30 Nisan 2010 Cuma

TEPKİLER SANDIĞA YANSIMALI

Son günlerde yumruk atmak moda halini almak üzereydi ama vatandaş bu ve benzeri olaylara prim vermeyince tekrar rafa kalktı…
Şunu peşinen dile getirmekte fayda var; atılan yumruklar kim tarafından, kime olursa olsun, ne kişiye, ne de ülkeye bir fayda sağlamaz. Ferdi tepkilerin önü alınmazsa, toplumsal olaylara, tepkilere sebebiyet verebilir.

Yumruklar, tepkinin boyutunu anlatması bakımından ve toplumdaki gerginliğin boyutlarını anlatması bakımından manidardır. Vatandaş çok gergin, sorunlarıyla baş etmekte zorlanıyor, gerginlik hat safhaya varmıştır. Meselelerine çözüm bulunamamasının, terör belasından hala kurtulamamanın, hükümetin hemen her konuda çözümsüz ve çaresiz kalışının, sınırları aşan bir tepki halini alışının göstergesi olarak da algılanmalıdır.

Vatandaşlar ruh sağlıklarını kaybetme noktasına geldiler. Tepkilerin nedenine bir de bu açıdan bakmakta fayda vardır…

Tedbir alınmaz, vatandaşı rahatlatacak davranışlar sergilemezse, vatandaş sağduyulu davranmazsa, daha tehlikeli tepkilerin gündeme gelmesi kaçınılmazdır.
Aman dikkat, kargaşaya meydan verilmesin..!

Tepkilerin şekli ve zamanı yanlış olursa fayda yerine zarar verir. Şiddetin her türlüsü diğer tarafı şiddete teşvik eder. Dostluk dostluğu, iyilik iyiliği doğurur, düşmanlık da başka düşmanlıkları doğurur. Şiddet ve kötülükten kimse fayda göremeyeceği herkesçe malumdur.

Vatandaşın asıl yumruk vuracağı zaman, seçim zamanıdır ve yeri seçim sandıklarıdır. Yumruğunun şiddetini, oyunu seçim pusulasına vurmak şeklinde göstermelidir.
Eğer tepkiler birkaç kişinin suratına yumruk vurarak dile getirirlerse, korkarım seçim sandıklarında vurmaları gereken yumruğu kaybetmiş olurlar…

Bizde adettir, seçim öncesi tepkiler şiddetlenir… İtirazlar ayyuka çıkar... Önüne seçim sandığı konunca, bir miktarda kumanya ile beslenirse hemen unutuverir; açlığını, yapılan haksızlıkları…Önceleri Vatan Millet Sakarya diyenlerin bile çoğunun, ne vatan derdi kalır, ne inanç, ne ideal…Varsa da yoksa da seçim kumanyaları, köşe kapmalar, menfaat peşine koşmalar…

Bu güne kadar böyle gelen bu kısır döngüyü kırmak seçmenin elindedir. Geliniz tepkilerinizi seçim sandıklarına saklayın! Uyumayın; gece gündüz demeden istirahat uyku demeden milletimizi ayıktırma faaliyetlerine katılın.
Hep birlikte; “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Milli Devlet” projelerini iktidara taşıyalım.
Bunun aksine yapacağınız hiçbir davranışın; ne size, ne vatana, ne millete, bir faydası yoktur. Bizden hatırlatması…U.Kepekçi-TUNALIM...

28 Nisan 2010 Çarşamba

TÜKETİM BEREKETTİR

flasBTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, “Tüketim ve üretim ikilisinin at başı devreye girdiği bir ekonomide herkesin bir eli yağda, bir eli balda olur. Onun için tüketim rahmettir, berekettir” dedi.

Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, her hafta Cuma ve cumartesi günleri Meltem TV’de canlı olarak yayınlanan Ekoanaliz programında vatandaşlarımızla buluşmaya devam ediyor. Geçtiğimiz hafta Samsun’da gerçekleştirilen Ekoanaliz programında vatandaşların sorularına cevap veren Prof. Dr. Haydar Baş, Türkiye ekonomisi üzerine çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. Devletin senyoraj hakkını kullanmasının önemi üzerinde duran BTP Genel Başkanı, “Üretiminiz karşılığında milli para devreye girmezse üretilen ürünler alıcı bulamaz” dedi. Programda Prof. Dr. Haydar Baş’a Milli Ekonomi Modeli’nde ifade edilen ve kendisinin de zaman zaman dile getirdiği ‘tüketmek kaynaktır’ sözünün ne anlama geldiği soruldu. Prof. Dr. Haydar Baş bu soruya verdiği cevapta, “Tüketim ve üretim ikilisinin at başı devreye girdiği ekonominin adı, büyüyen ekonomidir” dedi.

Milletin cebi para görecek

Üretimin karşılığında milli paranın basılmaması durumunda rafları dolduran malların alıcı bulmayacağını dile getiren Prof. Dr. Haydar Baş, “Ben milletin kazancını paraya çevirip yine millete vereceğim” diye konuştu. BTP Genel Başkanı, şunları söyledi: “Arkadaşlar eğer siz üretimin karşılığında milli paranızı devreye koymazsanız, şu anda olduğu gibi dükkânlar ağzına kadar mal dolu ama vatandaşın cebinde para yok. Gidiyorsunuz, vitrinlere bakıyorsunuz, hoşunuza gidiyor, ayakkabıya bakıyorsun hoşuna gidiyor. Gömleğe, eteğe bakıyorsun hepsi hoşuna gidiyor. Ama cep boş. Niye? Devlet o kazandığını karşılığında parayı basıp senin cebine koymadı da ondan. Ben milletin cebine para koyacağım. Bu parayı havadan alıp vermeyeceğim. Milletin kazancını paraya çevireceğim ondan sonra yine millete vereceğim.” “Avrupa da Haydar Hocanıza muhtaç Amerikası da Türkiye’si de” şeklinde konuşan Prof. Dr. Haydar Baş, “Kısmet olursa artık bu fakirlikmiş, yoklukmuş bunlar inşallah tarihe karışacak. Bana inanın. 2002 yılında Bağımsız Türkiye gemisine binseydik, şimdi bir elimiz yağda bir elimiz balda olacaktı” dedi.

