrafı olduk. O çocuk bu işleri yapacak karakterde değil. Ses tonu bile ben bu değilim diyor. Bunu birileri doldurdu. Ben de bunu gördüm. ‘Oğlum ben seni ikna edeceğim, merak etme’ dedim. Sırf bunun için söyledim. O bakımdan ben Oktay Bey’i gönderdim ki yarın Allah korusun bu çocuğa zarar verirler, başımız kalır belaya. Ondan sonra anlatmaya da anlatamazsın. Ben bunu Kanal D’de hem de Mehmet Ali Birand gibi adamın programında izledim. Allah Allah sanki biz isyan etmişiz. Bu provokasyon karşısında ortaya koyduğumuz tavırdan dolayı takdir edilmemiz gerekirken adam neredeyse bizi suçlu pozisyonuna sokacak. Bu gazetecilik değil. Adamlara üç tane yumurta attılar diye üniversitede harp ilan ettiler. Esasen bunun rövanşı bu. Haydar Hoca’ya bunu diyelim bakalım ne der. Biz ne dedik? ‘Oğlum ben seni ikna edeceğim’ dedim. Esasen bu provokatörü buraya gönderenler öldürtmek için göndermiş olabilirler. Sen kalkıyorsun, ‘dinsiz kafir, şeytana uydun’ diyorsun. Bunun cevabı fiili bir müdahale olsun bekleniyor. Ama baktılar ki biz, ‘yapmayın, etmeyin, ben onu ikna ederim’ diyor. Oyun burada.”
Bunlar bir organizmanın parçası
“Bazı caniler eşkıyalık yapar adam öldürür. Ondan sonra da gelir yakınlarıyla birlikte ağlar. Bu işi organize edenler bu tip adamlar. Bu işi yapanlar bu işin failleri. Şimdi siyasetçisi konuşuyor, televizyoncusu konuşuyor. Bunlar hep bir organizmanın parçalarıdır. Bunu hiç unutmayın. Bize elbette böyle oyunlar oynanacak ama Allah bunların oyunlarına kesinlikle müsaade etmez. Yüce milletimizin de feraseti bu kadar basit oyunları da elhamdülillah görebilecek noktadadır. Bunda da tereddüdümüz yoktur.”
Basın suçüstü yakalandı
Basının bu olayda gerçek yüzünün ortaya çıktığını söyleyen Prof. Dr. Haydar Baş şöyle konuştu: “Basın suçüstü yakalandı. Basın olayı haber vermiyor kurguladığı haberi verdi. Hakarete uğrayan ben olduğum halde benim hakkım gündeme getirilmiyor. Ona bir fiske vurulduğunu kimse görmemiş. Yani hukuki manada yüzde bin haklı olmamıza rağmen ve de mağdur olan taraf olmamıza rağmen en usta gazeteciler bile en büyük cinayeti işliyor. Bugüne kadar bize zerre kadar yer vermeyen 190 internet sitesi allayarak pullayarak Haydar Hoca’yı tanıtıyorlar. Ama ben burada bir güzellik seziyorum Şimdi hangi gayeyle olursa olsun bizim adımızı anmaları onların gönlünde bir mutlaka kırıntı oluşturacak, belki de irşatlarına vesile olacaktır.”
Avukat Oktay Doğan: Medya gerçekleri çarpıttı
Olaydan sonra provokasyon yapan kişiyle görüşen Avukat Oktay Doğan çarpıcı açıklamalarda bulundu. Prof. Dr. Haydar Baş’ın kendisini arayarak provokasyon yapan kişinin birilerinin maşası olduğunu, bu çocuğun başına iş getirebileceklerini söyleyerek korumamız yönünde talimat verdiğini söyledi. Oktay Doğan şunları söyledi: “Kanal D’nin muhabirleri bu provokatörün patronuyla görüştüler. Silivri’deki hastaneye gittiler çocuğun durumunu gördüler. Ona rağmen haber bülteninde gerçekle yüzde yüz zıt olan bir bilgi verdiler.”
Hukukçu Hakan Güler: Gazeteciliği katlettiler
Programa katılan Avukat Hakan Güler provokasyon olayının basında yer alma şekline dikkatleri çekti. Güler şöyle konuştu: “Prof. Dr. Haydar Baş dünya çapında onlarca ödül aldı. Bunları bir kelime bile vermeyenler bugün mal bulmuş mağribi gibi üzerine atlıyorlar. Kanal D’de Mehmet Ali Birand ve Haber7.com gibi siteler haber yapıyor. Haberi çarpıtmak ancak bu kadar olabilir ve bence basın yayın okullarında bu haber ders olarak okutulabilir. Bir haber nasıl 180 derece çarpıtılır, bunun örneğini ortaya koydular.”
Hukukçu Ahmet Erimhan: Prof. Baş’ı provoke edemezler
“Prof. Dr. Haydar Baş sonuna kadar şeffaf bir insan. Sonuna kadar açık bir insan ve halkın içinde yaşayan bir insan” diyen Erimhan ise şöyle konuştu: “Prof. Dr. Haydar Baş, kamera önüyle kamera arkasında bir santimetre farkı olmayan bir insan. Prof. Dr. Haydar Baş’ın bir önemli özelliği de söylediği her şeyi zerrelerine kadar hisseden bir insan olmasıdır. Türkiye başta olmak üzere diyalogcu zihniyetle birlikte Peygamber Efendimize ilgili bir saldırı varsa Prof. Dr. Baş her türlü dünyevi kaygının çok ötesinde olmak üzere peygamberine yapılan saldırıyı hisseden ve bunu konuşurken de sonuna kadar yaşayan bir insan. Prof. Dr. Haydar Baş’ın provokasyona açık olduğunu zannedenler çok yanılıyorlar. Türkiye bu olay vesilesiyle bunu bir kez daha gördü.
Hukukçu İbrahim Berk: Türkiye farkı gördü
Program katılımcılarından Hukukçu İbrahim Berk şöyle konuştu: “Türkiye bu olay vesilesiyle çok büyük bir farkı gördü. Normalde böyle protestolarda bizim insanımız 4–5 bin polisle korunan siyasileri protesto eden vatandaşların yaka paça götürüldüğü durumları hatırlıyor ya da ananı da al git manzarasını hatırlıyor. Ama burada Prof. Dr. Haydar Baş, bir müslümana, hele toplumun önünde ona yapılabilecek en büyük hakarete son derece sakin ve vakarlı bir şekilde bir tavır ortaya koymuştur. Bu örnek alınacak bir davranıştır. Bunu her insan yapamaz her lider yapamaz.”
Ekoanaliz yapımcısı Selim Kotil: Mehmet Ali Birand bize sormadı
“Bu olayın hemen ardında önce Kanal 7 Haber veriyor. Ondan sonra Samanyolu veriyor. Sonra Samanyolu grubundan giden bir genel yayın yönetmeninin idaresindeki Radikal Gazetesi ve Kanal D ve Milliyet. Bu arada Meltem TV’ye kimse bir şey sormuyor. Şahsına en büyük hakaret edilen Prof. Dr. Haydar Baş’a hiç kimse bir şey sormuyor. Mehmet Ali Birind’a sesleniyorum, ‘Sen gazeteciyim diye ekranlarda geziyorsun. Gazeteciliğin en temel kuralı bir haber olduğunda iki tarafı da dinlemektir. Ne olup bittiğini sormaktır. Bilgi almak için Silivri’ye kadar adam yolluyorsun da neden gelip bana sormuyorsun? Korktun mu benden. Ben anlatayım sana. Ben bu olayın canlı şahidiyim. Çağır beni yarın Kanal D’ye ben sana olayı anlatayım. Ama belki de bu olay olmadan önce sen bu olayın ne olduğunu zaten biliyordun.”
Strateji Uzmanı İlhan Gültekin: Hedef milli bütünlüğü bozmak
“Stüdyoda sürekli bağırmak için talimat almış bir provokatör var. Bir de hiç durmadan saldırmak üzere emir almış birileri var. Tanınmayan, dışarıdan gelen kimsenin tanımadığı insanlar bu olayı tertip ediyorlar. Burada münferit olay esnasında bu delikanlının ‘’ iddiası var. Prof. Dr. Haydar Baş, peygamberimiz görmezden geliniyor, yok sayılıyor. Yok mu Peygamberimize sahip çıkacak insan, diye ararken peygambere saygı göstermemekle itham ediliyor. Devamında Prof. Dr. Haydar Baş’a karşı kim saf tutuyor? Türkiye’de dinini yok pahasına satan, dine, kültüre ve bütün manevi değerlere savaş açanlar var. Yani olayın milli bütünlüğümüz ve menfaatlerimiz üzerine olduğunu görüyoruz.”
Dr. Ahmet Hamdi Kepekçi: BOP hizmetçileri rahatsız
“BOP ekseninde hizmet edenler Prof. Dr. Haydar Baş’ın çalışmalarından rahatsız oluyorlar. Bu projelerin önünde Prof. Dr. Haydar Baş duruyor. Bundan rahatsız olanlar işte böyle ucuz oyunlara başvuruyorlar. Bu olaylar Prof. Dr. Haydar Baş’ın büyüklüğünün ve güzelliklerini ortaya çıkmasına sebep olacaktır.”
TUNALIM...
30 Ocak 2011 Pazar
Atatürk - Sarı Saçlım Mavi Gözlüm
ATATÜRK'Ü ANLAMAK...
