30 Temmuz 2010 Cuma

MİLLET İSTERSE HERŞEY DEĞİŞİR

Bugün yabancılara peşkeş çekilmiş durumda olan 3 katrilyon doları bulan madenlerimizin kaynak nerede diye soranlara en güzel cevap olduğunu ifade eden BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, “millet isterse her şey değişir” dedi

Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş yaptığı açıklamada ekonomide üretim ile tüketim arasındaki dengenin kurulmasının önemine dikkatleri çekti. Bu dengenin sağlanabilmesi için tüketim kesimini desteklenmesinin bir zaruret olduğunu dile getiren BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş tüketimin hangi kurallarla desteklenmesi gerektiğini Milli Ekonomi Modeli’nde ayrıntılarıyla ortaya koyduğunu söyledi. Tüketim desteklendiği takdirde vatandaşın alım gücünün artıp şu anda durgunluk içinde olan piyasaların canlanacağını dile getiren Prof. Dr. Baş, “bu sayede esnaf iş yapacak, üretim artacak; devlet de iş hacminin artmasından dolayı vergi gelirlerini arttıracaktır” şeklinde konuştu. Konuşmasında sahip olduğu zengin yeraltı kaynakları itibarıyla Türkiye’de kaynak sorunu olmadığını açıklayan BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, Türkiye’nin sahip olduğu işlenmemiş maden rezervinin 3 katrilyon dolar olduğunu hatırlattı.

Tüketimi desteklemek büyümek için şarttır

Açıklamasında ekonomi politikalarımızın hedefinin üretim ile tüketimin arasındaki dengenin oluşturulması olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Baş, “Bu sebeple tüketim kesiminin desteklenmesi sürekli büyümenin sağlanması için olmazsa olmaz şarttır” dedi. Prof. Dr. Haydar Baş, şunları kaydetti: “Tüketim kesiminin içinde özellikle hedefimiz, belli bir gelir seviyesinin altında kaldığı için ihtiyacı olduğu halde bunu elde edemeyen hane halklarıdır. Bu kitle özellikle ülkemiz için düşünüldüğünde toplumun en az yüzde 90’ını oluşturmaktadır. Eğer ekonomiyi büyütmek istiyorsak tüketim kesimini desteklemek zorundayız, tüketim artmadan pazar problemi çözülmeden ekonomilerin büyümesi hiç mümkün değildir. Bugün çağımızın en büyük problemi hane halklarının büyük bir kısmının tüketebilme kabiliyetini yitirmiş olmasıdır. Tüketicinin güçlendirilmesiyle elde edilecek netice ise, piyasaların tamamının refahını temin edecek şekilde bir bütünlük arz etmektedir.”

BTP tüketiciye güç verecek

BTP olarak tüketiciyi güçlendireceklerinin altını çizen Prof. Dr. Haydar Baş, partisinin bu konudaki görüşlerini şu şekilde ortaya koydu: “Şu ana kadar 7 uluslararası kongrede tartışılıp dünyanın önde gelen iktisatçıları tarafından onaylanan Milli Ekonomi Modeli tezimiz, tüketim eksenli bir analizdir. Biz bu model uyarınca ev kadınlarına, ‘500 TL ev hanımı meslek maaşı’ bağlayacağız, çocuklarımız ayda 250 TL çocuk maaşı alacak. Tarım, hayvancılık kesimi desteklenecek, asgari ücret 3000 TL olacak. Dahası girişimcilere proje mukabili faizsiz kredi sağlanacak. Bütün bunlar hayata geçtiğinde, vatandaşın alım gücü artacak ve şu anda durgunluk içinde olan piyasalar canlanacaktır. Esnaf iş yapacak, imalatçı üretecek; devlet de iş hacminin artmasından dolayı vergi gelirlerini arttıracaktır.”

Herkesi bolluğa kavuşturacağız

Türkiye’yi her türlü sıkıntıdan kurtaracak tezler ortaya koyduklarını dile getiren BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, “ülkenin tüm sorunlarını çözeceğimizden kimse kuşku duymasın” dedi. Prof. Dr. Baş şöyle konuştu: “Türkiye’yi kurtaracak olan bir tez var. O tez nedir? Milli Ekonomi Modeli ve Milli Devlet, Sosyal Devlet tezleri. Ekonomide en sağlam, en düzgün yol nedir? İnsanın fıtratına uygun, beşeri şartlarına cevap verebilecek hayatı insanımıza ve insanlığa yaşatmak. İşte biz bunu Milli Ekonomi Modeli ile ortaya koyduk. Biz ülkenin gidişatını Milli Ekonomi Modeli ve Sosyal Devlet–Milli Devlet tezlerimizle 24 saat içinde tersine çevirir, herkesi rahata, bolluğa ve huzura kavuştururuz. Bunda kimsenin kuşkusu olmasın.”

Millet isterse her şey değişir

Bugün yabancıların kullanımına terk edilen 3 katrilyon doları bulan madenlerimizin kaynak nerede diye soranlara en güzel cevap olduğunu ifade eden BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, “millet isterse her şey değişir” dedi. Prof. Dr. Baş şunları söyledi: “Türkiye’nin 3 katrilyon dolarlık kaynağı var. Hammadde işlenip revaç bulduğu zaman en az bire on değer kazanır. Mesela, bir kilo demirin kilosu nedir? İki lira olduğunu varsayalım. Ama bugün bir otomobilde bir kilo demiri şu kadar bin liraya alıyorsun. Hepsinde öyle. Biz buna bire on ilave edersek, 3 katrilyon dolarlık yeraltı kaynağı, en az 30 katrilyon dolarlık yeraltı kaynağı demektir. Soruyorum; 30 katrilyon dolar, Türkiye’yi değil, dünyayı kaç sene bakar? Yeminle konuşuyorum, en az 1000 sene bakar, 2000 sene bakar. Atatürk ne diyor; Allah rahmet eylesin, ‘Milletin azmi ve kararlılığı ile bu millet kurtulacaktır.’ Biz azmeder ve karar verirsek, vallahi de billahi de tallahi de bu işi yaparız. Kimsenin kuşkusu olmasın.”



VAR GÜCÜMÜZLE ‘HAYIR’ DİYELİM


Halkın arzu ettiği milli Anayasa’nın ancak Bağımsız Türkiye Partisi iktidarıyla mümkün olabileceğini ifade eden Prof. Dr. Haydar Baş vatandaşlara 12 Eylül’de yapılacak referandumda “var gücümüzle ‘hayır’ diyelim” çağrısında bulundu

Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş yurt turuna Kayseri’yle devam etti. Kayseri’nin şirin ilçelerinden Talas’ta düzenlenen programa katılan Prof. Dr. Haydar Baş konuşmasında Türkiye üzerine oynanan küresel oyunlara dikkat çekti. Okyanusun ötesinin “Türkiye’de muazzam yer altı kaynakları var. Bütün bu kaynakların benim elime geçmesi lazım” diye planlar kurduğunu söyleyen Prof. Dr. Haydar Baş, Türkiye’yi yöneten siyasilerin tehdit algılamasının tarihi gerçeklerle örtüşmediğini dile getirdi. Konuşmasında Anayasa referandumu konusunda da açıklamalarda bulunan Prof. Dr. Baş, “Hayır’la kalmanızı, hayırla yaşamanızı istiyorum” sözleriyle vatandaşlardan 12 Eylül’de yapılacak referandumda ‘hayır’ oyu vermelerini istedi.