Ne kadar tüketim o kadar üretim

Milli Ekonomi Modeli’nde “Tüketmek kaynaktır” ifadesinin ne anlama geldiği sorusu üzerine açıklamalarda bulunan BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, şunları söyledi: “Çok basit mantıkla bunu izah edeyim. Bu salonda 1000’den fazla insan var. Bu 1000 kişi pazara gittik. Hiçbirimizin cebinde para yok. Bir kuruşluk mal alamadık. Cebinde para olmayan bu 1000 kişi isterse 10 bin kişi olsun, pazarda satış yapan vatandaş bir kuruş kazanabilir mi? Kazanamaz. Bir de şöyle düşünsek; Bu pazara giden 1000 kişinin her birinin cebinde en az 1000’er lira para olduğunu varsayalım. Pazara gittiler ve ceplerindeki paranın hepsini harcadılar. Bu pazarda satış yapan esnaf para kazanabilir mi? Kazanır. Şimdi bunu genişletelim. Pazardaki esnaf ne yaptı? Malını sattı. Bir sattı, iki sattı, üç sattı, beş sattı. Nereden alacak bu malı? Bu malı üreten merkezden alacak. Niye alacak? Çünkü tüketen güçlü. Tüketicinin cebinde para olduğu için esnaf malını rahatlıkla satabiliyor. Tüketici sağlıklı bir şekilde tüketim görevini yerine getirebildiği için satıcı daha fazla mal alacak, üretici de dün bir tane satıyordu şimdi üç tane satabildiği için daha fazla üretecek. Bu örnekten de anlaşılacağı gibi ne kadar fazla tüketirsek üretim de o kadar artar.”

Tüketime destek işsizliği çözecek

Konuşmasını “tüketimde meydana gelen artışlar üretimi de artıracaktır” şeklinde sürdüren Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, “tüketim ve üretim ikilisinin at başı devreye girdiği bir ekonomide herkesin bir eli yağda olur bir eli balda” dedi. BTP Lideri, şunları söyledi: “Tüketim arttığı zaman üretim devreye girer. Yani hem tüketiyorsun hem de üretiyorsun. Tüketim ve üretim ikilisinin at başı devreye girdiği ekonominin adı, büyüyen ekonomidir. Böyle bir ekonomide herkesin bir eli yağda olur bir eli balda… Dün bir çift ayakkabı satan esnaf kardeşim tüketim devreye girdiği için 10 çift satacağından bir çift ayakkabı imalatı yapabilmek için 1 kişi çalıştırıyorsa 10 çift ayakkabı üretebilmek için 10 kişi çalıştırması gerekecek. Dediğim anlaşıldı mı? O zaman bütün üretim dallarında en az bire on genişleme olacak. Piyasadaki tüketim tam olduğunda demek ki herkesin işi de olacak. O zaman üretici de bayram yapacak esnaf da memur da işçi de emekli de bayram yapacak. Allah nasip ederse bu denklem kurulduktan sonra herkes ‘tüketim meğer en büyük kaynakmış’ diyecek.”

Tüketim değer katar

Prof. Dr. Haydar Baş, Türkiye’de piyasaya sunulan paranın bir yılda ortalama olarak 16 defa el değiştirdiğini söyledi. Sosyal devlet projeleriyle vatandaşın cebine konulan her kuruş devlete fazlasıyla geri döneceğini söyleyen Prof. Dr. Baş şöyle konuştu: “Tüketmeniz için ben devlet olarak 1000 lira para verdim. Bu para bir yılda ortalama 16 kez piyasada dolaşır. 1000 lirayı 16 ile çarparsak ne eder, 16 bin lira. 16 bin liradan yüzde 30 katma değer üretildiğini varsayarsak 4 bin 800 lira devletin geliri olacaktır. Ben size başta ne vermiştim? 1000 lira verdim. Sonunda devlet olarak kaç para aldım? 4 bin 800 lira. Şimdi tüketim benim elimdeki değeri artırdı mı, eksildi mi? artırdı değil mi? Onun için tüketim rahmettir, berekettir. Zekât verirsin malın artar öyle değil mi? İşte bunun mantığı ve formülü budur.”

TUNALIM...

26 Nisan 2010 Pazartesi

''Kurt yapmaz bu taksimi kuzulara şah olsa''

flas


Her hafta sonu nerdeyse tüm Türkiye’nin adeta kilitlendiği “Eko-Analiz” programı Cuma gecesi Kocaeli ilimizde idi.
Programın başlarında Gaziantep üniversitesi hocalarından Prof. Dr. Ömer Eğercioğlu ilginç tespitlerde bulundu.
Mevcut iktidarın çıkardığı maden yasası ile, yabancılara devrettiği maden ruhsatları sonucu yabancının çıkardığı petrolün sadece yüzde ikisini ülkeye bırakma zorunluluğunu getirdi.
Çıkardığı bir başka yasa ile, ihracatçıya ortalama yüzde sekiz teşvik veriyor.
Bu düzenlemeler sonucu, ülkeden petrol çıkaran bir firma, çıkardığı Petrolu ihraç edeceğim diyerek yüzde sekiz ihracat teşvik primi alacak, çıkardığı petrolden yüzde iki devlete pay verecek, dolayısıyla ülkemizden elde ettiği kaynağın üstüne bir de yüzde altı teşvik alarak zenginliğimizi dışarıya kaçırmış olacak.
Şimdi burada durup merhum Necip Fazıl’ı hatırlamanın tam zamanı:
“Allah’ın on pulunu bekleyedursun on kul
Bir kişiye tam dokuz ,dokuz kişiye bir pul
Kurt yapmaz bu taksimi kuzulara şah olsa
Yaşasın kefenimin kefili kara borsa”
Bu tespitlerin ardından BTP lideri sayın Prof.Dr. Haydar Baş, biraz da sitemkar bir konuşma yaptı.
Dostun acı söylediğini, acı ama gerçekleri haykırdığını, batmaya doğru sürüklenen bir geminin hep beraber içinde olduğumuzu, İstiklalimiz ve istikbalimizin tehlike olduğunu, çoluk-çocuğumuzun geleceğinin satıldığını vurucu cümlelerle ifade etti.
BTP lideri sayın Haydar Baş’ın çözüm önerileri, milli duruşu, yediden yetmişe tüm millete sahip çıkan söylemleri, vatan,bayrak,bağımsızlık vurguları her geçen gün vatan sathına dalga dalga yayılıyor.
Milli Mücadele yıllarının hemen başlangıcında, Milli Mücadele kahramanlarının yaptığını sanki bu gün sayın haydar Baş’ın öncülüğünde BTP hareketi yapıyor.
Bütün yok saymalara rağmen, malum basın tarafından sürdürülen öteleme-gizleme faaliyetlerine rağmen hareket katlanarak büyüyor ve büyüyecek inşallah.