Recep Tayyip Erdogan ve ATATÜRK arasindaki fark
İnsan, Değerlerine Kıymet Verdiği ve Bu Yönde Emek Verdiği Kadar Büyüktür ve İyi Niyet, Samimiyet, Dürüstlük, İnanca Saygı, İnsan ve Vatan Sevgisi Gibi Niteliklere Sahip Olduğu, Gerçeği Anlatma Adına Tüm Sıkıntıları Göze Aldığı Derecede Sevilmeye, Sayılmaya, Anılmaya ve Anlaşılmaya Layıktır. Atatürk de Bu Bağlamdaki İcraatleri Ne Kadar Zirvede İse O Kadar Büyük Bir Liderdir ve O Kadar Sevilmeye, Sayılmaya Layıktır. Diyoruz ki; Bizimle Aynı Şerefi Paylaşmak Her Vatan Evladına Nasip Olmaz.. İnancımıza Hakaret Etmeyen, Vatana İhanet Düşünmeyen Herkes Kardeşimiz Olmaya Adaydır... Bağımsız Türkiye Partisi BTP 'Sehit' Murat Evgin feat.Hulya Kocyigit
KADRIYE LATIFOVA - Alişimin kaşları kare :
Recep Tayyip Erdogan ve ATATÜRK arasindaki fark
İnsan, Değerlerine Kıymet Verdiği ve Bu Yönde Emek Verdiği Kadar Büyüktür ve İyi Niyet, Samimiyet, Dürüstlük, İnanca Saygı, İnsan ve Vatan Sevgisi Gibi Niteliklere Sahip Olduğu, Gerçeği Anlatma Adına Tüm Sıkıntıları Göze Aldığı Derecede Sevilmeye, Sayılmaya, Anılmaya ve Anlaşılmaya Layıktır. Atatürk de Bu Bağlamdaki İcraatleri Ne Kadar Zirvede İse O Kadar Büyük Bir Liderdir ve O Kadar Sevilmeye, Sayılmaya Layıktır. Diyoruz ki; Bizimle Aynı Şerefi Paylaşmak Her Vatan Evladına Nasip Olmaz.. İnancımıza Hakaret Etmeyen, Vatana İhanet Düşünmeyen Herkes Kardeşimiz Olmaya Adaydır... Bağımsız Türkiye Partisi BTP 'Sehit' Murat Evgin feat.Hulya Kocyigit
KADRIYE LATIFOVA - Alişimin kaşları kare :
SOROS DARBELERİNİ HALK DEVRİMİ SANMAK!
‘Kuzey Afrika halkları ayakta!’ ‘Tunus 23 yıllık iktidara son verdi!’
Başkan Obama durumu değerlendirdi:: ‘ Tunus halkı gurur ve cesaretini gösterdi!’
Ardından H. Clinton ekledi: ‘Tunus halkının kararlı mücadelesi, diğer Ortadoğulu liderlere bir uyarı niteliğinde!’
Derken Mısır karıştı. Batı basını iri puntolarla yazdı:
‘Mısır halkı Mübarek’i def’etmek üzere!’
Batı basını büyük gümbürtüyle Tunus ve Mısır’ı manşetlere taşıyor. ‘Kendiliğinden bir halk hareketi’ (Spontan) oluşunun üzerine basıyor…
Türkiye’de birçok aydın, wiki sızıntılarda olduğu gibi olanları HAYRA YORUYOR!
Tek Dünya Devletçiler’i derinden memnun eden Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerindeki bu kargaşa nasıl oluyor da HAYRA yoruluyor? Biz ŞER kısmına bakalım..
Şablona bakın! Yasemin Sedir, Gül, Lale!
Gürcistan, Sırbistan, Ukrayna, Polonya, derken şimdi de Tunus ve Mısır…
Hepsi aynı adımları izledi.. şablon hiç değişmedi..
Tunus’daki ayaklanmaya verilen ad bile, Soroscu bir darbenin izi.
Yasemin, Sedir, Gül, Lale vs vs ‘devrimleri’!
Bunlar, Amerika’nın milli istihbarat teşkilatına bağlı hedef ülkeleri ayaklandırma, kaos yaratma ve fonlama merkezi NED (National Endowment for democracy) ve Soros’un Açık Toplum Vakfı (Open Society Foundation) imzalı…
Turuncu şablon, her ülkede KAOS YAPILANDIRMA operasyonuyla gelişti…
KAOS önce ekonomiye yerleşecek, kör topal giden karma ekonomide devletin yeri yokedilecek, tüm KİT’ler özelleşecek, İMF Uluslararası para Fonu Stand –by larla hedef ülkelerin gırtlağına çökecekti.
Mısır’da da Tunus’da da diğer bölge ülkelerinde de tüm fabrikalar küresel sermayenin eline geçecek,üretim azalacak, fiyatlar rekor seviyeye çıkacak, işsizlik tavan yapacaktı.
Ekonomik KAOS yapılandırmak, hedefe giden yolda ÖN ŞARTTI:
Hedef ülkelerde Batıya bağlı yönetimler ve yönlendirici elit aşırı zenginleşecek, halk giderek açlıktan ölecekti..
Soroscu ‘sivil ağlar’ sendika, medya ve eğitim sistemine sızacaktı… Halk 90’lardan beri hedef ülkelerin kılcal damarlarına girecek, batı işbirlikçisi hükümetlerce tüm milli kurumları tahrip eden bir süreç başlayacaktı…
Bu sürecin en bariz yanı, işsiz, aç yoksul yığınlara SADAKA dağıtılması, ve üst tabakanın SATIN ALINMASIYDI. Son on yılda Tunus’da ve Mısır’da ve benzer ülkelerde İNSAN HAKLARI AKTİVİSTLERİ ve ‘sol’ görünümlü ‘muhalif’den geçilmiyordu. Hepsi batı tarafından fonlanıyordu…
Belge mi? Tunus’dan geliyor.
DOLAR’ı takip edin!
Özgür Düşünce için El Cahid Forumu (AJFFT) 2009’da 131.000 Dolarlık NED fonu
Kendini ‘demokrasi kültürü’nü Tunus gençliği arasında yaymakla yükümlendiren bu grup
İslam üzerine konferanslar düzenliyor, ‘liderlik’ kursları veriyor, ‘yerel gençlik projelerine’ maddi destek sunuyordu!
Eğitimi Güçlendirme Derneği (APES): 2009’da 27.000 dolarlık NED desteğine mazhar olmuştu. Tunus’da İlk öğretim öğretmenlerine ‘demokrasi’ kültürü aşılamıştı!
Muhammed Ali Eğitim, Araştırma merkezi (CEMAREF) Aynı yıl NED’den 33.500 dolar fon almıştı. Genç Sivil grubun 10 kişilik çekirdek kadrosunu eğitmiş, yaşları 20-40 arasında değişen 50 kişilik ‘aktivist’in yerel gezilerini desteklemişti.
Benzer şekilde Tunuslu gazeteciler, akademisyenler, hukukçular, sendikacılar, insan hakları dernekleri, Tutuklular için Af dernekleri her yıl yüzlerce bin dolar fonla ödüllendirilmişlerdi.
(BKZ: http://www.ned.org/where-we-work/middle-east-and-northern-africa/tunisia)
Son 10 yılda tüm Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde Ortadoğu işbirliği Girişimi (Middle East Partnership İnitiative), ‘Amerikan demokrasisi’ni yaymak için resmi ve sivil, gizli ve açık ajanlarıyla harıl harıl çalışmaktaydı.
Vakit gelince aç yoksul ve kafası karıştırılmış insanlar, ‘eğitilmiş’ liderlik kurslarından geçmiş yerel birimler tarafından yönlendirilecek, halkın öfke ve isyanı, küresel çıkarlar çerçevesinde değerlendirilecekti..
Yoksa neden tüm CFR medyası teneke çalıp oynasındı ki!
Obama , Clinton ve Soros’un yüzünde neden güller açıyordu?
Neden Şimdi!?
Bu ülkelerde yıllardır kıyamet kopuyordu.
Aralık 2006’dan beri sayıları yüz binleri bulan bir işçi hareketi Mısır’ı sarsıyor ve dünya basını bundan hiç sözetmiyordu. Haberler tek bir satırla bile BBC, CNN de yeralmamıştı.
TRT’de Sınırlar Arasında programı için Kahire’deyken, ABD istihbaratı ve Vatikan ile ilintili hem ‘gazeteci’ (daha önce Sudan’da bir kilise aktivisti!) Liam Stack ile röportaj yapmıştım: Görüşü ilginçti: Eğer grev dalgası Ortadoğu’daki diğer ülkelere sıçrarsa bu felaket olurdu…O nedenle batılı haberciler sessizdi.
Konuştuğum grevci işçiler, ne batıdan, ne sendikalardan ne de Müslüman kardeşler’den en ufak bir destek alınmadan işçi hareketinin olgunlaştığını söylemişlerdi.. (Bkz: Böl ve Yut: Mısır bölümü)
Çoğu derhal içeri atılmış, dışarıdaki işçi liderleri, her an başlarına bir şey gelebileceği için grev ve yürüyüş filmlerini bana teslim etmişlerdi. Sınırlar Arasında’da yayınlamıştık.
Benzer durum, Ürdün, Yemen, Cezayir, için de geçerliydi.
Halk ayaktaydı. Büyük yürüyüşler, grevler, sokak çatışmaları oluyor, batılı siyasiler ve medya üç maymunu oynuyordu…
2011’e adım atarken düğmeye basıldı! İri puntolarla Tunus, Cezayir, Mısır, Yemen, Ürdün manşetlerde!
Bu ülkelerin her birinde ABD’nin 20-30 yıldır desteklediği baskıcı liderler var. Orduları ABD’den büyük maddi destek alıyorlar…
ILIMLI İSLAM teorisyeni Daniel Pipes Washington Post’da yazıyor: ‘Tunus’daki gibi nispeten kansız, kolay bir darbe, diğer İslam ülkelerinde diktaların yıkılmasına yardımcı olabilir!’
Acaba bu coğrafya için ‘Tek çözüm Ilımlı İslamdır!’ diyen Pipes, geleceğe dair ipuçları mı sunuyor?
‘Yeni Ortadoğu’ inşası
Göya ‘kendiliğinden’ halk hareketleri ile ABD 2006’da Lübnan’da açıkladığı YENİ ORTADOĞU’yu mu inşaa ediyor?
Bu aşamada sorulan soru: Suudi Arabistan’a sığınan Tunuslu Bin Ali, Mısır’da sadece tek ayağı üzerinde duran Mübarek 30 yıldır ABD ve AB’nin ekonomik ve siyasi emir ve desteğiyle halklarına cehennemi yaşatmıyorlar mıydı? Şimdi ne değişti?
Şimdi ‘terörle savaş’ bahanesinin ‘Amerikan demokrasi’ dalgasıyla yumuşatılması zamanı geldi…
Bunun ipuçlarını hem Soros hem Kemal Derviş 2 yıl once vermişti. ‘Daha çok sosyal demokrasi!’ demişlerdi!
ABD eski dışişleri bakanı Rice 2005’de : ‘Fas’dan Pakistan’a 22 ülkenin sınırları değişecek!’ dememiş miydi!Bunun anlamı: ‘Ülkeler küçük parçalara bölünecek, şehir devletler, küresel sermaye gruplarının hakimiyetine girecek. Daha çok yerelleşme, daha az ulus devlet formülü yerleştirilecek.’ idi.
Anti Amerikan hissiyatın çok güçlü olduğu bu coğrafyada, patlamaya hazır işsiz ve yoksul kitlelerin gazının alınarak değişime itilmesi zamanı geldi.
AMA bu iki taraflı işleyen süreçtir.