Batı Şark Projesi’nde pes etmedi

Batı dünyasının Türkleri Anadolu coğrafyasından çıkarma emelinden hiçbir zaman vazgeçmediğini dile getiren BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, “Geçmişte Şark Projesi olan bu plan yeni adlar altında günümüzde de en sinsi şekilde devam ediyor” dedi. Prof. Dr. Baş şöyle konuştu: “Afrika’yı yediler, Asya’yı ve Uzakdoğu’yu yediler. Bunlar doymuyorlar ye babam ye… Şimdi bunların gözleri Türkiye’de haberiniz olsun. Türkiye’yi yiyecekler. Nasıl yiyecekler? Evvelden beri malumunuz bu coğrafyadan bizleri çıkarıp kendilerinin burayı işgal etmesi için birçok savaşlar yaptılar. Şark Projesi’yle beraber burasını bizim elimizden almaya çalıştılar. Ama yüce milletimiz tarihin hiçbir döneminde buna müsaade etmedi. Fakat o gün savaşla yapamadıklarını şimdi barış zemininde yapmaya çalışıyorlar. Avrupa Birliği ve Amerika, kim bunlar biliyor musunuz? Zamanında şu ülkeyi işgal etmek isteyen adamlar. Onların dedeleri Çanakkale’de, İnönü’de Dumlupınar ve Sakarya’da ülkemizi işgal edip, elimizden bu vatanı almak isteyen adamlardı. Akdeniz’den, Ege’den Karadeniz’den gelen işgal güçleriyle beraber bu ülkeyi işgal edenlerdi.”

Tehditler unutturuldu

Türkiye’yi yönetenlerin tehdit algılamasının tarihi gerçeklerle örtüşmediğini söyleyen Prof. Dr. Haydar Baş konuşmasını şöyle sürdürdü: “Bakınız, kış şartlarında Akçaabat’ın kurtuluşu, Trabzon’un kurtuluşu, Rize, Artvin ve Erzurum’un kurtuluşunun yıl dönümleri her yıl kutlanıyor. Bu illerimiz işte o bahsettiğimiz işgallerden kurtuldular. Kimin işgalinden kurtuldular? Bugün beraberiz dediğimiz insanların işgalinden biz kurtulduk. Şimdi barış zamanında öyle bir ortam oluşturdular ki, millet olarak biz bu tehditleri unuttuk. Sanki bu insanlar bizim ezeli dostlarımız, bunlarla kardeş olmamız şart, din beraberliğimiz var, maneviyat ve kültür beraberliğimiz var, siyaset beraberliğimiz var diye inanarak bunu hayata geçirmek isteyen bir zümre başımıza geldi. Bunlar tarihi, siyasi, kültürel ve manevi derinliği olmayan maalesef yozlaşmış bir anlayışın vücuda getirdiği bir anlayıştır.

‘Dört dörtlük Anayasa’yı biz yaparız’

Anayasa referandumu gündemine de değinen Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş şunları söyledi: “Millet ‘açım’ diyor. Lütfen bana iş bul, benim karnımı doyur, ben senden bunu istiyorum. Bırak tiyatro oynamayı, diyor. İyi bir Anayasa bütün milletin mutabakatını temin eden, her türlü kesimin ihtiyacına cevap veren, can emniyetini, namus, mal, seyahat, eğitim, geçim emniyetini, din ve vicdan emniyetini teminat altına alan dört dörtlük bir Anayasa istiyor musunuz? İyi bilin ki böyle bir Anayasa ancak Bağımsız Türkiye Partisi iktidarı döneminde, Haydar Hoca’yla beraber vücut bulacaktır. Bundan kuşkunuz olmasın.”

Hayır, demeye var mısınız?

Halkın arzu ettiği milli Anayasa’nın ancak Bağımsız Türkiye Partisi iktidarıyla mümkün olabileceğini ifade eden Prof. Dr. Haydar Baş vatandaşlardan 12 Eylül’de yapılacak referandumda ‘hayır’ oyu vermelerini istedi. BTP Genel Başkanı şunları söyledi: “Oyun şu Anayasa’yla beraber bir yolunu bulup istediklerine bunu aktarma oyunudur. Onun için var gücümüzle hayır demeye var mısınız? Yüce milletime sesleniyorum, sakın ha öyle gelirler senin önünde ağlarlar, bunlar tiyatrocudur sakın inanma. Öyle ağlarlar ki, sen de bunların çok şeyini kaybettiğini sanarsın. Hayır’la kalmanızı, hayırla yaşamanızı Cenab–ı Hak’tan niyaz ediyorum.”TUNALIM..

27 Temmuz 2010 Salı

HALEP DÜDÜĞÜ

Değerli okurlarıma öncelikle Halep düdüğünün ne olduğunu açıklayarak yazımıza başlayalım. Düdükler genellikle nefes üflemekle ses çıkarır. Halep düdüğünün diğer düdüklerden farkı; hem nefes üflemekle, hem de nefes çekmekle ses çıkarmaktır. Yani iki taraftan da üfleseniz ses çıkarır…

Çocukluk yıllarımız Kilis de geçti. Bildiğiniz gibi Halep, Suriye’nin 1.5-2 milyon nüfusa sahip bir şehridir ve Kilis’e komşudur. Kilis’e Halep’ten gelenler, çocuklar için Halep düdüğü getirirlerdi. Bu düdük, küçük çocukların gözde bir oyuncağıydı. Çünkü her yaştan çocuğun öttürmesi mümkündü.

Bizim yörede bu düdük bazı ata sözlerine konu olmuştur. Bu düdük; her halükarda kendini haklı çıkaran, olumlu yada olumsuz her şartı kendi lehine çevirme kurnazlığı güden kimselere söylenen sözlere konu olmuştur.
Halk arsında; “Adamın ağzında Halep düdüğü var sanki” denir…

Kendini uyanık ve kurnaz gören AKP iktidarının elinde de sanki “Halep düdüğü” varmış gibi görülmektir. Çünkü yaşanan her olaydan kendilerini haklı çıkarma kurnazlığını sergilemektedirler.

Bildiğiniz gibi önümüzdeki günlerde “AKP anayasası” referandum için halka sunulacak, evet yada hayır sonucu çıkacaktır. Bu konuda da AKP nin elinde bir Halep düdüğü bulunmaktadır. Sonuç ne olursa olsun mutlak kendilerini haklı çıkarmaya yönelik sesler çıkaracak, söylemler sergileyeceklerdir.