A.Karaca-TUNALIM...

23 Nisan 2010 Cuma

Venezuela:Banu Avar'la Sınırlar Arasında

flas24/4/2010 ·

Banu Avar - Hangi Dünya Düzeni Kitabı Yorumum

“Bu kitap gençler için hazırlandı. Hani bilgiyi hap gibi yutmak isteyen, kitap okuma alışkanlığı 70 yıllık politikalarla yok edilen kardeşlerime, okumaya araştırmaya başlangıç olsun , heves aşılasın umuduyla ART (Avrasya TV) de yayınlanan Dünya Düzeni programını kitaplaştırdık

“Hangi Dünya Düzeni?” İle Amerika’nın ortaya attığı “Yeni Dünya Düzeni” tanımını sorgulamaya çalıştık. Görülüyor ki, küresel masonik çetenin “Yeni Dünya Düzeni” olarak tanımladığı düzen, aslında çok uluslu şirketlerin ulaşmak istediği dünya diktatoryasıdır!

Bu çete son 70 yılda amaçladığı yolda önemli adımlar attı… Aslında hep aynı metodu uyguladılar ve o metoda “demokrasi” adını taktılar…” (Sayfa 145)

Alışılmıştan farklı olarak bu sefer bir kitap tanıtımına son sözüyle başlamayı yeğledim. Banu Avar’ın Hangi Dünya Düzeni isimli kitabını en güzel tanımlayabilecek cümleler burada gizliydi çünkü… Çok basit , herkes anlaşılabilecek kadar sade bir dil ile yıllardır neden ekonomik sıkıtılar yaşıyoruz , batı nasıl oluyor da hep daha ilerde , bizler neden sorunlarımızı bir türlü aşamıyoruz , demokrasi adı altında bir buçuk milyon insan öldürülüyor ve dünya buna nasıl alkış tutuyor , neden sürekli aynı adamlar farklı görevlerde, nasıl oluyor da hep güç odaklarının başında onlar oluyor gibi soruların yanıtlarını bulabileceğiniz bir eser.

Kısa kısa alıntılarla tanıtıma devam edelim :



“…Bugün dünya küresel bir finans çetesi tarafından yönetilmektedir. 29 Temmuz 1921 de New York’ta kurulan Dış İlişkiler Konseyi (Council on Foreign Relation - CFR ), tek dünya devletini hedeflemişti. Ünlü Rothschild’ler de, Rockefeller de, Morgan da kurucu üyesidir. Tüm Amerikan başkanları finans kurumlarını yönetenler, Dünya Bankası başına geçirilenler, Birleşmiş Milletleri yönetenler, Dış İlişkiler Konseyi ile bağlantılıdır. Kissenger da , Holbrooke da, baba oğul Bushlar da , Clinton da, Kennedy de, Obama da adamlarıdır. Yeni dünya düzeni en tepedekilerin kurguladığı bir düzendir. İstenen tek kültürlü, tek hukuklu, tek ordulu, tek bayraklı, tek dinli bir dünya devletidir. Bu devlet masonik bir yapı tarafından yönetilecektir….” (Sayfa 25-26)



Eğlence Yarışma Dedikodu ve Futbol

“…1950 lerin Amerikasında CBS patronu Paley , Murrow’a “Ciddiyet yeter ! Biraz da eğlendirin!” demişti. Murros tarihe geçen mücadelesinin ardından işsiz ve kenarda kaldı.

Yeni Dünya Düzeni bütün ağırlığıyla Amerikalının üzerine çöktü; artık sadece yarışmalar, diziler, spor, yemek ve müzik programları izleyecekti. Eğer ciddi bir şeyler istiyorsa , o duyguyu da tatmin edecek sistem kuklaları ekranda tartışma yada haberimsi programları servise koyacaktı. Nasıl tanıdık mı ?…” (Sayfa 30-31)

“…1991′de, Doğu Bloğu savunma örgütü olan Varşova Paktı dağıldı.

NATO aynı yıl “yeni stratejisini açıklayacaktı; Komünizm bitmişti ama tehditler vardı. Bunlar bölgesel ve küresel tehditlerdi…

NATO artık kendi dışındaki nükleer güç sahibi ülkeleri tehdit sayacaktı. Kendi denetiminde olmayan denetiminde olmayan ülkeleri tehdit sayacaktı. Küresel finansın gelir kaynaklarını engelleyen her türlü oluşumu tehdit sayacaktı.

Bu görüş çerçevesinde, dünya imparatoru Amerika’nın yanında yada ona karşı olan devletler vardı. Ve NATO Amerika’nın karşıtı olanlara müdahale etmekle yükümlüydü.