İlk petrol savaşında, 1900’lerin başında, benzer paylaşım süreçlerinden geçen coğrafyanın genetik hafızası, kutuplaşan dünyada beklenmedik bir çıkışa imza atabilir… Batının büyük korkusu işte bu minvaldedir!
Banu AVAR
banuavar@superonline.com
TUNALIM
27 Ocak 2011 Perşembe
Tohum yasası mı, toplumu imha yasası mı?
Belki hatırlayan bile kalmadı, tasarı halinde meclise sunulduğu zaman yüzeysel bir şekilde tartışıldı ve konu kapandı.
Tohumculuk kanunu adı ile ve 5553 numara ile Kasım 2006’da kabul edilen bu yasanın önümüzdeki Ekim ayı itibariyle yürürlüğe gireceği söyleniyor.
Geçiş sürecinin tamamlanması için beklenmiş.
Tarımın, tarım ürünlerinin insan hayatındaki önemini kavrarsak ve tohumların da tarım ürünleri için ne manaya geldiğini idrak edersek özellikle kanunun 12. maddesini tüylerimiz ürpererek, “eyvah” çekerek okumamız kaçınılmazdır. Bu konuda çalışmış, oldukça hacimli kitaplar yayınlamış uzmanların beyanına göre bu yasa Türk toplumunu, Türk tarımını, tarımın ana kaynağı olan tohumculuk açısından küresel soyguncu şirketlere mahkum ve mecbur etmenin diğer bir adıdır.
Hangi vicdanla, nasıl bir iz’an ve idrakle hazırlandığını ve hangi insafla bu yasaya el kaldırıldığını anlamak mümkün değil. Uzmanların izahına göre, köylü Mehmet amca tarlasını ekti de, bir teneke tohumu eksik geldi ve komşu Hasan amcaya gitti bir teneke tohumluk satın aldı ve diğer bir komşu da bunu ihbar etti, işte felaket orada başlıyor. Aşağıda okuyacağınız maddeyi iyice anladıktan sonra, bu madde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde mi oylanmış, bizim seçtiğimiz vekiller mi bu yasaya “evet” demiş diye uzun uzun başınızın döneceğini tahmin ediyorum. Kasım 2006’da bu yasayı getirip meclisten geçiren AKP, hangi yüzle 2007 seçimlerinde milletin huzuruna çıkmış ve bu millet hangi basiretle bu partiye oy vermiş diye hayıflanıp duracaksınız.
Buyurun:
MADDE 12 – 4 üncü madde gereğince kayıt altına alınan çeşitlere ait tohumlukları;
a) Sertifikasyon işlemine tâbi tutulmadan ve standart tohumluk şartlarına uygun olarak kontrol edilip tohumluk analiz raporu alınmadan,
b) Bakanlıkça belirlenmiş asgarî tohumluk standardının altına düşürülmüş olarak veya tağşiş edilerek,
c) Yönetmeliğe uygun şekilde ambalajlamadan veya etiketlemeden ya da taklit ambalajlar veya taklit etiketlerle isim ve marka taklidi yaparak veya isim ve marka dışında da olsa iltibasa mahal verecek şekilde ibareler kullanarak,
d) Yönetmeliğine uygun hazırlandığı ve ilaçlandığı bilindiği halde, amacı dışında yemlik veya yemeklik olarak,
e) Sertifika işlemine tâbi tutulmadığı veya kontrol edilmediği hâlde, sertifikalandırılmış veya kontrol edilmiş gibi göstererek,
f) Çeşidin kayıt altına alınmasında belirlenen niteliklere uygun olmayacak şekilde yanıltıcı tanıtım ve reklam yaparak,
Satanlar, dağıtanlar, satışa ve dağıtıma arz edenler veya şahsî ihtiyacından fazlasını ticarete konu olacak kadar elinde bulunduranlara on bin Yeni Türk Lirası idarî para cezası verilir. Fiilin tekrarı halinde beş yıl süreyle faaliyetten men edilir. Bu tohumluklara Bakanlık tarafından el konulur ve bu tohumlukların müsaderesine sulh ceza mahkemesince karar verilir. Müsadere edilen tohumlukların imha edilmesine karar verildiği takdirde, imha işlemi masrafları bu fiilleri işleyenlere ait olmak üzere, Bakanlık tarafından gerçekleştirilir.
Bakanlıktan yetki almadan tohumluk yetiştiren, işleyen, satışa hazırlayan, dağıtan veya satan kişi veya kuruluşlara, on bin Yeni Türk Lirası idarî para cezası verilir. Fiilin tekrarı halinde para cezası iki kat olarak uygulanır. Bu tohumluklara Bakanlık tarafından el konulur ve bu tohumlukların müsaderesine sulh ceza mahkemesince karar verilir. Müsadere edilen tohumlukların imha edilmesine karar verildiği takdirde, imha işlemi masrafları bu fiilleri işleyenlere ait olmak üzere, Bakanlık tarafından gerçekleştirilir.
Bakanlıkça gerekli izni verilmeyen ve kontrolleri yapılmayan tohumlukları, ithal ve ihraç edenler ile ithal ve ihraç işlemlerinde gerçeğe aykırı bilgi ve belge verenler veya belgeler üzerinde tahrifat yaptıkları tespit edilenlere, yirmi beş bin Yeni Türk Lirası idarî para cezası verilir. Fiilin tekrarı halinde beş yıl süreyle faaliyetten men edilir. Bu tohumluklara Bakanlık tarafından el konulur ve bu tohumlukların müsaderesine sulh ceza mahkemesince karar verilir. Müsadere edilen tohumlukların imha edilmesine karar verildiği takdirde, imha işlemi masrafları bu fiilleri işleyenlere ait olmak üzere, Bakanlık tarafından gerçekleştirilir.
Bakanlıkça belirlenen tohumluk özel üretim alanları sınırları içerisinde kurallara uymadan tohumluk veya bitkisel ürün yetiştiren kişilere üç bin Yeni Türk Lirası idarî para cezası verilir. Bu ekilişler, masrafları üretimi yapanlara ait olmak üzere, Bakanlıkça söktürülür ve gerektiğinde imha edilir.
A.Karaca-TUNALIM
Tohumculuk kanunu adı ile ve 5553 numara ile Kasım 2006’da kabul edilen bu yasanın önümüzdeki Ekim ayı itibariyle yürürlüğe gireceği söyleniyor.
Geçiş sürecinin tamamlanması için beklenmiş.
Tarımın, tarım ürünlerinin insan hayatındaki önemini kavrarsak ve tohumların da tarım ürünleri için ne manaya geldiğini idrak edersek özellikle kanunun 12. maddesini tüylerimiz ürpererek, “eyvah” çekerek okumamız kaçınılmazdır. Bu konuda çalışmış, oldukça hacimli kitaplar yayınlamış uzmanların beyanına göre bu yasa Türk toplumunu, Türk tarımını, tarımın ana kaynağı olan tohumculuk açısından küresel soyguncu şirketlere mahkum ve mecbur etmenin diğer bir adıdır.
Hangi vicdanla, nasıl bir iz’an ve idrakle hazırlandığını ve hangi insafla bu yasaya el kaldırıldığını anlamak mümkün değil. Uzmanların izahına göre, köylü Mehmet amca tarlasını ekti de, bir teneke tohumu eksik geldi ve komşu Hasan amcaya gitti bir teneke tohumluk satın aldı ve diğer bir komşu da bunu ihbar etti, işte felaket orada başlıyor. Aşağıda okuyacağınız maddeyi iyice anladıktan sonra, bu madde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde mi oylanmış, bizim seçtiğimiz vekiller mi bu yasaya “evet” demiş diye uzun uzun başınızın döneceğini tahmin ediyorum. Kasım 2006’da bu yasayı getirip meclisten geçiren AKP, hangi yüzle 2007 seçimlerinde milletin huzuruna çıkmış ve bu millet hangi basiretle bu partiye oy vermiş diye hayıflanıp duracaksınız.
Buyurun:
MADDE 12 – 4 üncü madde gereğince kayıt altına alınan çeşitlere ait tohumlukları;
a) Sertifikasyon işlemine tâbi tutulmadan ve standart tohumluk şartlarına uygun olarak kontrol edilip tohumluk analiz raporu alınmadan,
b) Bakanlıkça belirlenmiş asgarî tohumluk standardının altına düşürülmüş olarak veya tağşiş edilerek,
c) Yönetmeliğe uygun şekilde ambalajlamadan veya etiketlemeden ya da taklit ambalajlar veya taklit etiketlerle isim ve marka taklidi yaparak veya isim ve marka dışında da olsa iltibasa mahal verecek şekilde ibareler kullanarak,
d) Yönetmeliğine uygun hazırlandığı ve ilaçlandığı bilindiği halde, amacı dışında yemlik veya yemeklik olarak,
e) Sertifika işlemine tâbi tutulmadığı veya kontrol edilmediği hâlde, sertifikalandırılmış veya kontrol edilmiş gibi göstererek,
f) Çeşidin kayıt altına alınmasında belirlenen niteliklere uygun olmayacak şekilde yanıltıcı tanıtım ve reklam yaparak,
Satanlar, dağıtanlar, satışa ve dağıtıma arz edenler veya şahsî ihtiyacından fazlasını ticarete konu olacak kadar elinde bulunduranlara on bin Yeni Türk Lirası idarî para cezası verilir. Fiilin tekrarı halinde beş yıl süreyle faaliyetten men edilir. Bu tohumluklara Bakanlık tarafından el konulur ve bu tohumlukların müsaderesine sulh ceza mahkemesince karar verilir. Müsadere edilen tohumlukların imha edilmesine karar verildiği takdirde, imha işlemi masrafları bu fiilleri işleyenlere ait olmak üzere, Bakanlık tarafından gerçekleştirilir.
Bakanlıktan yetki almadan tohumluk yetiştiren, işleyen, satışa hazırlayan, dağıtan veya satan kişi veya kuruluşlara, on bin Yeni Türk Lirası idarî para cezası verilir. Fiilin tekrarı halinde para cezası iki kat olarak uygulanır. Bu tohumluklara Bakanlık tarafından el konulur ve bu tohumlukların müsaderesine sulh ceza mahkemesince karar verilir. Müsadere edilen tohumlukların imha edilmesine karar verildiği takdirde, imha işlemi masrafları bu fiilleri işleyenlere ait olmak üzere, Bakanlık tarafından gerçekleştirilir.