Evet çıkarsa; “12 eylülün dikta anayasasını yine bir 12 eylülde çöpe attık” diye haykıracaklar. Halep düdüğünü öttürecekler…
Hayır çıkarsa; “12 eylülün dikta anayasasına evet dediniz, özgürlüklerin ve demokrasinin önünü kestiniz.” Deyip, başarısızlıklarını gizlemeye çalışacaklar. Beklide “Ey milletim bakınız elimizi kolumuzu bağlayan bazı maddeleri aşamıyoruz. Geliniz bunlara gereken dersi vermek için sandığa gidelim.” Deyip Anayasa mağduru tiyatrosu oynamaya kalkışacaklar. Halep düdüğünü öttürecekler…

Görüldüğü gibi AKP; ister evet çıksın, ister hayır, onlar Halep düdüğünü öttürmeye devam edecektir…

Milletimize düşen, onların elindeki Halep düdüğüne bakmadan, kulak asmadan, AKP anayasasına “hayır” demek için sandığa gitmektir.
Milletimizin “Hayır” oylarıyla verecekleri önemli bir dersle nefesleri kesilirse, Halep düdüğünü de öttüremeyeceklerdir. U.Kepekçi-TUNALIM...

26 Temmuz 2010 Pazartesi

KÜRDİSTANI BÖYLE KURACAKLAR..

AKP’den önce Kürdistan kelimesini kullanmak yürek isterdi! Türkiye’nin kırmızı çizgileri vardı ve bu kırmızı çizgilerin başında da Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulmasına mani olmak vardı.
Devir değişti. Ak adamlar dönemi başladı. Önce askerin başına çuval geçirttiler sonra Kuzey Irak Kürdistan’ını elceğizleriyle kurdular. Şimdi de Irak Kürdistan’ının imarı ile meşguller.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun geçen hafta yaptığı bir yazışmada Barzani’den Kürdistan Devlet başkanı olarak bahsetmesi bazılarını çok şaşırttı. Çünkü ilk kez bir Türk Dışişleri Bakanı Kürdistan’ın varlığını kabul etmiş oluyordu.
Oysa ben hiç şaşırmadım. Çünkü bu sütunu takip edenler “Davutoğlu o ödülü geri ver!” başlığıyla yazdığı yazıyı hatırlarlar.
Yazıda şöyle demiştik:
“Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na ABD tarafından bir ödül verildi. Woodrow Wilson Kamu Hizmeti Ödülü, İstanbul’da düzenlenen bir törenle Davutoğlu’na takdim edildi. Ödül Amerikan Kongresi tarafından eski ABD başkanlarından Woodrow Wilson adına kurulan vakıf tarafından veriliyor… Wilson kim? Anlatalım. ABD eski başkanlarından Woodrow Wilson’un’un 8 Ekim 1918’de ABD Kongresi’nde açıkladığı 14 Madde’ye Wilson İlkeleri denilir. Wilson’un 14 Maddesi’nin 12’ncisi doğrudan Türkiye ile ilgilidir. Sözkonusu maddede, ‘Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk parçasına garanti altına alınmış güvenlikli bir bağımsızlık’ vaat edilirken, Türk olmayan unsurlara da güvenlikli bir otonomi vaadi vardır.” (23.06.2010 – Yeni Mesaj)
Wilson, Türkiye’deki Türk olmayan unsurlara yani en başta Kürtlere de otonomi istiyordu.
Kürdistan’a giden yol Wilson ilkelerinde gizliydi.
İşte, Davutoğlu, Türkiye’nin bölünmesini, bölünen Türkiye’den bir Kürdistan çıkmasını isteyen Wilson’un ilkelerine atfen verilen ödülü koşarak almış ve boynuna tekmıştı.
Ödülün alınmasının üzerinden henüz bir ay geçmişti ki Davutoğlu “Kürdistan’dan” bahseder olmuştu!
Ama film daha bitmedi.
Asıl olay Türkiye Kürdistan’ının yürürlüğe girmesinde gizli.
Bu nasıl olacak?
Jet Fadıl lakaplı Fadıl Akgündüz, maceralı bir hapis süreci sonucu geri döndü ve Siirtspor’un başına geçti. Fadıl, çok önemli sözler söyledi:
“Kendi ligimizi kuracağız!”
Ne ligi bu?
Türkiye Kürdistan’ı futbol ligi.
Kürdistan futbol ligi projesi tutmuş tutmamış şimdilik hiç önemli değil. Mesele surda bir gedik açmak. Sırada Güneydoğu’daki BDP’li belediyelerin ilan edeceği “Güneydoğu belediyeler birliği ve Kuzey ırak belediyeler birliği ittifakı” var.
İki tarafın Kürdistan’ının yerel ittifakına giden yolun başlangıç projesi bu.
PKK’nın dağ kadrosu şu sıralar başta Murat karayılan olmak üzere “Kürdistan’ı ilan edeceklerinden bahsediyor.”
PKK ‘çok yakın bir zamanda’ birkaç Batılı gazeteciye Kandil’de verecekleri beyanatla Türkiye Kürdistan’ını kurduklarını açıklayacak. Bu açıklama bazı batılı ülkelerden ‘kanın durmasına, barışın sağlanmasına katkı sağlayacak’ önemli bir proje olarak destek bulacak. Son bir yıldır birçok Türk gazetecinin koşarak Kandil’e çıkıp PKK’dan gelen barış mesajlarını gazete manşetlerine taşımaları, Türk halkına PKK’nın aslında barış isteyen bir örgüt olduğunu anlatmalarını sebebi hikmeti de anlaşılmış olacak.
Eh son haftalarda bazı nurani basında çıkan “Sevr anlaşması çok güzel bir barış projesiydi” şeklindeki haber ve yazılarla kamuoyunun yeni ve barışsver bir Sevr’e hazırlanmak istenmesini de bu arada unutmayalım.
Ve son dakika notu: Önceki gün şu haber ajanslara düştü:
“Uluslararası Adalet Divanı, Kosova’nın 2008 yılında ilan ettiği tek taraflı bağımsızlık kararının meşru olup olmadığına ilişkin bağlayıcı olmayan kararını verdi. Lahey’deki mahkeme, Kosova’nın Sırbistan’dan ayrılma kararının meşru olduğuna kanaat getirdi. Karar, ayrılıkçı gruplarla uğraşan başta Rusya ve İspanya gibi çok sayıda ülkeyi de yakından ilgilendiriyor”.
PKK’ya akıl veren gruplar Kosova için verilen ‘bağımsız devlet kararını’ ilan edilecek Türkiye Kürdistan’ı için de devreye sokmalarını öğütleyecekler. Aslında Kosova ile Güneydoğu bölgesi ve Kürtler arsında hiçbir bağlantı ve benzerlik olmamsına rağmen, Kürtler Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu asli unsuru olmasına rağmen bu oyun tezgahlanacak.
AKP hükümetinin büyük şamatayla çıkardığı ikiz yasalardaki ‘ayrılıkçı hakları’ istemek üzere BDP’li vekillerin hareket geçmeye hazırlandıklarını da ekleyelim.
Evet açılımın son halkasına geldik.
Ne o siz yoksa açılımı Dolmabahçe’de artistlere verilen kahvaltılardan ibaret mi zannettiniz?
M.Bayraktar-TUNALIM...