Sovyetler dağılınca Amerika düşmansız kalmıştı. Erol Bilbilik’in deyişiyle “Şimdi yeni komünistler bulması lazımdı”… Yeni Dünya Düzeni’ne yani emperyalizme direnen devletler şer ekseninde ilan edilecek ve “yeni komünist” onlar olacaktı. Bu devletler ne tesadüf ki, enerji kaynakları ve enerji yolları üzerinde bulunan devletlerdi. Irak’tı , İran’dı, Suriye’ydi , Venezüella’ydı… Çin’in burnunun dibindeki Afganistan’dı.

Obama göreve gelir gelmez “Hedefimiz Afganistan’da başarı elde etmektir!” demişti. Amerika’nın dünya hakimiyeti için Orta Asya ve Doğu Akdeniz’de hakim olması gereğinin altını çizmişti. 2009′da NATO o bölgelere doğru genişlemeyi hedefleyecekti. “Yeni komünistler” Avrasya coğrafyasının sakinleriydi…” (Sayfa 37)

Yaptığım alıntıların yaklaşık on sayfa arasında kalması aslında kitabın her yanının çok önemli olmasından kaynaklanıyor . Atlamadan her yanını yazmak istiyor insan. Kitapçı fiyatı on lira olan bir eseri , internet üzerinden çok daha ucuza alabilirsiniz . Örneğin Kitapyurdu fiyatı 7,5 lira. Bir sigara fiyatına alabileceğiniz bu kitapla güzel yurdumun çalkantılı siyasi gündemi daha iyi anlayacak , neyin ne olduğunu aklınızda çok daha iyi oturtacaksınız….

“Clinton TBMM’de uzun bir konuşma yaptı.

Amerikan tavsiyeleriyle üç ayda 69 yasa çıkaran hükümete “Aferin!” demeyi unutmadı. Alenen dalga geçiyordu: “Bizde yasalar çok uzun sürede çıkar, bizimkilere sizi örnek göstereceğim” diye espri yapıyordu” (Sayfa 104)



Son olarak bir alıntıda Mustafa Kemal Atatürk’lü bir bölümden:

“Mustafa Kemal Paşa’nın yeni Türkiye Cumhuriyeti’ne davet ettiği ilk resmi misafir, Afgan Kralı Emanullah Han ve Türk kökenli eşiydi. Mustafa Kemal , Cumhuriyet’in ilk yıllarında Afganistan’a el uzatıyor, İngilizlerden kurtulan Afganistan’a tıbbiyelileri yolluyordu. Doktor Rıfkı Bey, Kabil’e bir hastane kuruyordu. Afganistan’a öğretmenler gönderiyor, okullar kurduruyordu. Kabil’e matbaa göndermişti. Mühendisler yollamıştı. Onlardan biriydi Mehmet Ali Dağpınar…

2002 yılında Amerikan işgalinin hemen ardından “Devlerin Savaş Alanı Afganistan” belgesini yaparken onunla konuşmuştum. Gözlerinde hüzün vardı; bir zamanların dış politikasını anımsamıştı…”

Bu röportajı ve Afganistan tarihiyle ilgili notların devamını kitapta okuyacaksınız =)

Bu kadar sade bir dille , onca konuyu harmanlayıp anlatan Banu Avar’ın eline emeğine sağlık. Allah böyle yazarlarımızı bizlerden ayırmasın…

19 Nisan 2010 Pazartesi

ULUSAL EĞİTİME NEDEN GEREKSİNİM VARDIR?




Bir toplumun gelişmesinde ve güçlü bir ulus olmasında eğitim önemli bir araçtır. Kalkınmada etkili olan faktörler; hammadde, sermaye, girişim ve nitelikli insan gücüdür. Bunlar arasında en önemlisi nitelikli insan gücü olup bu, ancak eğitimle yetiştirilebilir.

Kişiyi kendi kültürünün parçası haline getiren kültürleşme, eğitim yolu ile oluşan bir süreçtir. Eğitim aracılığıyla kişi kendi kültürünü öğrenir ve ona katılmış olur. Aynı zamanda temel bir kişilik kazanır ( Erdentuğ, 1981).

Bir topluma var eden ve onu sonsuza kadar yaşatan o toplumun kültürdür. Kültürünü koruyup geliştiremeyen toplumlar başka toplumların kültürü içinde eriyip yok olurlar. O halde kültür nedir? Kültür, kısaca insanın yaptığı ve yarattığı şeylerdir. Sosyologlar kültürü somut ve soyut olarak ikiye ayırmaktadırlar. Somut kültür; bir toplumun kullandığı kap-kacak, giyim eşyaları, her türlü alet ve teknik araçlardır. Soyut kültür ise, bir toplumun başta dili, edebiyatı, sanatı, bilimi, felsefesi, örf ve adetleri, düğün şekilleri, yemek yeme şekilleri vb. şeylerdir. Sanat alanına ait olan müzik, resim, mimarlık, halk oyunları da soyut kültürün öğelerindendir.

Soyut kültür unsurları içinde en önemlisi dildir. Çünkü dil kültürün diğer öğelerini de taşımakta ve bunları yeni kuşaklara ve yüzyıllarca sonra yaşayacak insanlara aktarmaktadır. Bir ulusun dili varsa, o ulus yaşıyor demektir. Dilini kaybeden veya dilini bilim ve kültür hayatından çıkaran toplumlar eninde sonunda asimilasyona uğrayıp yok olmaya mahkumdurlar.

Türk tarihine baktığımızda, Türk ulusunu yok etmek isteyen düşmanların, bunu savaş yoluyla başaramayınca kültür emperyalizmi yöntemini ve ulusu birbirine düşürme taktiğini kullandıklarını görürüz. Örneğin; Türk akınlarıyla başa çıkamayan Çinliler, Türklere karşı kendini savunmak için Çin Seddini yapmışlar fakat bu, sorunlarını çözmeyince Türklerle baş etmenin yolunu kültür emperyalizminde bulmuşlardır. Göktürk Yazıtları, Türklerin Çinlilerin ipekli kumaşlarına kandıklarını, Çinli kadınlarla evlendiklerini ve çocuklarına Çince isimler vererek Çinlileştiklerini anlatmaktadır.