Bakanlıkça gerekli izni verilmeyen ve kontrolleri yapılmayan tohumlukları, ithal ve ihraç edenler ile ithal ve ihraç işlemlerinde gerçeğe aykırı bilgi ve belge verenler veya belgeler üzerinde tahrifat yaptıkları tespit edilenlere, yirmi beş bin Yeni Türk Lirası idarî para cezası verilir. Fiilin tekrarı halinde beş yıl süreyle faaliyetten men edilir. Bu tohumluklara Bakanlık tarafından el konulur ve bu tohumlukların müsaderesine sulh ceza mahkemesince karar verilir. Müsadere edilen tohumlukların imha edilmesine karar verildiği takdirde, imha işlemi masrafları bu fiilleri işleyenlere ait olmak üzere, Bakanlık tarafından gerçekleştirilir.
Bakanlıkça belirlenen tohumluk özel üretim alanları sınırları içerisinde kurallara uymadan tohumluk veya bitkisel ürün yetiştiren kişilere üç bin Yeni Türk Lirası idarî para cezası verilir. Bu ekilişler, masrafları üretimi yapanlara ait olmak üzere, Bakanlıkça söktürülür ve gerektiğinde imha edilir.
A.Karaca-TUNALIM
23 Ocak 2011 Pazar
AKP’nin seçim enstrümanları
Kendisini işbaşına getiren vatandaşının hiçbir derdine derman bulamayan, en temel iş ve aş meseleleri başta olmak üzere hiçbir meselesini halledemeyen bir iktidardan seçim sürecinde de elbette bir çözüm veya bir proje beklenmez.
Bu sebeple AKP’den de kimse bir şey beklemiyor!
8-9 yılda devlet ve millete bir arpa boy yol aldırtmayan hükümetin, sandığa giderken millete söyleyeceği bir sözü olamaz, şu projeyi yapacağım diye bir vaatte de bulunamaz… Şayet böyle bir söz ve vaat içine girerse; akl-ı selim sahipleri, öğleden sonra günaydın, 2 dönemden beri tek başına iktidarda olan sen bugüne kadar nerdeydin, der. Balonunu söndürür.
Türkiye’nin işsizlik tablosuna, vatandaşın yokluk ve yoksulluk haline, köylünün-çiftçinin, işçinin-memurun, imalatçının-sanayicinin harap haline bakıldığında; AKP’nin toplum nezdinde balonunun gerçekten sönük olması gerektiğini herkes kanaat getirir.
AKP, sönük balonunu şişirme sürecine girdi.
Fak-Fuk-Fon manevrasının ötesinde klasik siyasal ve sosyal seçim enstrümanlarını devreye sokuyor.
Temel strateji ve taktikler geçmişin aynısı:
İncir çekirdeğini doldurmayacak konularda muhalefet ve devlet kurumlarıyla dalaş, asker ve yüksek yargı ile kapışma numarası, gölge boksu ve mağduriyet tiyatrosu… Ve milletimizin “duygusal zaafiyeti”ni de çeşitli yöntemlerle istismar ederek sandıktan sağsalim çıkma stratejisi!
Son zamanlardaki çıkışlar ve tartışmalar, bu “istismar sürecinin” demirbaşları:
Danıştay 8. Dairesi, Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi’nin (ÖSYM) yaptığı sınavlara başı açık olarak girme şartını kaldırdı. AİHM’ne “başörtüsü yasağı devam etmeli” savunmasını veren hükümet, Danıştay’a karşı hindi gibi kabarıyor, kabaracak!
Devlet ve milletin en ciddi problemi, geçmişte olduğu gibi yine “başörtüsü kapışması”dır artık!
Başörtüsü enstrümanı kullanılır da İmam-Hatip enstrümanı unutulur mu? Hükümet, ÖSYM’nin yapısına ilişkin kanun teklifinde İmam Hatip Lisesi mezunlarına polis meslek yüksek okullarına gitme yolunu açacak bir düzenleme yapıyor.
Devlet ve milletin en hassas meselesi, budur artık!
Silah kullanma yaşını av ve pompalı tüfeklerde 18, diğer silahlarda 21 yapan Hükümet, içki kullanma yaşını 24’e çıkartıyor. Ortalık ayağa kalkıyor. Ankara Barosu devreye giriyor; Danıştay’da dava açılıyor. Başbakan R. T. Erdoğan, “tıksırıncaya kadar içiyorlar, sekiz yıldan beri kime ne dedik” çıkışıyla yapacağını yapıyor. Daha da yapacak, ayran kabartacak.
Devlet ve milletin en acil derdi, “içki kullanma yaşıdır” artık!
Kars’ta yapılan “İnsanlık anıtı”nı fark eden Erdoğan, “O heykel ucube; yıkılacak!” diye çıkışıyor. Kapışmalar başlıyor. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay bile “günaydın” vaziyetine düşüyor. Erdoğan, Katar’da “Ucube kelimesini gecekondular için değil, heykel için söyledim” diyerek tartışmayı alevlendirecek türden yineleme yapıyor.
Devlet ve milletin en acil derdi heykeldir artık!
Kandil’den şehre kırmızı halılar üzerinde yürütülüp indirilen PKK terör örgütü elemanlarının ayağına “seyyar mahkeme” namıyla devletin savcı ve hakimlerini getirten hükümet, Hizbullah’ın tahliyesini “hükümet-yargı” kapışmasına dönüştürüyor. Lübnan’da ise Hizbullah lideri Hasan Nasrallah ile görüşüp Hariri’yi kurtarma operasyonunda vazife üstleniyor.
Devlet ve milletin en önemli hukuk problemi Hizbullah eksenli bu kapışma oluyor artık!
Açılım-saçılım furyasının milletimiz nezdinde “bölücü bir müflis politika”ya dönüştüğünü fark ederek çark eden hükümet, “demokratikleşme” eksenli yeni Anayasa tartışmalarını başlatarak seçim enstrümanı yapmak istiyor!
Bu son süreçteki seçim enstrümanları klasik, basit ve verimli oy hasılatına imkan vermeyecek seviyede olunca,
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, devreye giriyor. Hatırlayın, sayın Arınç, Genelkurmay’ın gece yarısı sanal notasının, AKP’ye yüzde 15’lik ek oy kazandırdığını çok iyi bilen ve kamuoyuna deklare eden bir isim.
Arınç, askere, “Otur oturduğun yerde. Sen benim emrimde bir memursun!” çıkışıyla oy devşirmeyi deniyor.
Devlet ve milletin, en önemli gündemi bu çıkıştır artık!
Akıl-ı selim sahipleri, 28 Şubat’ta süt dökmüş kedi gibi politik vaziyet alanlar, ne hikmettir ki, seçim öncesinde aslan kesiliyorlar, bu ne iş, demekten kendini alamıyor elbette!
Kimse hükümetten, CIA’nın işkence uçaklarını İncirlik’e indirip kaldıran ABD’ye karşı bir çıkış yapmasını beklemiyor. WikiLeaks belgelerinde, AKP’ye ilişkin ifşaatlara ve Amerikancı vaziyete kulak asan yok… İşgalci Amerika’nın karşısında BOP ortakçısı olarak hizmet sunan hükümet erbabı, aynı anda Türk askerine “otur oturduğun yerde, sen benim memurumsun” diyerek kendi vahim ahvalinin üstüne üfürükten şal çekiyor!
Milletin kulağına da bunlar üfürülüyor, seçim sürecinde kesintisiz üfürülecek…
Seçim sürecinde artık en temel tartışmalar, “incir çekirdeğini doldurmayan istismar enstrümanları” ekseninde yapılacak, Karagöz-Hacivat tiyatrosunun temaları bunlar olacak: İçki yaşı ve yaşam tarzı, asker, yargı, ucube heykel ve heykeller, başörtüsü, İmam-Hatiplere polis okulu yolu görünmesi, Hizbullah tahliyesi, çok dilli bölünme ve Anayasal açılım… vs.
Cambaza bak oyunları bu eksende oynanacak; millet bunlarla oyalanacak. Oylar bu seviyedeki tartışmalarla toparlanacak!
İşsizlik, yoksulluk, yokluk, yolsuzluk, sosyal buhran, gelir dağılımında adaletsizlik, dar gelirlinin açlık sınırı altındaki yaşam mücadelesi, toplumun yüzde 80’ini aşkın kesiminin yoksulluk ve açlık sınırının altında hayatla cebelleşmesi, millet ve devletin en kârlı işletme ve yer altı kaynaklarının karşılıksız banknotlarla ecnebilere peşkeş çekilmesi, millet evladının temel insan haklarından mahrum bırakılarak AİHM kapılarında hak ve adalet dilenmeye mahkum edilmesi… vs.
Bunları konuşan yok. Bu acil ve temel meselelere çözüm üreten de yok! Hakkı teslim edelim; BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş müstesna… Topluma çare ve çözüm üreten tek Genel Başkan odur.
İktidar ve muhalefet “yukarıda değindiğimiz sanal istismar enstrümanları”yla seçim sürecini geçirmeye mahkumdur. Devlet ve milletin temel ve asıl problemlerini gündeme getiremezler. Konuşamazlar. Çünkü bu illetler, bu temel problemler hem onların eseridir, hem de siyasi icazet ve akıl aldıkları küresel ağabeylerinin nemalanıp semirdikleri alanlar bu bataklardır.
Şayet milletimiz, “cambaza bak” oyununa aldanmaz, bu gerçeği idrak ederek adım atar, millet ve devlet meselelerimize yerli çözümleri ve milli projeleri olana sahip çıkar, işbaşına getirirse, herkes kurtulur. Aksi halde görünen köy kılavuz istemez. O zaman gör milletin ve devletin başına gelecekleri…
M.E.Koç-TUNALIM...
Üniversiteli gençler neden isyanda?
Üniversiteli gençler, siyasilerimizi değişik ortamlarda protesto ediyor.
Herhangi bir kesimden bahsetmiyoruz, eğitimin en zirvesine ulaşmış, yıllarca Milli Eğitime bağlı okullarda okumuş, siyasilerin belirlediği müfredatlara göre eğitim görmüş ve hepsini başarmış, yaşanan gelişmeleri toplumun her kesiminden daha iyi okuma kapasitesine sahip üst düzey bir kesimden bahsediyoruz.
Peki, onlar niçin hallerinden memnun değiller? Yaşadıkları sorunlar nelerdir?
Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, yıllarını eğitim ve öğretime ayırmış olan bir gencin en fazla istediği, öğrendiklerini pratik olarak uygulayabileceği onurlu bir meslektir. Esasen bu onun en doğal hakkıdır. Fakat maalesef siyasilerimiz üniversite mezunlarına böyle bir imkanı sunamamaktadır.