25 Temmuz 2010 Pazar

REFERANDUMDA ”HAYIR” DESPOTİZMİ ÖNLER…




BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, ABD’nin Türkiye’de de antidemokratik bir sistem peşinde koştuğunu belirterek, 12 Eylül’deki referandumda verilecek HAYIR oylarının despotizmi önleyeceğini belirtti

Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, darbe ve Anayasa değişikliği tartışmalarını değerlendirdi. 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi Türkiye’nin genel durumunu özetleyen Prof. Dr. Baş, 12 Eylül öncesi 5 binin üzerinde insan öldüğünü belirterek, şunları söyledi: “100 kişinin öldüğü günleri çok iyi hatırlıyorum. Sanki 12 Eylül öncesinde ortalık güllük gülistanlık, kalkıldı, ihtilal yapıldı. Böyle bir şey yok! Yeminle konuşuyorum, o zamanlar vatandaşlar camide ‘Ya Rabbi, biz ne günah işledik de, bu bela başımıza geldi’ şeklinde dua ediyordu. Vatandaşlar adeta orduyu davet ediyordu. 12 Eylül olmamış olsaydı, memleket darmadağın olurdu. Bunu derken, ‘ihtilal oldu, güzel oldu’ demek istemiyoruz. İhtilalin ilk gününde beni içeri aldılar.”

‘Asıl mağdur benim’

Darbe döneminin gerçek mağdurlarından birinin de kendisi olduğunu dile getiren BTP Genel Başkanı, Başbakan Erdoğan’ın o dönemi anlatırken AKP grubunda yaşadığı duygusal anları değerlendirerek, şöyle konuştu: “Benim arkamdan istihbarat ve jandarma ekipleri gelirdi. Evimden alırdı, taa işyerime kadar… Erkeksen isyan et. İsyan etsen de, ne değişecek? Sanki o günün şartlarında bu eza ve cefayı çeken bunlar, şimdi oturup tiyatro yaparak ağlıyor. Sen o günlerde top peşinde koşuyordun, 30 sene sonra kalktın ağlamaya başladın. Şimdi mi aklın başına geldi?”

Ortalığı karıştıran NATO derin devleti

Prof. Dr. Baş, bu sözlerinin ardından darbe dönemine ilişkin şu dikkat çekici açıklamayı yaptı: “12 Eylül sonrası can, mal, namus, din ve vicdan emniyeti geldi. Bütün bunlar ondan sonra oldu. Ondan önce ortalığı NATO adına Türkiye’de iş görenler karıştırdı. Bunların görüntüde elbiseleri ‘asker’ elbisesiydi, doğru ama bunlar hakikatte Türk askeri değildi. Türk askeri kılığında NATO derin devletinin adamları ortalığı karıştırdı.”

Anayasa paketi tartışılmadı

Prof. Dr. Baş, bu sözlerinin ardından 12 Eylül’de referanduma sunulacak Anayasa değişiklik paketine de değinerek, şöyle konuştu: “Hükümet kaç gün bu Anayasa paketinin kamuoyu önünde tartışılmasına müsaade etti? Kimden, hangi fikri aldılar? Hangi sivil toplum örgütüyle istişare yaptılar? O gün Türkiye’de bu olayları çıkartan adamlar, askeri kullanmış olabilirler. Ona ‘sen şu şekilde bir Anayasa yapacaksın, bunun hudutları şu olacak’ demiş olabilirler. Bu da doğrudur. Hükümetin yaptığı Anayasa da kamuoyunda tartışılıp hazırlanmadığına göre, okyanus ötesinin esintisiyle yapılmadığını kim iddia edebilir ki?”

AKP hesap vermekten kaçıyor

AKP Hükümetinin yüksek yargıyı şekillendiren bu değişiklikle kendini hesap vermekten kurtarmak istediğini ifade eden Prof. Dr. Baş, bu gündem çerçevesinde fazlaca dikkate alınmayan Danıştay konusuna dikkat çekerek, şöyle konuştu: “Hükümetin yapacağı icraat, yeraltı servetini yani madenleri yabancılara satmak şeklinde olacaktır. Bir daha da bu Türkiye’nin gündemine gelmeyecek. Danıştay vazifesini yapmadı mı, sonuç budur” dedi.

Neden HAYIR?

Mevcut Anayasa paketinde yer alan düzenlemeler kabul edildiğinde Türkiye’ye despotizmin geleceğini vurgulayan Prof. Dr. Baş, ABD’nin dünya ülkelerini nasıl kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiğine işaret ederek, “ABD’nin zaten bir huyu var. Kraliyet rejimine sahip ülkeleri krallıkla yönetmek kolay. Tepeye bir adam koyuyor, onu istediği gibi kullanıyor. Ancak demokratik ülkelerde bu uygulama biraz zor. Şimdi demokratik ülkeleri de fiilen bir kraliyet rejimine çevirme sevdasında bu adamlar! Niye? Bir adam koyacak, ona talimat verecek, halkı da onun dedikleriyle ikna edecek. Böyle olduğunda hem demokratik anlayış hayata geçiyor, hem de onların menfaatleri korunuyor, hem de bu taraf ‘bir eli yağda, bir eli balda’ yaşıyor. Şimdi manzara bu. Binaenaleyh, aklımızı başımıza alıp gerçekten bir Anayasa yapmak istiyorsak, referandumda ‘HAYIR’ diyeceğiz.”

Halkın sorunlarına çözüm getirilmedi

Anayasa değişikliği paketinin halkın hiçbir kesiminin sorununa çözüm getirmediğini dile getiren Prof. Dr. Baş, Başbakan Erdoğan’a seslenerek, “Sayın Başbakan bıraksın ‘evet’ kampanyasını, milletin saadeti ve mutluluğu için bir kampanya başlatsın. Referanduma sunulacak Anayasa paketinde çiftçiye ne veriliyor? Milletin anası, dini ağlıyor. 6’ya mal ediyor, 5’e satıyor. Bütün ürünlerde durum böyle. Bu kesim için ne çözüm getirdin sen? Hayvancılığı mahvettin. Buna ne çözüm getirdin? Orman kesimi ve sanayiciler için ne çözüm ürettin? Söyle bana, biz de ikna olalım ve referandumda ‘evet’ diyelim.”

‘Gerçek Anayasayı biz yapacağız’

Prof. Dr. Haydar Baş, halkın ihtiyacı olan Anayasa değişikliğini kendilerinin yapacağını bildirerek, “Herkesin görüşünün olduğu, herkesin benimsediği bir Anayasa’nın olması lazım. İnşallah, bu Anayasa’yı yapmak da bize nasip olacak. Başta iktidar olmak üzere kimse bundan gocunmasın. Biz ona yanlışlarını hatırlatıyoruz. Yanlış yapma, diyoruz.”