Batı Hun Devleti, Attila döneminde(400-453) Hazar Denizinden Baltık Denizine ve Fransa'ya kadar olan Avrupa topraklarını içine almıştır. Attila, Doğu Roma'yı vergiye bağlamış, Batı Roma'nın bazı şehirlerini işgal ederek başkent Roma'yı kuşatma altında tutarak Batı toplumlarını korkutup dehşete düşürmüştür. Bugün bile Batılılar çocuklarını "Türkler geliyor" diye korkutmaktadırlar. Fakat ne yazık ki Attila'nın torunları başta dilleri olmak üzere kültürlerini kaybetmişler ve Batılı toplumlar içinde eriyerek yok olup gitmişlerdir.

Büyük Selçuklu Devletinde yazışma dili Farsça, medresede eğitim dili ise Arapça idi. Anadolu Selçuklu Devletinde devlet kurumlarında resmi yazışma dili olarak yüz yıl Arapça, yüz yıla yakında Farsça kullanılmıştır. Anadolu Selçuklu hükümdarlarının ruhuna Fars kültür emperyalizmi o kadar işlemiştir ki, çocuklarına İslam öncesi Fars diline ait olan Keykubat, Keykavus gibi adlar vermişlerdir. 1980'lerde TRT kanalında gösterimde olan Dallas dizisinin etkisi ile bazı Türk ailelerinin çocuklarına Suelın, Pamela gibi adlar verdiklerini biliyoruz.


Osmanlıların kuruluşundan Fatih dönemine kadar medresede bilim dili Osmanlıca iken, daha sonra bunun yerini Arapça almış, bu Batılılaşma dönemine kadar sürmüştür. Bu dönemde yine bilim dilinde Osmanlıca'ya bir dönüş gözlenmekte ise de, medrese dışında Batı tipinde açılan ilk lise olan Galatasaray Sultanisinde eğitim dili yine Fransızca olmuştur(Akyüz, 1997). Galatasaray Lisesi olarak eğitim-öğretimi sürdüren bu lisede eğitim dili hala Fransızca'dır.

Yine Tanzimat döneminde Fransızlar Katolik okullarını, Amerika ve İngilizleri ise Protestan okullarını açmışlardır. ABD'liler tarafından İstanbul'da açılan Robert Koleji daha çok Bulgar ve Ermeni gençlerini almış, bunları siyasal bakımdan bilinçlendirerek Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmasında kullanmışlardır. Nitekim Bulgar Parlamentosu, Bulgar çetecileri, aydın ve devlet adamlarını yetiştirdikleri için Robert Koleje teşekkür etmiştir. Osmanlı Devleti'nde 284'ü Tanzimat Döneminde, 108'i Abdulhamit döneminde olmak üzere 392 yabancı okul açılmış ve yabancı dilde eğitim yapmışlardır(Akyüz, 1997). Atatürk, bunları Lozan Barış Antlaşması görüşmeleri sırasında kapatmış hatta bu yüzden görüşmeler belli bir süre çıkmaza girmiştir.

Edebiyatçı, yazar Attila İlhan(1999), yabancı okullar hakkında özetle şunları yazar: "Kültür emperyalizmi yabancı okullar aracılığıyla girmiş, Türk aydınını Türk halkına yabancılaştırmıştır. Demokrat Parti dönemindeki devlet adamlarının bir kısmı yabancı okullardan mezundur. Orta Doğu Teknik Üniversitesi de benzer amaçlar için açılmıştır. Bu üniversitenin ilk mezunları Amerikancı, 1960'lardan sonra öğrenci olaylarında yer alanlar ise Çinci ve Rusçu gibi yabancılaşmalara düştüler." Türkiye'yi 2000 ve 2001 yıllarındaki krizlere adım adım götüren dönemin başbakanları olan Tansu Çiller ile Bülent Ecevit Robert Kolej, Mesut Yılmaz ise Alman Lisesi mezunudur.

Atatürk, ulus olmanın dile ve tarih bilincine dayandığını bildiği için Türk Dil ve Tarih Kurumlarını kurmuş ve Ankara'da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ni açmıştır. İlk defa Cumhuriyetle birlikte resmi yazışma ve bilim dilimiz Türkçe olmuştur. Atatürk öldükten sonra onun kültür ve eğitim politikası sürdürülememiş, eğitim ve kültür yaşantımız tamamen Batının güdümüne girmiştir. Şöyle ki; Oktay Sinanoğlu(2002), 1945'li yıllarda Milli Eğitim Bakanlığında eğitimle ilgili dördü Türk, dördü ABD'li olmak üzere sekiz kişilik bir komisyon kurulduğunu, bu komisyonda görevli ABD elçisinin oyunun her oylamada iki oy sayıldığını yazmaktadır. Böylece Türk eğitim sistemi ile ilgili kararlar ABD'li üyeler tarafından alınmış oluyordu.

Türkiye'de 1955 yılında Maarif Koleji adında İngilizce eğitim yapan liseler açılmış(Cicioğlu, 1982) ve bu okullar, adları sonradan Anadolu Liselerine çevrilerek bütün illere ve büyük ilçelere kadar yaygınlaştırılmıştır. Yine 1957 yılında ODTÜ açılmış(Kısakürek, 1976), Oktay Sinanoğlu'nun eğitim dilinin Türkçe olması için gösterdiği tüm gayretlere rağmen, eğitim dili İngilizce olmuştur. Daha sonra 1971 yılında İngilizce eğitim yapan Boğaziçi Üniversitesi açılmıştır(Kısakürek, 1976). Son yıllarda Türk Üniversitelerinde İngilizce tıp, İngilizce iktisat gibi fakülte ve bölümler açılmıştır. Bu durum Türkçe'nin yerini tamamen İngilizce'nin alabileceği endişesini gittikçe arttırmaktadır.