Üniversite mezunlarının durumunu göstermesi açısından gerçekleri tam olarak yansıtmasa da şu resmi rakamlar oldukça önemlidir:
İşkur verilerinden derlenen bilgilere göre, 2010 yılının genelinde aralarında önlisans, lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin de bulunduğu 200 bin 140 üniversite mezunu İşkur vasıtasıyla iş aramış. Bunlardan yalnızca 15 bin 538’i herhangi bir işe yerleştirilmiş. Bu oran yüzde 7,76’ya tekabül ediyor.
Gençlik yıllarca ilk, orta, lise eğitimleri, ardından üniversite ve daha üstü eğitim için kapı kapı dolaşıyor, dirsek çürütüyor, sonunda iş için bir ümitle devlet kapısına varıyor ama yüzde 92’sinin umutları kararıyor.
Şimdi bu manzarayı gören üniversite öğrencileri neden bu tabloya isyan etmesin?
Siyasilerimiz bu tablonun sorumluluğunu önce yetiştirdikleri nesillerde değil, kendilerinde aramalıdır.
Bu problemler çözülmeden, baskıyla, tehditle, susturmayla üniversite gençliğini sindirebilmek mümkün değildir. Ve problemler devam ettiği müddetçe yapılan baskılar, protestoların daha sert bir şekilde toplumun diğer kesimlerine sıçramasına neden olacaktır.
Bunun örneklerini geçmişte çok yaşadık. Muhataplarınız robot ya da köle değildir, düşünen, doğruyu yanlışı ayırt edebilen, ancak çözümle ikna olabilecek insanlardır.
Siyasi iradenin bundan sonraki süreci daha zordur. Bir tarafta millete rağmen AB, ABD ve İsrail’e verilen tavizler, bu bağımlılıktan ve işbilmezlikten dolayı uygulanan yanlış politikalar, diğer tarafta ise artık problemlerin farkında olan, çözüm arayan ve hesap sorma potansiyeli gittikçe artan eğitimli geniş halk kitleleri…
Devletin mahkemelerinde yargı kontrol altına alınarak yapılan yanlış icraatlar bir nebze örtülebilir ama milletin mahkemesinde, özellikle de millet yargılama kararı aldığı zaman kaçacak hiçbir delik yoktur.
Üniversiteliler iş istiyor, güvenli bir gelecek istiyor, yıllarca öğrendikleri bilgileri uygulayabilecekleri sahalar istiyor. Ama görüyor ki bu sahalar her geçen gün ecnebilerin kontrolüne geçiyor. Gençlik geleceğini karanlık görüyor, Türk siyasilerin yaşanan her gelişmede acziyetini fark ediyor. “Benim geleceğim tehdit altında” diyor ve bu tabloyu oluşturanlara isyan ediyor.
Siyasi irade bunu doğru okumalıdır. Eğer milli bir çözümü varsa onu derhal hayata geçirmelidir, yoksa inat etmemelidir, iş bilen siyasilere emaneti teslim etmelidir.
Bugün sadece üniversite gençliğinin değil, bütün kesimlerin her türlü problemine çare olabilecek bir model mevcuttur. O da Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ın ortaya koyduğu Milli Ekonomi Modeli’dir.
Bu çözümün üstünü örtmek, sadece ülke olarak içinde bulunduğumuz durumu zorlaştırır.
M.Çabas-TUNALIM...
Etiketler:
gençlik,
universite
16 Ocak 2011 Pazar
SEÇİMDE TÜRKİYE’NİN BAĞIMSIZLIĞI OYLANACAK
BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, önümüzdeki seçimde Türkiye’nin bir numaralı konusunun ‘ülkenin bağımsızlığı’ olduğunu vurgulayarak, “Türkiye’yi bölen haritalar herkese dağıtılıyor. Onun için Türkiye bağımsızlığına kavuşmalı” dedi
Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, 12 Haziran’da yapılması planlanan genel seçimlerde başlıca gündemin “Türkiye’nin bağımsızlığı” olduğunu ifade etti. BTP Genel Başkanı, “Türkiye dağılma sürecine sokuldu. İktidar Türkiye’nin Türkiye’nin dağılma sürecine sokulduğunun hala daha farkında değil” dedi. Türkiye’yi bölme projelerinin sinsice devam ettiğini söyleyen BTP Lideri, şöyle konuştu: “Yola çıkarken istediklerini elde edebilmek için ecnebilere teslim oldular. Dediler ki: Biz Türkiye’de iktidar olmak istiyoruz. Siz ne derseniz, onu yapacağız. Bundan sonra da beraber olacağız. Ecnebiler zannettiler ki, Türkiye üzerinde sadece kendi menfaatlerini hayata geçirecekler, Türkiye’nin geleceği hakkında bir sözleri olmayacak. Beraber oldukları ekipler, Türkiye’nin coğrafyası üzerinde asırlardan bu yana hesabı olan ülkeler. Onun için kültür ve siyasi anlayış manasında bizim siyasetin bir derinliği yok.”
Bölme projesinin arkasındakiler
BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, Geçmişte Kürt Teali Cemiyeti ile başlayan Türkiye’yi parçalama faaliyetinin genel bir özetini yaparak, bölme projesinin arkasında ABD ile Avrupa Birliği’nin bulunduğunu ifade ederek, şunları kaydetti: “Türkiye üzerinde hesabı olanların mantığı ne? Sultan Abdülhamit döneminden başlayan bir Kürtçülük hareketi var. Bunun başını o günün şartlarında İngilizlerin talimatıyla Kürt Teali Cemiyeti’ni kuranlar çekmiştir. Bu insanların çok yakınları bugün siyasette rol almaktadırlar. Kürt Teali Cemiyeti’nin bugün arkasındaki güç ABD ve Avrupa Birliği’dir. Şimdi Türkiye coğrafyasında bunu hayata geçirmek istiyorlar. Bizim arkadaşlar da –bizim diyoruz, inşallah ayıkacaklar– güya Müslümanların insan haklarını temin edebilmek için bunların önünde rehber olmuşlar.”
İki kritik sorun
Türkiye’yi açlık ve kıtlığın beklediğini belirten Prof. Dr. Baş, milleti göreve çağırarak, şunları söyledi: “Önümüzde çok ciddi açlık, kıtlık ve yokluk var. Her türlü sıkıntı var. Bir de üstüne bu bölünme ve parçalanma projeleri var. Bugünün siyasileri bu iki meseleye (açlık ve parçalanma) çare olmaları lazım. Bizim dışımızda da bu işi bilen vallahi yok. Çare üreten de yok. Onun için millet başını duvara vurduğu zaman, eğer önünde, arkasında, yanında Haydar Hoca yoksa milleti koruyup kurtarmak hiç mümkün olmayacaktır.”
İSLAM BİZİM MİLLİ DİNİMİZDİR
BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, “Bu milleti bir arada tutan en büyük harç İslam’dır. İslam, milletimizi Türk yapan unsurdur. O mayayı Muhammediyi atan Ehl–i Beyt’tir” dedi
Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, Ortadoğu’da gelinen son durumun analizini yaptı. BTP Genel Başkanı, “Türkler bölgede hâkimiyeti kaybedince Ortadoğu için zor günler başladı” diye konuştu. Çoğu İslam ülkesinin yönetiminde Batılı ülkelerin güdümünde olan idareciler olduğunu söyleyen Prof. Dr. Haydar Baş, geçmişte Arap dünyasını Osmanlı’dan ayıran oyunların bir benzerinin şimdi de Türkiye’nin üzerinde oynandığına işaret etti. Konuşmasında dinlerarası diyalog, ılımlı İslam ve medeniyetler ittifakı gibi projelere de dikkat çeken Prof. Dr. Haydar Baş, bu projelerle dışı Müslüman ama içi Müslüman olmayan kitleler oluşturulmak istendiğini söyledi.
Ortadoğu’yu parça parça ettiler
Ortadoğu Türk milletinin hâkimiyeti altındayken huzur dolu bir coğrafya olduğunu söyleyen Prof. Dr. Baş, Batılıların bu huzurlu coğrafyayı dağıtıp, parçaladıklarını dile getirdi. BTP Genel Başkanı şöyle konuştu: “Türk milleti bu coğrafyada baş iken inancı bir, kıblesi bir, kitabı bir topluluk vardı. Bu topluluk gene aynı. Ama gelmiş batılılar bunu kendi değer ölçülerine göre bölüp dağıtmışlar. Şimdi onların bu ölçülerine göre ülkelerinde siyaset yapan güdümlü insanlar var. Kendi milletinin değerlerine ters düşmüş, onların verdiği değer ölçülerine göre hayat yargılarını oluşturmuşlar. Nerede? Ortadoğu’nun tamamında. Başka nerede? Türkiye’de…”
Liderlerin çoğu güdümlü
İslam ülkelerinin büyük bir bölümünün batı güdümlü liderler tarafından yönetildiğini ifade eden Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Baş şöyle konuştu: “Sen bu kadar müthiş bir geçmişe ve medeniyete sahip olan bir milletin yapılanmasını kendi tarihinden kaynaklanan değerler üzerine bina etmeyeceksin, onu değişim adı altında kalkacaksın ruhuyla, siyasetiyle, kültürüyle, diniyle değiştirmeye çalışacaksın.”
Bizi bin parçaya bölmek istiyorlar
“Geçmişte Arap dünyasını Osmanlı’dan ayıran oyunların bir benzeri şimdi de Doğu ve Güneydoğu Anadolu üzerine oynanıyor” diyen Prof. Dr. Haydar Baş, son günlerde yeniden gündeme oturan federasyon taleplerine de dikkat çekti. BTP Genel Başkanı şöyle konuştu: “Sen doğuya git, aynı kültür. Batıya git, aynı kültür. Niye kalkıp bunu bin tane parçaya ayırıyorsun? Bunun cevabını ver bakalım. Bunu ayırmak istemelerinin tek nedeni, insanları kendi istedikleri kalıba koyup bu ülkelerdeki müthiş kaynakları bir yerlere aktarmaktır. Şayet o insanları bir kalıba koyup da istediğin gibi yönetemezsen o zenginliği de istediğin yere aktaramazsın. Bizim yıllardan beri anlatmaya çalıştığımız olay da budur.”