Made in USA bir paket “Hayır” de başından defet …..Madem ki Made in USA bir pakettir, bir ABD yönlendirmesi ve dayatmasıdır acilen ve kesinlikle reddedilmelidir.
Madem ki Made in ABD bir iktidarın teklifidir, doğal müttefiklerinin, stratejik ortaklarının karşılıksız katkıları ile hazırlanmış ve Türk halkına sunulmaktadır, hiç düşünmeden “hayır” mührü basılmalıdır.
Madem ki, sayın başbakanın zaman zaman “nerden nereye” diyerek anlattığı, “sessiz devrim” sözleri ile ima ettiği çepeçevre bir kuşatılmışlığı yaşıyoruz, iktidarın eliyle Anadolu halkının tüm zenginlikleri elinden alınmıştır ve alınmaktadır o halde bu soyguna bir dur demek için kesinlikle “hayır” mührü basılmalıdır.
Madem ki, 12 Eylül referandumu bir bakıma iktidarın sekiz yıllık icraatlarının da oylanması ve onaylanması anlamına gelmektedir, geride kalan sekiz yıl, gün gün, hafta hafta hatırlanmalı, masaya yatırılıp kocaman bir “hayır “ çekilmelidir.
Sekiz yıl boyunca çıkarılan bütün yasalardan, yapılan tüm düzenlemelerden hiç birinin bu ülkenin menfaatine, bu coğrafyada yaşayan insanların çıkarına olmadığı düşünülerek, araştırıp incelenerek bu teklife okkalı bir “hayır” mührü basılmalıdır.
Sekiz yıldır tek başına iktidar olan AKP’nin, Müslüman Türk milletinin her masum isteğine, her makul talebine “hayır” dediği dikkate alınarak, söz konusu Anayasa değişikliklerine “hayır” denilmelidir.
Seçim barajının aşağıya çekilmesi önerilerine “hayır” diyen,
Şeker pancarında, fındıkta, çayda, tütünde devam eden kotların kaldırılması önerilerine “hayır” diyen,
Yabancılara vatan toprakları satılmasın tekliflerine “hayır” diyen,
Ecnebi şirketlere özel yasalar çıkarılmasın ikazlarına “hayır” diyen,
Ve daha nice makul tekliflere sürekli “hayır” diyen AKP iktidarının Anayasa değişiklik teklifine, yani 12 Eylül referandumuna elbette ve kesinlikle: Hayır…
TUNALIM..

20 Temmuz 2010 Salı

Bu ‘Yedi Düvel’ Anayasasıdır!




Yarsav Yönetim Kurulu bir açıklama yaptı . Açıklamada, ‘Anayasa değişiklikleri konusunda Anayasa Mahkemesi'nce son derece tartışmalı bir karar verilmiştir.’ dendi. Anayasa Mahkemesi, yargıya ve hukuk devletine yönelik saldırıda sessiz kalmıştı. Anayasa Mahkemesi, ‘yargı üzerinde kurulacak baskı, abluka ve çirkin oyunlarla sonuç almayı hedefleyenleri’ bu kararla, güçlendirmiş, cesaretlendirmişti.’

Bu millet 2 ay sonra Referanduma gidiyor. Referanduma karşı çıkanlara ‘Ey halk bakın halkın egemenliğini istemeyenler var!’ söylemi kullanılıyor. Her türlü imkan ve türlü çeşit düzenekle uyuşturulmuş ve çaresiz bırakılmış bir halka ‘Bak ben seni adam yerine koyuyorum! Sandığa davet ediyorum!’ deniyor..

Halk detaylarını bilemediği bir kargaşanın ve ekranlardaki kargaların sesleri arasında bir halkoylamasına daha gidiyor….

İşte bu, ‘sistemin’ fotoğrafıdır!

Nedir ‘sistem’in derdi: Asya’nın kilidi, Türkiye’yi, batı çıkarlarına göre şekillendirmek. O zaman, ekonomi de, siyaset de, kültür de, savunma da, HUKUK da bu ‘sistem’ çerçevesinde şekillenecek!

Oyunun kuralı bu. Bence bunu bilmek yeterli!

Batıda eller havada!

Şimdi önümüzde referandum var!

Acaba kim neyi oylayacağından haberdar?

Neyi oyladığımızı en ince detayına kadar bilenler var: Onlar, Batılı uzmanlar!

Bakın şimdiden ellerini oğuşturup bizi alkışlıyorlar!

Merkel’den AB konseyi yetkililerine , ABD’nin derin devlet sözcülerine kadar herkesin elleri havada…

Financial Times’dan Delphin Strauss, ‘Geri kalan anayasa değişiklikleri de yavaş yavaş gündeme gelecek…’ diyor. Muhtemelen bunun için halkın ‘umudunun’ arttığı yeni bir hükümet beklenecek. Geçmişte böyle olmuştu. ‘Altın vuruş’ için politik psikoloji çalışmaları devreye girecek.

Tüm toplantılarda verdiğim bir şablon vardır: Şimdi onu sizinle de paylaşayım.:

Gittiğim 82 ülkenin büyük bir çoğunluğunda hep aynı şablon uygulanmıştı:

Önce başa, Batının besleyip yetiştirdiği ‘seçilmiş’ kişiler getiriliyordu. Sonra onlara ANAYASAL değişikler için emirler veriliyordu. (Önce Yugoslavya ardından Bosna ve diğer balkan ülkeleri harika örneklerdir)

Kıskaca alınmış politikacı, emir çerçevesinde, bir gecede 15er 25er yasa değiştirip/cıkartıp, kendi ülkesini batı çıkarları doğrultusunda, soydurup soğana çeviriyordu. Bu arada cebi inanılmaz oranda doluyordu.. Dünya sıralamalarında ilk ona giriyordu.

ÖZELLEŞTİRME kurallara bağlanıyor, halkın nesi var, nesi yoksa çokuluslu şirketlerin oluyordu. Eşzamanlı olarak medya tümüyle bir uyuşturma makinesine çevriliyor, ÖZEL TV’ler bunu en mükemmel biçimde gerçekleştiriyordu.

Psikolojik savaş makineleri önce yavaş sonra hızlanarak ülkeyi etnik ve dini temelde bölmek için bu medyayı kullanıyordu.. Ardından iç savaş çıkıyor ve Birleşmiş Milletler askerleri –aynı Amerikalı general Odierno’nun dediği gibi-- tarafları yatıştırmaya geliyordu. BM askerleri, geldikleri petrol gaz bölgelerine, el koyup, o coğrafyada ‘kukla devletçikler yaratıyorlardı.

Böl ve Yut kitabımda bunun onlarca örneğini okuyabilirsiniz.

Anayasa değişiklikleri, referandumlar, bu genel şemanın detaylarındadır, …

Bizi bu detaylarda boğarlar! Halk anlayamadığı bir dizi kelime arasında kaybolur. Parti kapatma yasası, HSYK, Anayasa Mahkemesi üyeleri sayısı.. Sokaktaki adamın ilgi alanı dışındadır…İşsizdir, açtır, hastadır, sadece 1 oyu vardır.

Bu arada yargı biter, Anayasa mahkemesi silikleşir, iktidarlar büyür, dokunulmazlık artar, Washington ve Brüksel’den vesayetli seçilmişler, sömürge valilik görevlerinde adım adım ilerlerler.. Taltif edilirler ya da sokağın nabzı aşırı yükselirse, patronları tarafından, yeni bir ‘umut hükümetle’ yer değiştirilerek ‘nadasa çekilirler’.

Bu ‘Yedi Düvel’
Anayasasıdır!