Son Ecevit hükümeti döneminde Milli Eğitim Bakanlığı İngilizce derslerini ilköğretim 4. ve 5. sınıflara kadar indirmiştir. Şu anda anaokullarında İngilizce dersleri konularak Türkiye'de anadili İngilizce olan insanlar yetiştirmek üzere hazırlıklar sürdürülmektedir. 26 Temmuz - 12 Ağustos 2003 tarihleri arasında Hollanda, Belçika, Fransa ve Almanya'yı içine


alan bir gezi yaptık. Bu gezinin yaklaşık 13-14 gününü Almanya'da geçirerek Münih, Berlin gibi birkaçı dışında Almanya'nın birçok kentine gitme fırsatını bulduk. Almanya'da Türklere uygulanan asimilasyon politikasının Anadolu'ya paralel olarak yürütüldüğünü bu gezi sırasında öğrendik Yakın yıllara kadar Almanya'da Türk çocuklarına Türkçe öğretilirken Türklerin Almanya'da yerleşmelerinin kesinleşmesi üzerine okullardaki Türkçe dersleri kaldırılmıştır. Bugün Türk çocukları, velilerinin karşı çıkmasına rağmen kiliselere bağlı anaokullarında (kindergarten) Hıristiyanlık dersleri verilerek Hıristiyanlaştırılmaya çalışılmaktadır. Liselerde ise, Almanca Müslümanlık dersi verilmekte, Türkiye'deki Diyanet İşleri Başkanlığı'nın da buna destek olduğu söylenmektedir. Buradaki amaç Müslüman Alman yetiştirmektir. İleride bunlara denilecektir ki: "Siz Türkçe bilmiyorsunuz, Türk değilsiniz, Müslüman Almansınız." Tıpkı Yunanistan'da Yunan hükümetinin Batı Trakya'daki Türklere "Siz Türk değil, Müslüman Helensiniz" dediği gibi.

Amerikalılar, Türk dilinin bilimde ve eğitimde kullanılmasını engelleyerek kendi dillerini ve kültürlerini yaymak isteyebilirler. Fakat buna karşı gerekli önlemleri alarak Türk dilini ve kültürünü koruma ve yayma görevi, T.C. Hükümeti yetkililerinindir. Oysa Türkiye'nin Washington Büyükelçisi ve New York Konsolosu ABD'deki Türk derneklerine "İngiliz dilini kullanın", diye resmi bir yazı gönderebilmektedir. Halbuki bu yazılar gelmeden önce adı geçen dernekler gerek kendi aralarındaki yazışmalarda ve gerekse bilimsel toplantılarında Türkçe'yi kullanıyorlardı( Sinanoğlu, 2002). Ne yazık ki, Türk Devletinden maaş alan Türk dilini ve kültürünü desteklemekle görevli olan diplomatlar İngiliz diline ve kültürüne arka çıkabilmektedir. Dünyada acaba bunun bir başka örneği var mıdır?

Türkiye'de ise "Türkçe'nin bilim dili olmadığını ve gelecekte de olamayacağını" söyleyen YÖK başkanları ve "Bizim miladımız Cumhuriyettir", diyen Milli Eğitim Bakanları görev yapabilmiştir. Söz konusu kişilerin, Atatürk'ün ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin dil ve tarih politikasına aykırı olan bu düşüncelerini, Atatürkçülük adına savunabilmiş olmaları Türkiye'nin bir talihsizliği olsa gerektir.

Türk Dil Kurumu Başkanı Sayın Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesinde toplanan Ulusal Eğitim Kurultayında yaptığı konuşmada yabancı dilde eğitim yapan ülkelerin Nijerya, Kenya, Etiyopya, Uganda, Tanzanya, Filipinler, Macaristan, Bulgaristan ve Türkiye olduğunu söylemiştir. Türkiye'nin bu ülkeler safında yer alması kabul edilebilir bir durum değildir. Türkiye'nin ulusal kişiliğini ve onurunu koruyabilmesi ve kendi düzeyindeki uluslar yanında yerini alabilmesi için yabancı dilde eğitimi en kısa sürede bırakarak, kendi ulusal diline dönmelidir.

Son yıllarda iş eğitimle de kalmadı, kültür emperyalizmi müzik alanında da kendisini gösterdi. Bugüne kadar lüks lokantalardan çeşitli resmi ve özel kuruluşlara ve üniversite kafeteryalarına kadar çeşitli mekanlarda İngilizce müzikle beyinler sürekli olarak yıkanmıştır. Bu durumun hala devam ettiği bilinmektedir. 9 Ocak 2004 tarihinde TRT INT kanalında bir müzik programına katılan Türk halk müziği sanatçısı Sabahat Akkiraz, Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde yapılan müzik yarışmalarında ödüller aldığını ve dilini bilmeyen insanların kendisini ayakta alkışladıklarını fakat devletin kurumu olan THY'nin yolculara Türk müziği yerine yabancı müzik dinlettirdiklerini, oysa diğer ulusların hava yollarının hepsinin kendi müziklerine yer verdiklerini, söyledi.

Ayrıca 2003 Eurovision Şarkı Yarışmasında Türkiye, İngilizce bir parça ile birinci yapılmıştır. Bu sevinilecek ve gurur duyulacak bir durum değil, aksine Türk kültürü açısından üzücü bir olay olarak değerlendirilmelidir. Türkiye'nin yabancı müzikle birinci olmaktansa

kendi müziği ile sonuncu olması daha iyidir. Bununla Batılılar, Türkiye'ye "Eğer bizim aramızda yer almak istiyorsan kendi dilini ve kültürünü inkar etmelisin ve kendinden utanmalısın" demektedirler. Oysa Türkiye'deki yetkililerden beklenen, kendi dilimize ve müziğimize sahip çıkmaları ve bunu inatla sonsuza kadar sürdürmeleridir.