Haçlı yılanları cirit atacak
Prof. Dr. Haydar Baş, konuşmasında dinlerarası diyalog, ılımlı İslam ve medeniyetler ittifakı gibi projelere dikkat çekti. Bu projelerin amacının Müslümanları ruhsuz bırakmak olduğunu söyleyen BTP Genel Başkanı şunları söyledi: “Dinlerarası diyalogla dışında insanları Müslüman yapalım ama içini de öyle bir boşaltalım ki, Haçlı yılanları içinde cirit atsın. Ve boşaltıyorlar herkesi de Müslümanın en mukaddes kabul ettiği yerlere sorgusuz sualsiz sokuyorlar.”
Türklerin direncini kırmak istiyorlar
“İslam Türklerin milli dinidir” diyen BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, tarih boyunca batılın karşısında kale gibi duran Türklerin direncini kırmak için; İslam’ı diğer dinlerle aynı kefeye koyan, tahrif edilmiş dinleri de tıpkı İslam gibi hak din gösteren dinlerarası diyalog projesinin Müslüman görünen, ancak batı adına hareket eden gruplar tarafından hayata geçirildiğini söyledi. BTP Genel Başkanı şöyle konuştu: “Esasen İslam, Türk milletinin milli dinidir. O’nu O’ndan kopardığınız zaman Türklüğü diye bir şeyi kalmaz. Bu milleti bir arada tutan en büyük harç İslam’dır ve milletimizi Türk yapan unsurdur. O mayayı Muhammediyi atan Ehl–i Beyt’tir. Biz onların nefesiyle konuşuyoruz. Onların sözüdür bizim sözümüz, bize ait olan bir şey yok, yanlış anlamayın. Şimdi adamlar sözümona İslam adına yola çıktılar en büyük savaşı buraya ilan ettiler. Bizi birbirine bağlayan unsurlarımız çok güçlüdür. Bu manevi unsurlar maddeye kültür olarak yansıdı. Buna Tür–İslam kültürü diyoruz. Kimliğimiz bu kültürdür. Şimdi bu kimlik duvar gibi batılın karşısında bir virgül taviz vermedi. Ne yapacaksın? Bu şahsiyeti yok edeceksin. Ilımlı dedikleri o menem şeyin adı bu. O kimliği yok etmek. Onu yok etmek için seninle savaşıyor. Kültürünle, medeniyetinle, siyasetinle savaşıyor. Önce dinini hallediyor ki bunları ardından tek tek alabilsin. Ve nitekim de böyle oluyor. Büyük Ortadoğu Projesi ve İslam dünyasında oynanan oyunun adı Müslümanların birbirine girerek tamamen mefluç hale gelmesi ve bu ülke üzerinde hesabı olanların da bu memleketi onlara meydan etmesi gayreti ve çalışmasıdır.
Vazife millete düşüyor
Prof. Dr. Haydar Baş konuşmasının sonunda “tüm bu oyunları boşa çıkarma vazifesi milletindir” dedi ve şu önemli uyarıyı yaptı: “Yine burada yüce milletime büyük bir vazife düşüyor. İnşallah ayıkır ve ülkeyi bu noktaya taşıyanlara hesap sormanın zamanı geldiğini anlar ve de bu hesabı hep beraber sorarız.”
TUNALIM
15 Ocak 2011 Cumartesi
Birliğimizin en büyük harcı: İslam
“İslam Türk milletinin milli dinidir”
İslam ile Türk milleti arasındaki tarihi bağ ancak bu kadar güzel ifade edilebilir.
Bu tarihi ifadeyi Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş Haftanın Sohbeti programında söyledi.
Prof. Dr. Baş, konuşmasının devamında, “Türk milletini İslam’dan kopardığınız zaman Türklüğü kalmaz. Bu milleti bir arada tutan en büyük harç İslam’dır ve milletimizi Türk yapan unsurdur. O mayayı Muhammedi’yi atan Ehli Beyt’tir” ifadelerini kullandı.
Evet, Türklerin İslam’ı kabullenişi ve yaşayış tarzı Ehli Beyt’in attığı temellerledir.
Türkler Ehli Beyt anlayışını en iyi hayatlarına geçirdiklerini dönemlerde en zirve dönemlerini yaşamışlardır. Hatta öyle bir noktaya gelinmiştir ki, Türk denince İslam, İslam denince de Türk akla gelmiştir.
Türkİslam kültürünün ve medeniyetinin nasıl oluştuğu konusunda da Prof. Dr. Baş şunları söyledi:
“Bizi birbirine bağlayan unsurlarımız çok güçlüdür. Bu manevi unsurlar maddeye kültür olarak yansıdı. Buna Türkİslam kültürü diyoruz. Kimliğimiz bu kültürdür. Bu kimlik duvar gibi, batılın karşısında bir virgül taviz vermedi.”
İşte ülkemiz ve milletimiz üzerinde hesabı olanların odaklandıkları nokta bu kültürün mayası manevi unsurlar olmuştur.
Türk milletini etkisiz hale getirmenin yolunun işte bu sağlam harcı bozarak, Türk ile İslam arasını açarak ancak mümkün olabileceğini görmüşler ve asırlardır bunu sağlayacak projeler üzerinde çalışmışlardır.
Vatikan tarafından ortaya atılan ve AB, ABD ve İsrail tarafından da kabul gören dinler arası diyalog, medeniyetler arası ittifak gibi projelerin hedefinde de Türkleri bu kimlikten uzaklaştırma çabaları vardır.
Batı ülkeleri savaşarak Türkleri kimliklerinden uzaklaştıramayacaklarını anlamışlardır, hatta savaş Türklerin kimliklerine daha fazla sarılmalarına neden olmaktadır.
Batı Türk milletine dışarıdan müdahalenin de tutmayacağın görmüş ve dışı Müslüman, hoca görünümlü içi ise Batı sevdasıyla dolu kişileri devreye koyarak manevi değerleri tarumar etmeye çalışmıştır.
Gelinen noktada inancımız tartışma konusu olmuştur, ibadetlerin içi boşaltılmıştır, tahrif olmuş dinler hak din olarak kabul ettirilmeye çalışılmıştır, dini konularda milletimizin kafası ve gönlü karıştırılmıştır.
Bugün dine yapılan saldırıların direkt milletimizin birlik ve beraberliğini hedef aldığını görmeliyiz. Prof. Dr. Baş, “Dini bütünlüğümüz milli bütünlüğümüzün teminatıdır” derken boşuna söylemiyor.
Milletimizi bir ve beraber tutan İslam harcı bozulursa, Türk milleti darmadağın olacaktır. Bu kaçınılmazdır. Maalesef düşmanlarımız bu konuda çok ciddi yol kat ettiler.
Dün Ehli Beyt ölçülerine sımsıkı sarılıp kahramanlık destanları yazan millet, Ehli Beyt’e sırtını dönen, Onları yalnız bırakan Kufe halkı gibi bir halka dönüverdi.
Ve maalesef bugün İslam coğrafyasına karşı Haçlı safında yerini almış vaziyette…
Milletimiz ayıkmalıdır. Bu gidişat hakkımızda hayırlı olan bir gidişat değildir.
Bizi bugüne kadar bu coğrafyada tutan İslam harcıyla yoğrulmuş milli kimliğimizi asla terk etmemeliyiz. Bu kimliği oluşturan İslam harcını doğru anlamalıyız.
Bu kimliği kaybettiğimiz takdirde –ki hızla kaybediyoruz emin olun ki bizi köle bile yapmazlar.
M.Çabas-TUNALIM
İslam ile Türk milleti arasındaki tarihi bağ ancak bu kadar güzel ifade edilebilir.
Bu tarihi ifadeyi Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş Haftanın Sohbeti programında söyledi.
Prof. Dr. Baş, konuşmasının devamında, “Türk milletini İslam’dan kopardığınız zaman Türklüğü kalmaz. Bu milleti bir arada tutan en büyük harç İslam’dır ve milletimizi Türk yapan unsurdur. O mayayı Muhammedi’yi atan Ehli Beyt’tir” ifadelerini kullandı.
Evet, Türklerin İslam’ı kabullenişi ve yaşayış tarzı Ehli Beyt’in attığı temellerledir.
Türkler Ehli Beyt anlayışını en iyi hayatlarına geçirdiklerini dönemlerde en zirve dönemlerini yaşamışlardır. Hatta öyle bir noktaya gelinmiştir ki, Türk denince İslam, İslam denince de Türk akla gelmiştir.
Türkİslam kültürünün ve medeniyetinin nasıl oluştuğu konusunda da Prof. Dr. Baş şunları söyledi:
“Bizi birbirine bağlayan unsurlarımız çok güçlüdür. Bu manevi unsurlar maddeye kültür olarak yansıdı. Buna Türkİslam kültürü diyoruz. Kimliğimiz bu kültürdür. Bu kimlik duvar gibi, batılın karşısında bir virgül taviz vermedi.”
İşte ülkemiz ve milletimiz üzerinde hesabı olanların odaklandıkları nokta bu kültürün mayası manevi unsurlar olmuştur.
Türk milletini etkisiz hale getirmenin yolunun işte bu sağlam harcı bozarak, Türk ile İslam arasını açarak ancak mümkün olabileceğini görmüşler ve asırlardır bunu sağlayacak projeler üzerinde çalışmışlardır.
Vatikan tarafından ortaya atılan ve AB, ABD ve İsrail tarafından da kabul gören dinler arası diyalog, medeniyetler arası ittifak gibi projelerin hedefinde de Türkleri bu kimlikten uzaklaştırma çabaları vardır.
Batı ülkeleri savaşarak Türkleri kimliklerinden uzaklaştıramayacaklarını anlamışlardır, hatta savaş Türklerin kimliklerine daha fazla sarılmalarına neden olmaktadır.
Batı Türk milletine dışarıdan müdahalenin de tutmayacağın görmüş ve dışı Müslüman, hoca görünümlü içi ise Batı sevdasıyla dolu kişileri devreye koyarak manevi değerleri tarumar etmeye çalışmıştır.
Gelinen noktada inancımız tartışma konusu olmuştur, ibadetlerin içi boşaltılmıştır, tahrif olmuş dinler hak din olarak kabul ettirilmeye çalışılmıştır, dini konularda milletimizin kafası ve gönlü karıştırılmıştır.
Bugün dine yapılan saldırıların direkt milletimizin birlik ve beraberliğini hedef aldığını görmeliyiz. Prof. Dr. Baş, “Dini bütünlüğümüz milli bütünlüğümüzün teminatıdır” derken boşuna söylemiyor.
Milletimizi bir ve beraber tutan İslam harcı bozulursa, Türk milleti darmadağın olacaktır. Bu kaçınılmazdır. Maalesef düşmanlarımız bu konuda çok ciddi yol kat ettiler.