Hatırlayın, kim Anayasa değişikliği paketini gündeme oturttu?. İktidar elbet diyeceksiniz. Sadece o mu?

Avrupa ve Amerika’nın politik çeteleri yıllardır, ‘Türkiye’nin artık Türkiye olmayacağı bir Anayasa’ istiyor…

İlk tartışmalar başladığında Profesör Ergun Özbudun adı ortaya çıkıyor..

Prof Özbudun, hazırladığı Anayasa taslağında, ‘devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü korumanın, Türk ulusunun bağımsızlığını korumanın, devletin amaç ve görevleri arasından çıkarılması’ teklifini getiriyor.

‘…Ulus devletten şehir devletçiklerine, eyalet sistemine geçişin önünde hiçbir anayasal engel kalmamalı’, ‘Türk Yurttaşlığı Kavramı kalkmalı!’ diyor.

Kimdir Prof Özbudun?

Prof. Özbudun ve ekibindeki birçok kişi, Amerikan derin devletinin kuruluşlarıyla bağlantılılar. International Republican Institute (IRI), National Endowment for Democracy (NED)ve National Democratic Institute (NDI) ve dünyaya yön veren Huntington ve Brzezinski’lerin yakınındaydılar.

Türkiye’ye Anayasa taslağı hazırlayanlar ’Avrupa Konseyi Demokrasi Komisyonu’ ile de içli dışlıydılar. Demekki onlar fasaddılar. Arkalarında dağ gibi bir küresel güç var!

O, dağ gibi güç uzun zamandır Türkiye’ye ‘ANAYASA DEĞİŞMELİ!’ mesajını dayatmıştı. Şimdilik istenen Anayasal değişim tam olarak gerçekleştirilememiştir. Arslan Bulut’un dediği gibi, ‘rejim fiilen değiştirilmiştir’ ama kılıf yavaş yavaş geçirilecektir..

Amerikalı Türkiye ‘uzmanı’, Henri Barkey, Eylül 2009’da BBC’ye verdiği demeçte, ‘Sayın Özbudun’un dediği gibi, 1982 yasasının derhal değişmesi lazım!’ demiştir.. ‘Hükümet, Kürt kelimesini kullanmayarak, süreci "Demokratik Açılım" olarak tanımlıyor. Bu uygundur. Ama ‘Demokratik açılım’, bu Anayasa değişmeden yapılamaz’ diye eklemiştir.

Demekki Anayasal değişikliklerin en önemli yanı şu malum ‘Kürt meselesi’dir.

8 Temmuz 2010’da AB Komisyonu sözcülerinden Espuny de, ‘Türkiye, ‘AB yolunda ilerlemek için, 12 Eylüldeki referandumda anayasa değişiklik paketini kabul etmelidir!’ buyurabilmiştir.

Ana hedef bellidir. Türkiye soğuk suya atılacak kurbağadır. Altına ateş yakılacak su ağır ağır ısınacak, kurbağa rehavet içinde öbür dünyayı boylayacak… Güneydoğu tüm zenginliğiyle küresel çetenin elinde oynattığı bir yönetimin olacak!

Zaman daralmaktadır!

Böylesi devasa bir plan karşısında, Türkiye’nin iktidarı ve muhalefeti, zaman zaman esip gürlemeler dışında ‘AB’nin yolunda’, ‘Batının ekseninde’ olduklarını her platformda beyan ediyorlar.

Göçen bir iktidar, biryerlere süpürülmemek için verilen görevleri can havliyle yapmaya çalışıyor. Peki, Anayasa teklifine ‘hayır’ diyenler, iktidara gelirlerse/ geldiklerinde ‘AB /ABD yolunda’ dayatılan Anayasayı nasıl geri çevirecekler? Referandumdan ‘HAYIR’ çıktığı zaman, ‘Batı yolunda’ kalarak, nasıl batıya karşı gelecekler?

Batının dayatmaları 100 yıldır aynı. ‘Bir Kürdistan kurulmalı. Petrol coğrafyasına oturtulmalı! Türkiye fazla büyük, parçalanmalı! Bu coğrafyada Türk kalmamalı!’

‘Bu topraklarda yaşayanların hepsi Ermeni, Kürt, Çerkez, Pontus, Süryani Alevi .. olduğunu anlamalı!’

Artık zaman sıkıştı! Herkesin safı belli..

Anayasa dayatması, turnosol kağıdıdır! Ve iktidarın söylediği gibi 10 genel seçime bedeldir!

Ey ahali duyduk duymadık , okuduk anlamadık demeyin! Görevimiz duymak, anlamaktır, anlatmaktır.

Ona göre 12 Eylül’de tavrımızı almaktır.

Ve ondan sonrasına da iyi hazırlanmaktır…..



Banu AVAR, 10 Temmuz 2010

http://www.banuavar.com.tr/?pg=articles&id=50
TUNALIM...

16 Temmuz 2010 Cuma

BRÜKSEL'DEN ŞEFAAT UMANLAR "EVET" DESİNLER


Ey ahali!
Duyduk duymadık demeyin, duyanlar duymayanlara çok acele haber versinler, AB sözcüsü ferman edip demiş ki; “Türk halkı “evet” desin.
Biz de diyoruz ki, AB’cilerin kıblesi olan Brüksel’den şefaat umanlar “evet” desinler.
Vatanın,milletin ve devletin ali menfaatlerini Brüksel’in arzu ve istekleri ile aynı görenler “evet” desinler.
Kendi öz benliğini unutmuş, köklerinden kopmuş, deli rüzgarlar önünde kurumuş otlar gibi savrulduğu halde AB sözcüsünün “evet” deyin küstahlığını bir emir kabul edenler ve ferman bilenler “evet” desinler.
12 Eylül 2010 günü yapılacak olan referandumda “evet” diyecek olanlar nelere evet demiş olacaklar?
Sekiz yıla sığdırılan seksen yıllık talana,
Sekiz yıla sığdırılan seksek yıllık yalana,
Sekiz yıla sığdırılan seksen yıllık sinsi plana,
Sekiz yıla sığdırılan seksen yıllık yalan–dolana,
“evet” demiş olacaklar.
AB sözcüsünün; “Türk halkı, 12 Eylül’de Anayasa değişikliğine “evet” demelidir” önerisine uyarak “evet” diyecek olanlar ve “evet” çığırtkanlığı yapacak olanlar, AB’nin bu güne kadar bize yaptıklarına bir sünger çekilmesine “evet” demiş olacaklar.
AB fonlarından fonlananlar “evet” desinler.
Haçlı dünyasından emir alanlar “evet” desinler.
Küresel aktörlerin “uygundur” diye imza attıkları değişikliklerde huzur bulanlar “evet” desinler.
Ecnebilerin menfaati ve keyfi için davul–zurna çalanlar “evet” desinler.
Küresel güçlerin emrinde olduğu defalarca tescillenmiş olan bir iktidarın her çağrısına balıklama dalanlar “evet” desinler.
Küresel güçlerin coğrafyamız ve milletimiz üzerindeki sinsi hesaplarını, ihanet planlarını milletimize hazmettirmede başından beri son sürat çalışan falanlar ve de filanlar “evet” desinler.
Okyanus ötelerinde onların ocaklarının başında oturup onlarla ağlayıp onlarla gülenler “evet” desinler.
Okyanus ötesi güçlerle el ele, kol kola vererek Irak’ı Afganistan’ı kan gölü kılanlar söz konusu değişikliklere “evet” desinler.
Hep çan sesi ile hareket ettikleri için bu coğrafyada yaşadıkları halde bu coğrafyada kardeşliği,birliği,dirliği, barışı ve huzuru sağlama hususunda yaya kalanlar “evet” desinler.
Küresel tefecileri bütün aç gözlülükleri ile bu ülkenin çayırına–bayırına, tarlasına–tohumuna, ormanına madenine destursuz salanlar, bu işleri daha da artıracak olan değişikliklere “evet” desinler.
Brüksel’den şefaat umanlar buyursunlar “evet” desinler.
A.Karaca-TUNALIM...