Ulusu birbirine düşürme ve psikolojik savaş yöntemine de kısaca değinelim. Türk ulusu, birlik ve beraberliğini koruduğu sürece düşmanlar bu ulusu yıkamayacağını bilmektedir. Bunun için tarih boyunca Türk ulusunu birbirine düşürmeye çalışmışlar ve ne yazık ki bunda başarılı da olmuşlardır. Bilindiği gibi emperyalistler, 1968-1980 yılları arasında Türkiye'de sağcı-solcu, Alevi-Sünni vb. düşünce ve inanç farklılıklarını kaşıyıp körükleyerek çatışmalar yaratmışlar ve 5000 Türk gencinin öldürülmesine ve binlercesinin yaralanmasına sebep olmuşlardır. 1973'te "Kıbrıs Barış Harekatı" adı verilen sıcak çatışmada Türk ordusunun sadece 230 şehit verdiği düşünülürse, psikolojik savaş ve içeriden çökertmenin ne kadar korkunç bir yöntem olduğu anlaşılır.

Psikolojik savaşa karşı alınabilecek en etkili önlemlerden birisi eğitim olabilir. Gerek örgün ve gerekse yaygın eğitim yoluyla halk uyarılarak bilinçlendirilebilir.

Yazımızın başlığı olan "Ulusal Eğitme Neden Gereksinim Vardır?" sorusunu tekrar sorarak buna şu yanıtı verebiliriz: Ulusal kimliğimizi, ulusal birliğimizi ve ulusal devletimizi korumak için buna gereksinim vardır. Çokuluslu şirketlerin ulusal devletleri yok etme planlarını bozmanın bundan başka yolu olmasa gerektir. Avrupa Birliği'nin bir yetkilisi, Türkiye'nin gelişmesinin önündeki en büyük engelin Atatürkçülük ve Türk ordusu olduğunu, söylemiştir. Bunu tersinden okursak, demek ki Batılı sömürgecilerin T.C. Devletini yıkabilmelerinin önündeki engel, Atatürkçülük ve Türk ordusudur. Acaba diğer engeller aşılmış mıdır?

Sonuç olarak yapılması gereken, ilköğretimden üniversiteye kadar bütün eğitim kurumlarında yabancı dilde eğitime son verilerek kuşatma altındaki kültürümüz emperyalizmin kıskacından kurtarmaktır. İlk ve ortaöğretimde Türkçe eğitime yer verilerek Atatürkçü ulusal eğitime dönülmelidir. Önce gençlere sağlam bir Türkçe eğitimi verilmeli sonra herkese değil gereksinimi olanlara yabancı dil öğretilmelidir.

Yükseköğretimde bütün üniversitelerde eğitim dili Türkçe olmalı, bütün fakülte ve yüksekokullara mesleki yabancı dil dersleri konularak öğrencilerin alanları ile ilgili yabancı literatürü takip edebilecek düzeyde yabancı dil öğrenmeleri sağlanmalıdır.



Prof. Dr. İbrahim Arslanoğlu G.Ü.Gazi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi

KAYNAKLAR

Akyüz, Yahya. Türk Eğitim Tarihi, İstanbul, Kültür Koleji, 1997

Cici oğlu, Hasan. Türkiye'de İlk ve Ortaöğretim, Ankara, A.Ü. DTCF, 1982

Erdentuğ, Nermin. "Kişiliğin Oluşması ve Türk Kimliği", Milli Kültür Dergisi, 3(2), 7.81, 8.

İlhan, Attila. Hangi Batı?, İstanbul, Bilgi, 1991.

Kısakürek, M. Ali. Üniversitelerimizde Yenileşmeler, Ankara, A.Ü. Eğitim Fakültesi, 1976.

Sinanoğlu, Oktay. Hedef Türkiye, İstanbul, Otopsi, 2002.

18 Nisan 2010 Pazar

MÜSLÜMAN TÜRK KİMLİĞİ

flas
Milletleri millet yapan; inandığı, taşıdığı ve yaşadığı değerlerdir…
Yüce Türk Milletinin asırlardır dünya sahnesinde kalmasının ve gittiği her yere mührünü vurmasının altında yatan gerçek Müslüman Türk kimliğidir. Türk milletinin fethettiği yerlerin halkı, hangi inanca sahip olursa olsun hemen Türk İslam kültürünü kabul ediyor, bağlılık beratını sunuyor ve hizmet ediyorlardı.

Çünkü, Müslüman Türk kimliğinde asıl aradıkları huzuru, hak ve adaleti doya yaşayacaklarının bilincindeydiler.
İstanbul’un fethinde Bizans halkının ihtiramla Fatihi karşılayıp “kardinal şapkası görmektense Osmanlının sarığını görmeye razıyız.”
İfadesini kullanmaları bu tespitimizi teyit eder mahiyettedir.

Ecdadımız, kendi istekleri doğrultusunda iman edip, dinimizi ve kültürümüzü kabul edenlerin yanında, kendi dinine ve kültürüne iman eden halklara da özgürlük hakkı sağlamıştır. Fethettiği hiçbir toprak üzerinde başka dinlerin, başka ulusların kimliklerine ve yaşantılarına asla müdahale etmemiş, mabetlerine asla dokunmamış, aksine onları koruma altına almıştır. Sadece insanları mı? Hayvanları bile koruma altına almıştır. Kimsesiz insan, hayvan, ne tür mahluk varsa onları barındırmak ve bakmak adına vakıflar kurmuş, başlı başına bir vakıf medeniyeti oluşturmuştur.

Yaşadığımız topraklar, İslam diyarı olmasına rağmen asırlar önce yapılmış başka dinlerin eserlerinin ve medeniyetlerinin hala ayakta kalması, inançlarını yaşamaları, Türk İslam kimliğinin hoşgörüsünün ve merhametinin de teyididir.