Dün Ehli Beyt ölçülerine sımsıkı sarılıp kahramanlık destanları yazan millet, Ehli Beyt’e sırtını dönen, Onları yalnız bırakan Kufe halkı gibi bir halka dönüverdi.
Ve maalesef bugün İslam coğrafyasına karşı Haçlı safında yerini almış vaziyette…
Milletimiz ayıkmalıdır. Bu gidişat hakkımızda hayırlı olan bir gidişat değildir.
Bizi bugüne kadar bu coğrafyada tutan İslam harcıyla yoğrulmuş milli kimliğimizi asla terk etmemeliyiz. Bu kimliği oluşturan İslam harcını doğru anlamalıyız.
Bu kimliği kaybettiğimiz takdirde –ki hızla kaybediyoruz emin olun ki bizi köle bile yapmazlar.
M.Çabas-TUNALIM
7 Ocak 2011 Cuma
'Türklere göre en büyük tehdit ABD'
Wall Street Journal'da yayınlanan bir ankete göre Türkler ABD'yi en büyük tehdit olarak görüyor.
NEW YORK - ABD'de ekonomi çevrelerinin gazetesi Wall Street Journal (WSJ), ''Metropoll'' adlı stratejik ve sosyal araştırma merkezi tarafından yapılan ankete göre, Türkler'in, ABD'yi en büyük tehdit olarak gördüklerini yazdı.
Gazetenin internet sitesinde ''Türkiye'nin En Büyük Tehdidi: Sam Amcaya Sorun'' başlığıyla çıkan yazıda, Metropoll tarafından aralık ayında 31 ilde 1,504 kişiye yöneltilen sorulara verilen yanıtlara göre, ankete katılanların yüzde 43'ünün, ABD'yi Türkiye'ye karşı en büyük tehdit olarak gördüğü, ikinci sırada yüzde 24 oranla İsrail'in yeraldığı belirtildi. Haberde, ankete katılanların sadece yüzde 3'ünün İran'ı büyük bir tehdit olarak algıladığı da kaydedildi.
Wall Street Journal'daki haberde, Türkiye'deki bu algılamanın yeni bir eğilim olmadığı, ABD'nin, Türkiye'nin stratejik müttefiki olmasına rağmen, Türkiye'de giderek artan biçimde gözden düştüğü, Metropoll anketinin, Türkiye'de Amerikan ve İsrail politikalarına duyulan antipatide keskin bir ivme yaşandığını ortaya koyduğu vurgulandı.
Metropoll'ün başkanı Profesör Özer Sencay, ABD'nin ankette bu kadar yüksek oranda tehdit ülke olarak algılanmasıyla ilgili olarak, ''Bu şimdiye kadar yaptığımız anketlerde çıkan en yüksek oran'' derken, bunda ''Irak işgalinden bu yana süren ABD politikasının, Afganistan'daki savaşın, ABD Kongresinde arka arkaya gelen Ermeni tasarılarının, Türk liderlerinin ABD ve İsrail hakkında yaptıkları olumsuz açıklamaların büyük rol oynadığı'' yorumunu yaptığı da aktarıldı.
Haberde 9 Türk'ün hayatını kaybettiği İsrail'in Mavi Marmara saldırısının ardından, Türkiye'de, İsrail politikasına karşı düşmanlığın arttığı belirtilerek, ankete katılanların yüzde 63'ünün İsrail ile diplomatik ilişkilerin dondurulmasını istediği de yazıldı.
YUNANİSTAN VE ERMENİSTAN TEHDİT OLARAK GÖRÜLMÜYOR
Yazıda, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun izlediği ''komşularla sıfır politika'' neticesinde Türkiye'nin eski rakipleri Yunanistan, Ermenistan ve İran ile ilişkilerinin ısındığı, ankete göre Yunanistan ve Ermenistan'ı ulusal güvenliğe karşı en baş tehdit olarak görenlerin oranının, sırasıyla yüzde 2 ve yüzde 1'e düştüğü de vurgulandı.
Haberde, Soğuk Savaş döneminde eski Sovyetler Birliğine sınırı olan NATO üyesi olarak ABD'nin sadık bir müttefiki konumundaki Türkiye'nin halen NATO'nun önemli bir üyesi olduğu ancak ''2002'den bu yana Türkiye'nin dış politika önceliklerinin önemli oranda kaydığı'' iddia edildi. Kaynak: NTV Haber
Not;Bu da benim yorumum;yanlış anlaşılmasın Anketi dünya için yapmalıydılar ,aslında dünya için tehdit ...
NEW YORK - ABD'de ekonomi çevrelerinin gazetesi Wall Street Journal (WSJ), ''Metropoll'' adlı stratejik ve sosyal araştırma merkezi tarafından yapılan ankete göre, Türkler'in, ABD'yi en büyük tehdit olarak gördüklerini yazdı.
Gazetenin internet sitesinde ''Türkiye'nin En Büyük Tehdidi: Sam Amcaya Sorun'' başlığıyla çıkan yazıda, Metropoll tarafından aralık ayında 31 ilde 1,504 kişiye yöneltilen sorulara verilen yanıtlara göre, ankete katılanların yüzde 43'ünün, ABD'yi Türkiye'ye karşı en büyük tehdit olarak gördüğü, ikinci sırada yüzde 24 oranla İsrail'in yeraldığı belirtildi. Haberde, ankete katılanların sadece yüzde 3'ünün İran'ı büyük bir tehdit olarak algıladığı da kaydedildi.
Wall Street Journal'daki haberde, Türkiye'deki bu algılamanın yeni bir eğilim olmadığı, ABD'nin, Türkiye'nin stratejik müttefiki olmasına rağmen, Türkiye'de giderek artan biçimde gözden düştüğü, Metropoll anketinin, Türkiye'de Amerikan ve İsrail politikalarına duyulan antipatide keskin bir ivme yaşandığını ortaya koyduğu vurgulandı.
Metropoll'ün başkanı Profesör Özer Sencay, ABD'nin ankette bu kadar yüksek oranda tehdit ülke olarak algılanmasıyla ilgili olarak, ''Bu şimdiye kadar yaptığımız anketlerde çıkan en yüksek oran'' derken, bunda ''Irak işgalinden bu yana süren ABD politikasının, Afganistan'daki savaşın, ABD Kongresinde arka arkaya gelen Ermeni tasarılarının, Türk liderlerinin ABD ve İsrail hakkında yaptıkları olumsuz açıklamaların büyük rol oynadığı'' yorumunu yaptığı da aktarıldı.
Haberde 9 Türk'ün hayatını kaybettiği İsrail'in Mavi Marmara saldırısının ardından, Türkiye'de, İsrail politikasına karşı düşmanlığın arttığı belirtilerek, ankete katılanların yüzde 63'ünün İsrail ile diplomatik ilişkilerin dondurulmasını istediği de yazıldı.
YUNANİSTAN VE ERMENİSTAN TEHDİT OLARAK GÖRÜLMÜYOR
Yazıda, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun izlediği ''komşularla sıfır politika'' neticesinde Türkiye'nin eski rakipleri Yunanistan, Ermenistan ve İran ile ilişkilerinin ısındığı, ankete göre Yunanistan ve Ermenistan'ı ulusal güvenliğe karşı en baş tehdit olarak görenlerin oranının, sırasıyla yüzde 2 ve yüzde 1'e düştüğü de vurgulandı.
Haberde, Soğuk Savaş döneminde eski Sovyetler Birliğine sınırı olan NATO üyesi olarak ABD'nin sadık bir müttefiki konumundaki Türkiye'nin halen NATO'nun önemli bir üyesi olduğu ancak ''2002'den bu yana Türkiye'nin dış politika önceliklerinin önemli oranda kaydığı'' iddia edildi. Kaynak: NTV Haber
Not;Bu da benim yorumum;yanlış anlaşılmasın Anketi dünya için yapmalıydılar ,aslında dünya için tehdit ...
5 Ocak 2011 Çarşamba
MUHARREM BAYRAKTAR'IN YAZISI...
Bülent Arınç, Amerika yerine askere kükredi: "Biz toptan tüfekten korkmayız!” Haydaaa! Ortada top da yok tüfek de yok.Asker paşa paşa kışlasında oturuyor, hiçbir konuda ağzını açmıyor."
Bülen Arınç, “biz, toptan tüfekten korkmayız!” diye kükredi yine. Wikileaks belgelerinde adı geçen AKP’lilerin, belgelerin sahibi olan ve AKP’ye hakaretler yağdıran Amerika’ya saldırmak yerine, “içerdeki” bir takım “güçlere!” saldıracağını bu sütunda şöyle anlatmıştık:
“…Ben sandım ki Bülent Arınç esip gürleyecek, “Pentagon’un kozmik bürosuna girip ne olup bittiğini öğrenmememiz lazım!” diye haykıracak, ama nafile.
Tık yok!
Göreceksiniz yarın AKP’den “Türk ordusunun ne kadar cuntacı, ne kadar antidemokratik” olduğuna dair beyanatlar gelecek yine.
“ABD’ye laf söyleyemiyoruz, orduya çakmaya devam edelim !”
Haydi be Arınç!
Merakla bekliyoruz, bir açıklama daha patlat.” (Yeni Mesaj, 12.04.2010)
Beklediğimiz açıklama tam da beklediğimiz gibi geldi.
Bülent Arınç, Amerika yerine askere kükredi:
“Biz toptan tüfekten korkmayız!”
Haydaaa!
Ortada top da yok tüfek de yok.
Asker paşa paşa kışlasında oturuyor, hiçbir konuda ağzını açmıyor, 3 general açığa alınmış yine sesini çıkarmamış, Öyle Sincan’da tank yürütme dönemi de geçti eee nedir o zaman “biz toptan tüfekten korkmayız!” muhabbeti.
Hülasa şaşırmadık aslında.
Arınç ABD’ye değil, askere tepki gösterir demiştik.
Beklediğimiz gibi oldu.
MHP Grup başkan Vekili Oktay Vural fena yakaladı Arınç’ı:
“Ey Bülent Arınç. Ordunun topundan tüfeğinden korkacaklar düşmanlarımız olmalı. Sen orduyu düşman mı görüyorsun? Biz senin neyden korkup korkmayacağını da biliyoruz. 28 Şubat olduğu zaman partini bırakıp kaçanlardan biri de sen değil miydin? Milli görüşün nerede kaldı? Düşmanlar korksun bu ülkeyi bölmek isteyenler korksun. Asker üzerinden siyaset üretmek doğru değil.”
Hadi bakalım buna bir cevap verdin Arınç.