5 Temmuz 2010 Pazartesi

DİNİ BÜTÜNLÜĞÜMÜZ MİLLİ BÜTÜNLÜĞÜMÜZÜN TEMİNATIDIR.




MÜCADELEMİZ İSTİKLAL MÜCADELESİNİN AYNISIDIR

Bugün ülkemizde etnik açılımlar peşinde koşan siyasi irade, Türk kimliğinin tarihi gelişiminden habersizdir. Eğer haberdar olsaydı bu tür açılımların ne tür sonuçlar doğuracağını rahatlıkla kestirebilir ve böyle karanlık bir vadiye ülkemizi sürüklemezlerdi. Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, Anadolu’da Türk kimliğinin tarihi gelişimini şöyle anlatıyor: “Anadolu’nun Türklerin eline geçmesiyle bu coğrafyada yaşayan gayrimüslimler Türk- İslam medeniyetine hayran kalarak Müslümanlığı seçti. Her düştükleri yerde Türkleri kendi yanlarında buldular. Tamamen ihtiyaçlarını Türklerin karşıladığını gördüler. Sosyal dayanışma ve de ahlaki kuralların dört dörtlük yaşandığı bu topluluğa işte Anadolu coğrafyasında yaşayan etnik gruplar gıpta ettiler ve biz de keşke bunlar gibi olabilsek, dediler. Ardından da Müslüman oldular. Tabi Müslüman olduktan sonra da kendi isimlerine Türk adını verdiler. Biz de bunlar gibi Türk olacağız, dediler.” Değişik inançlara, değişik etnik kökene sahip insanlar Müslüman olup Türklük şemsiyesi altında birleştiler. Bu sebeple “Türk milleti” denilince akla bir ırk değil, Türklük şemsiyesi altında kenetlenmiş, aynı kültüre, inanca, ahlaka medeniyete sahip insanlar topluluğu gelir. Burada etnik ayrım söz konusu değildir ve asırlarca böyle bir ayrımcılık asla yapılmamıştır. Prof. Dr. Baş, Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözünü sürekli örnek vermektedir. Türk olana değil, Türk doğana değil, Türk’üm diyene… Yani ırkçılık değil, bir medeniyet ifade edilmektedir. Burada bu etnik kökenleri bir ve beraber kılan, kenetleştiren ana unsuru da göz ardı etmemek gerekir ki Atatürk buna çok dikkat etmiştir, o da İslam’dır. Atatürk’ün Lozan’da Türkiye’nin asli vatandaşlarını din temeline dayalı olarak belirlemesi oldukça dikkat edilmesi gereken bir konudur. Eğer Atatürk bunu yapmasaydı, etnik kökenlere dayalı bir millet kavramı üzerinde durulsaydı emin olun ki bölünme ve parçalanma o gün başlardı. Bu gerçeği iyi bildiği için Atatürk Lozan’da Müslümanlar bu ülkenin sahibidir, gayrimüslimler ise azınlıktır kararını aldırmıştır. Bugün Lozan’da elde ettiğimiz bu kazanımı maalesef kendi elimizle mahvetmekteyiz. Siyasilerimiz milletimizi etnik ayrımcılığa tabi tutarak ele almaya başlamıştır. Bu çok tehlikeli bir yaklaşımdır. Atatürk’ün Lozan’da sakındığı husus bugün bir maharetmiş gibi uygulanmaya alınmıştır. Etnik kökenler ön plana çıkar da İslam mayası geri plana itilirse, Türk milletini bir arada tutan hiçbir maya kalmaz, darmadağın olur. Prof. Dr. Haydar Baş “dinlerarası diyalog ve benzeri projelerle Türk - İslam mozaiğini parçalamak istiyorlar” uyarısında bulunmaktadır. Hedef Müslüman olarak Türklük şemsiyesi altına giren milletimizi, dinlerarası diyalog faaliyetleriyle yeniden Hıristiyanlaştırmak ve ardından da etnik ayrımcılıkla paramparça etmektir. Bu sebeple Sayın Baş, “Dini bütünlüğümüz milli bütünlüğümüzün, milli bütünlüğümüz de dini bütünlüğümüzün teminatıdır” demektedir.
TUNALIM...

İSRAİL'İN UYGULADIĞI KATLİAMLAR

1800’lü yılların sonlarında Yahudiler bağımsız bir devlet kurma arayışı içerisine girdiler. Bu amaçla Siyonist hareketleri başlatıldı ve bunun başına da Theodor Hezl geçti. Amacı İngiltere’nin desteğini alıp Kutsal topraklarda (Filistin’de) 3–4 milyon Yahudi’nin yaşayabileceği bağımsız bir Yahudi devleti kurmaktı. 1870 yılından itibaren toprak satın alarak tarımsal yerleşme hareketlerine başladılar. Bu onlar için bağımsız devletin bir başlangıç aşamasıydı. Devrin Osmanlı sultanı 2. Abdülhamit ile görüşerek orada Aristokratik bir Cumhuriyet kurmak istediğini bildirdi fakat Sultan bu isteği kesinlikle kabul etmedi.
Birinci dünya Savaşı sonunda İngiltere Orta Doğu bölgesinde kendine bir destek ülke arayışı içine girdi fakat o bölgede kendine destek veren bir ülke yoktu. Bu nedenle orada bir Yahudi devletinin bulunması kendi çıkarları için oldukça iyi bir fikirdi. 1920 yılında Birleşmiş Milletler tarafından Filistin topraklarında İngiliz mandası tanınmış oldu.

Sonraki yıllarda Nazi Almanyası tarafından Yahudi milletine karşı bir soykırım hareketi başlayınca Yahudiler Filistin topraklarına göç etmeye başladılar. Fakat Araplar bu göç hareketine direnince göç durduruldu. Yine de gizli göçler devam etti. En sonunda 1947 yılında Birleşmiş Milletler Filistin’de biri Yahudi diğeri Arap devleti olmak üzere iki devlet arasında paylaşım planı ortaya attı. Araplar bu çözümle tatmin olamayınca iç savaş başladı.

Asagida yer verdigimiz katliamlara iyi bakin bunlar ilk degildi ve sonda olmayacak.
II. Dünya Savaşı'nın ABD ve müttefiklerin zaferiyle bitmesiyle Filistin sorunu BM'ye taşındı. Kasım 1947'de Filistin’in biri Yahudi öteki Arap olmak üzere iki devlet arasında paylaşılmasına karar verdi. Yahudiler bu kararı kabul ederken Araplar reddetti ve İsrail-Filistin Savaşı başladı. 14 Mayıs 1948’de BM paylaşım planı uyarınca David Ben-Gurion tarafından İsrail Devleti’nin kuruluşu ilan edildi. 24 saat sonra, Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları saldırıya geçerek İsrail topraklarına girdiler. Kuruluşu bu kadar netameli bir devlet olan İsrail, ilk kez Türklere saldırdı ancak tarihinde birçok katliam var. Yıl 1946. İsrail örgütü Irgun'un 22 Temmuz tarihinde Kral Davud Oteli’ne düzenlediği saldırıda, aralarında İngilizler, Araplar ve Yahudilerin bulunduğu 96 kişi hayatını kaybetti. Aynı örgütün 1948 yılında Deir Yasin Köyü’ndeki katliamında ise 254 Filistinli can verdi. İsrail ordusu 29 Ekim 1948'de Safsaf köyüne girdiğinde bilanço 70 ölüydü. Aynı gün El-Halil’deki Davayima Köyü’nde ise aralarında kadın ve çocuklarında bulunduğu 80 Filistinli öldürüldü.Batı Şeria’daki Kibya Köyü’ne 1953 yılında baskın yapıldı. 67 kişinin yaşamını yitirdiği baskının lideri Ariel Şaron'du. Mısır'ı işgal etmeye hazırlanan İsrail ordusu, Kufr Kasem isimli köyde katliam yaptı. 1956'daki saldırıda ölen 49 kişinin arasında kadınlar ve çocuklar da vardı.
Yıl yine 1956. Samu köyüne giren İsrail askerleri 18 Filistinli'yi vurdu, köy yerle bir oldu. 1968 yılında ise İsrail uçakları 15’ten fazla Filistin köyüne havadan napalm bombası yağdırdı. Resmi rakamlarla 56 kişi feci şekilde can verdi. İrbid şehrindeki bombardımında ise ölü sayısı 30'du. 12 Şubat 1970 tarihinde Mısır sınırında bir fabrikayı İsrail uçakları vurdu, 70 işçi hayatını kaybetti. Mavi Marmara gemisine dün düzenlenen saldırının bir benzeri 1967 yılında yaşanmıştı. İsrail ve Araplar arasındaki 6 Gün Savaşları sürerken, tarafsızlığını ilan eden ABD bölgeyi izlemek için USS Liberty gemisini Doğu Akdeniz'e gönderdi. Hafif silahlarla donatılan ABD gemisinin içinde askerler ve siviller vardı, gemide rahatlıkla görülebilecek büyük bir bayrak da vardı. İsrail savaş uçaklarının öğle saatlerinde saldırısı başladı, makineli tüfek ve roketle başlayan saldırı napalm bombasıyla sürdü. Gemide en yetkili isimlerin de olduğu askeri ve sivil mürettabat öldürüldü. ABD askerleri uçak gemisinden yardım istedi, iki F-4 nükleer silahlarla havalandı. Ancak uçakların kalkış haberi Pentagon'a ulaştığında Savunma Bakanı McNamara küplere bindi ve derhal uçakların geri dönmesi emrini verdi. USS Liberty, 2,5 saat boyunca İsrail saldırısı altında kaldı. Ölü sayısı 34, yaralı sayısı 177'ydi. İsrail saldırının bir kaza olduğunu açıkladı! Aradan geçen 43 yıla rağmen onca ABD Başkanı bu saldırının hesabını soramadı. srail hava kuvvetleri, 19 Şubat 1973'te Libya Havayolları'na ait bir uçağı düşürdü. 107 yolcu ve mürettabat ne olduğunu anlayamadan can verdi. Yine İsrail uçakları 1970 yılında Mısır'daki Sha'a eyaletinde bir okulu bombaladı, 46 çocuk öldü. 1971'de Suriye'deki bombardımanda ise en az 200 kişi yaşamını yitirdi. 1982'de İsrail, daha sonra birçok kez yapacağı gibi Lübnan'a girdi ve Ariel Şaron'un komutanlığında Hristiyan Falanjistler tarihin en büyük katliamlarından birini yaptı. Sabra ve Şatilla'da katledilen 991kişiden yalnızca 328'inin kimliği tespit edilebildi. 15-16 Eylül tarihindeki katliamın etkileri uzun süre unutulmadı, olaydan 26 yıl sonra saldırı filmlere konu oldu. Beyrut'ta 1 yıl önce düzenlenen hava saldırısında da 300 kişi yaşamını yitirmişti. Sabra ve Şatilla'nın etkileri henüz silinmemişken İsrail askerleri 1990 yılında Kudüs'te yeni bir katliama imza attı. Mescid-i Aksa kavgasına tutuşan Yahudiler ve Filistinliler arasında çıkan olaylarda İsrail ordusu Filistinlilere ateş açtı, 30 Filistinli hayatını kaybetti.

Yıl 1996. Lübnan'daki Kana mülteci kampına düzenlenen kanlı saldırıda çoğu kadın ve çocuklardan oluşan 109 kişi can verdi. Tarihin en büyük katliamlarından birini İsrail 2002 yılında Cenin'de işledi. Cenin'deki mülteci kampına zırhlı birliklerle saldıran İsrail ordusu, 1300 sivili katletti. 2006'da İsrail yine bir sürpriz yaptı, tam bir ay Lübnan'ı bombaladı. Savaşta binlerce sivil öldü, Beyrut tanınmaz hale geldi. Ve tarihler 31 Mayıs 2010'u gösterirken İsrail Gazze'ye yardım götüren Mavi Marmara gemisine havadan helikopterlerle indirme yaptı. İsrail askerleri silah kullandı, barış gönüllüsü en az 9 kişi hayatını kaybetti. Saldırı karşısında sadece Türkiye değil dünya şoke oldu. Türkiye, 1949 yılında İsrail'i tanıyan halkının çoğunluğu Müslüman olan ilk ülke oluyordu. İki ülkenin arasındaki sıkı ilişkilerde 1999 yılında Öcalan'ın Kenya'da yakalanmasında MOSSAD'ın rolüne vurgu yapıldı. 2007'de Türkiye'ye gelen İsrail lideri Şimon Perez TBMM'de bir konuşma yaptı. İsrail'in Gazze'ye girmesi ve 1300 sivilin ölmesiyle iki ülke arasında soğuk rüzgarlar esmeye başladı. Ve 30 Ocak 2009'da ünlü Davos krizi patlak verdi. Başbakan Erdoğan'ın "One minute" çıkışı iki ülke arasında görülmemiş bir gerilim yaşanmasına neden oldu. Son iki yılda İsrail'in Anadolu Kartalı tatbikatından çıkarılması, TRT 1'deki Ayrılık dizisi, "alçak koltuk" kriziyle kopma noktasına gelen aradaki bağlantı, son baskınla koptu.TUNALIM...