Oflu Temel’in, dayanamayıp hutbeyi uzattıkça uzatan imama “hoca, dane dane anlat, dane dane, daha çokk vakdimiz var!” demesi gibi biz de tane tane soralım:
“Sayın Arınç, 28 Şubattan sonra Refah Partisi’nden neden ayrıldınız? Neden yeni bir oluşum kurma gereği duydunuz? Bunda topun, tüfeğin etkisi var mı?”
Sayın Arınç bu soruya ne cevap verecek merak ediyorum.
Ama biz, Oktay Vural’ın açıklamalarında yer vermediği konuları biraz irdeleyelim:
Bülent Arınç, TBMM’ye 24 Kasım 1995 seçimlerinde Refah Partisi Manisa milletvekili olarak girdi. Ancak Refah Partisi’nin 15 Şubat 1998’de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması üzerine yeni kurulan Fazilet Partisi’ne geçti. Fazilet Partisi’nde 28 Şubat darbesinin depremiyle yeni bir oluşum süreci başlamış, “yenilikçi kanat” adlı yeni bir hareketin temelleri atılmıştı.
Arınç, 18 Nisan 1999 seçimlerinde tekrar milletvekili seçildi.
Yenilikçi hareket Abdullah Gül’ün önderliğinde şekilleniyor, yeni bir bayrak ele alınıyor, bu bayrakta “eskinin milli, AB karşıtı, Siyonizm karşıtı” söylemi terk ediliyordu.
28 Şubat darbesi Arınç ve ekibinin “çizgisine de darbe vurmuştu!
Askerin topu-tüfeği “milli görüş kahramanlarını!” darmadağın etmişti
Bülent Arınç, FP'nin "Yenilikçi Kanat" milletvekilleri arasında öne çıkan Kayseri Milletvekili Abdullah Gül ile beraber hareket etti ve 14 Mayıs 2000’de toplanan FP 1. Olağan Büyük Kongresi'nde Genel Başkanlığa adaylığını koyan Gül'ü destekledi.
22 Haziran 2001’DE Fazilet Partisi de kapatıldı.
Bülent Arınç ve diğer değişimciler 14 Ağustos 2001 tarihinde Recep Tayip Erdoğan’ın önderliğinde kurulan AKP’de birleştiler.
Aslında Arınç’a sorulması gereken soru şudur:
“28 Şubatta askerin topu-tüfeği olmasaydı bu değişim ve yenilik hareketine girişme gereği duyacak mıydınız? Eğer diyorsanız ki ‘bizim değişim ve dönüşümümüzün 28 Şubatla bir ilgisi yok, o halde neden post-modern darbe süreci sonucu bu değişimi yaptınız? Daha önce zaman mı yoktu?
Yok, eğer “içinizden ve sessiz sedasız da olsa’ “askerin topu-tüfeği aklımızı başımıza getirdi” diyorsanız bu nasıl bir demokrasi anlayışı?
Ve dahi yakın tarih üzerine sosyo-politik bir araştırma yapan doktora öğrenci size böyle bir sorsa ne cevap verirdiniz?
Ve diğer soru:
“Sayın Arınç, Allah aşkına neden size bu değişim yolunu açan gerçek cuntacı Çevik Bir hakkında tek bir söz söylemiyor ve onun antidemokratik darbeci filleri için o çok güvendiğiniz hukuka baş vurmuyorsunuz?”
Ve son soru:
“Yahu Sayın Arınç! Şu Amerika’nın zat-aliniz hakkındaki küstah belgeleri için bir açıklama yapmayacak mısınız?” M.Bayraktar--TUNALIM...
3 Ocak 2011 Pazartesi
DÜNYADA 2011: Ekonomide ciddi risklerin yılı
Ekonomide odak Batı'dan Doğu'ya kayarken, ekonominin dümeni de yön değiştiriyor
2011'e girilirken ekonomi konusunda endişeler ciddiyetini koruyor. Ancak sorunlar dünyanın bir bölgesinden diğerine değişiklikler gösteriyor.
Economist dergisine bağlı analiz birimi Economist Intelligence Unit yöneticilerinden Robert Ward, uykusunu kaçıran riskler olduğundan söz ediyor ve "bunlar sizlerin de uykusunu kaçırmalı" diyor.
Uzmanlara göre şu anda dünyanın karşı karşıya olduğu başlıca risk, ekonomik güç odağının yavaş yavaş Batı'dan Doğu'ya kaymasıyla bağlantılı.
Gelişmekte olan ülkelerin, özellikle de Çin'in sağladığı ilerleme Batı'daki, özellikle de ABD ekonomisindeki güç kaybıyla birleşince Ward'ın deyişiyle "küresel para sisteminin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda varolan uzlaşma anlayışı çöktü."
En basit ifadeyle Çin ekonomide sıkı denetimlerden yana, ABD ise çözümlerin serbest piyasada gelişmesinden yana. Ward "işte çalkantının nedeni de burada yatıyor" diyor.
Bu gerilim bir kur savaşına dönüştü, büyük ekonomiler kendi paralarının değerini düşük tutup ekonomilerinin daha rekabetçi olmasını sağlamaya çalıştı.
Çin bunu merkezi mali denetimle, ABD ise "daha önce görülmemiş ölçekte para basarak" yaptı.
"Euro gerçekten çökerse, Lehman Brothers'ın iflası yanında çay partisi gibi kalır.'' Robert Ward, Economist Intelligence Unit ... Bu da küçük ülkeler için hayatı güçleştirdi ve onların ülkelerindeki sermaye hareketlerine denetim getirmesi ile sonuçlandı.
Buna ABD'de deflasyon riski de eklenince; ki bu da niceliksel gevşemenin (genel ifadeyle daha çok para basılmasının) devamına ve kur savaşlarının kızışmasına yol açabilir; Ward'a göre dünya ekonomisinin bunlarla ne derece baş edebileceği konusunda kaygı duymak için nedenler var.
Asya'da enflasyon riski
Bir diğer risk unsuru, Çin ve Asya'nın geri kalanında enflasyon artışına yol açabilecek baskılar.
Ward, "Çin'de enflasyonun kontrolden çıkması riski yüksek" tahmininde bulunuyor.
Asya piyasaları Çin'deki gelişmeleri izleyecek
Simsarlık ve takas kuruluşu MF Global'ın kıdemli analisti Edward Meir, enflasyonun bölgenin geneli için risk oluşturduğuna inanıyor.
"Merkez Bankaları, özellikle de Asya'dakiler enflasyon baskısını gidermek için sıkı uygulamaları yoğunlaştırmak durumunda kalacak" yorumunu yapıyor.
Ward ise para politikalarında kemer sıkmaya gidilirse, Çin ekonomisinde ortaya çıkabilecek yavaşlamanın tüm dünyayı etkileyecek kadar büyük olmasından endişeli.
2011'de amacın çalkantıları aşmak olacağını söyleyen Ward, "Geçen yıl Çin'in ekonomiye kattığı değer, İrlanda, Yunanistan ve Portekiz'in toplamından büyüktü" diyor.
Pekin yönetimi ayrıca konut piyasasında aşırı şişmeyi önlemeye yönelebilir, bu ise orta sınıftakilerin mali tablosuna etki edebilir.
Capital Economics adlı kuruluşa göre, hem Çin hem de Asya'nın geri kalanı için başlıca hedefler "enflasyonu kontrol altında tutmak ve hızlı sermaye girişlerinin makroekonomik eşitsizliklere yol açmasını ve/veya varlık fiyatlarında mali istikrarı bozacak türden bir balon oluşmasını önlemek" olacak.
Economist Intelligence Unit'ten Robert Ward, "Çin'in rayından çıkmasının olası iç etkilerini düşünmek bile güç" diyor.
Avrupa piyasaları kasvetli
Yunanistan ve İrlanda'nın ekonomilerini milyarlarca euro tutarında kurtarma paketleri ile yüzdürdüğü, Portekiz'in yardımsız sorunları aşmayı ne derece başaracağının tartışıldığı bir yılın ardından, pek çokları İspanya'daki sıkıntılar büyürse, işlerin daha da kötüye gidebileceğinden endişe duyuyor.
MF Global'dan Edward Meir "Avrupa'da kriz bizim için bir diğer endişe kaynağı" diyor.
Bu görüşe destek veren Ward, "Asıl büyük olan İspanya ve gerçekten de (ekonomisi) hasta" diye ekliyor.
"İspanya sarsılır ve çökerse bu sadece Avrupa'da değil; dünyanın her yerinde herkes için çok kötü bir haber olur" diyen Ward, bu gibi bir durumun euro'nun çöküşünün yolunu açabileceğini düşünüyor.
"Euro gerçekten çökerse, Lehman Brothers'ın iflası yanında çay partisi gibi kalır. Bu Euro bölgesi ekonomisini buhrana sürükleyebilir" diyor.
Bu yılın modası: Sıkı kemerler
Kemer sıkma önlemleri tüketicileri vurabilir
ABD, Asya ve Avrupa'daki makroekonomik sorunlar tüm gözlerin ekonomide olduğu İngiltere'de de moralleri bozuyor.
Ücretler yerinde sayarken fiyatların yükseleceği bir enflasyon tablosu, uzmanları meşgul eden başlıca endişe unsuru.
IHS Global Insight kuruluşunun başekonomisti Howard Archer, "Fiyatı yükselenler elektrik, su, gaz faturası; gıda ve giyim gibi temel ihtiyaç malzemeleri" diyor.
BGC Partners strateji uzmanı Howard Wheeldon da aynı noktanın altını çizerken, tüketicileri zor bir yılın beklediği tahmininde bulunuyor.
Buna hükümetin kamu harcamalarındaki kesintilerinin etkisi de eklenince, İngiltere ve diğer Batılı ülkelerde yılın zorlu geçeceği aşikar hale geliyor.
Simsarlık ve yatırım bankacılığı kuruluşu Redmayne-Bentley's "2011'deki tehlikelerden biri de hükümetlerin bütçe açıklarını kapatmak için geniş kapsamlı kemer sıkma önlemlerine başvurmasıyla ortaya çıkabilecek siyasi sorunlar" değerlendirmesinde bulunuyor.
Kuruluşun tahminlerinde "Bu gibi bir durum toparlanma eğilimini sekteye uğratarak, zengin dünyanın zayıf bir ekonomik toparlanme ve işsizlikle başa çıkmaya çalıştığı, gelişmekte olan ülkelerin ise dört kat hızlı büyüdüğü bir yıl yaratabilir" deniyor.
Jorn Madslien
BBC News, Ekonomi Muhabiri
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