Geçmişten geleceğe, bu şekilde giden süreç son yıllarda maalesef kesintiye uğramıştır. Müslüman Türk kimliğinden süratle uzaklaşmakta olup, gelecek nesillere aktaracak bir medeniyet birikimi bırakamamakla karşı karşıya olduğumuz hakkında endişeler taşımaktayız.
Bu endişede ne kadar haklı olduğumuzu kanıtlamak için yaşanan sosyal hayata sadece bir gözlemci olarak bakmanız bile yetecektir.

Şöyle bir etrafımıza baktığımızda her ulusun kendine mahsus giyim kuşam tarzlarının, yeme içme, barınma ve davranış bütünlüğünün olduğunu, dış görünüşünden bile hangi millete mensup olduğunu anlayabilirsiniz. Eskiden biz de böyleydik…

Davranışımıza, kılık kıyafetimize bakan birileri işte bu Türk’tür diyebilmekteydi. Ama maalesef, yönümüzü batıya döndüğümüz ilk günden bu yana kültür erozyonuna uğramış bir millet hâlini aldık, kraldan fazla kralcı olduk, bize ait olmayan her şeye aşina olduk, başka milletleri taklit eder olduk. Bu taklitte o kadar ileri gittik ki kendi kültürümüzle taban tabana zıt bile olsa onların görüşlerini baş tacı ettik.
Bu hâl öyle bir noktaya geldi ki azalarına protez takılmış hasta misali her azası farklı bir mahluku andıran, ne içi ne dışı bize benzemez bir duruma düştük. En önemlisi millet olarak aidiyet duygusunu kaybettik. Öz güven diye bir duyguyu tanımaz olduk. Her derdimize çare diye dışarıdan empoze edilen zararlı fikirlerle donandık. Aklımız fikrimiz özümüz sözümüz bizden çok başkalarına ait oldu…

Biz diye bir şey kalmaz oldu. Alfabemizde küçücük dimağlara ekilen “uyu uyu yat uyu”, “ip tut top at” mayaları tuttu. El alem koskoca bir milleti uyuttu…İşte halimiz budur.

Asırlarca dünyaya medeniyet öğreten, mayası, kökü sağlam bir millet olan Türk milletinin tarihteki güç ve kudretini tekrar yakalayıp dünyaya mührünü vurabilmesi için yeniden diriliş, gerekmektedir. Türk Milleti bu şansı Prof. Dr. Haydar Baş’la yakalamıştır. Eğer millet olarak onu anlamakta geç kalmazsak bu diriliş çok zaman almadan gerçekleşebilir.

Siyasete yepyeni bir soluk getiren alışılmış siyasetten çok farklı, kökü maziye, asırlar öncesine dayanan, kaybolmaya yüz tutan Türk İslam medeniyetinin sırlarını, yol ve yordamını bilen ve çözüm önerisi olarak milletimizin önüne koyan Sayın Baş, “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Milli Devlet” projeleriyle milletimize önemli bir diriliş kapısını aralamıştır.

Onun fikirlerinden, bir milletin millet olma vasıflarını dinlerken çok defa “kültür erozyonuna uğrayan milletimizin bu durumdan kurtulması gerekmektedir. Bunun da yolu küçük yaşlarda ilk eğitim almaya başlayan evlatlarımıza benlik duygusunu aşılamaktır. Ben bilirim, ben yaparım, ben çözerim, ben öğrenirim, mantığı ile yetişen çocuklarda aidiyet duygusu gelişecek, kendine güvenle donanınca her türlü problemin üstesinden gelecek, kendinden başka hiçbir inanç ve kültür saldırısına maruz kalmayacaktır.” Dediğine şahit olmuşuzdur.

Gerçek kimliğine bürünen Müslüman Türk milleti tekrar dünyanın dayanağı, sığınağı olma vasfına bürünecektir.
Böylelikle dün tarihte Bizans’ın şapkası yerine Müslüman Türkün sarığını tercih edenler gibi bizim inanç ve kültürümüze ram olmak için milletler birbiri ile yarış halini alacaktır.

U.Kepekçi-TUNALIM...

10 Nisan 2010 Cumartesi

İSLAM DÜNYASI BİR YÜREK OLMALI.



Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, Batının İran’a ambargo uygulama planları karşısında Türkiye ve İslam dünyasının ‘bir bilek ve bir yürek’ olması gerektiğini vurguladı.

Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, Batı ülkelerinin bilhassa ABD’nin İran’a yaptırım uygulamak için ciddi gayret gösterdiğine işaret ederek, Başbakan Erdoğan’ın bunun için ABD’ye davet edildiğini bildirdi. Daha önce soykırım kararından dolayı Başbakan Erdoğan’ın ABD’ye yüklendiğini hatırlatan Prof. Dr. Haydar Baş, “Ancak Sayın Başbakan geri adım atarak, 14 Nisan’da ABD’ye gideceğini ilan etmiştir” dedi.
Hükümet ABD’nin dediğinden çıkmayacaktır
AKP Hükümetinin bölgeye göre uygulanan bir siyaseti olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Baş, şunları ifade etti: “Hükümetin uyguladığı siyaset ABD’nin menfaatleri istikametinde bölgede uygulanan bir siyasettir. Onun için ABD’de bu iktidara, Sayın Başbakana ‘İran’a siz de ambargo uygulayacaksanız’ denirse, hiç merak etmeyin orada sadık bir derviş gibi buna ‘evet’ diyecek ve gelip onu burada hayata geçirecektir. Bunda kuşkum yok. Türk kamuoyu buna ne der? Türk kamuoyunu da işte fetvalarla vesaire avuturlar. Yanlış istikamette yönlendirirler. Ama böyle yaparlarsa – inşallah yapmazlar– bundan Türkiye’nin çok ciddi zararı olur.”

Ciddi ilişkilerimiz var
Türkiye’nin İran ile çok ciddi ticari ilişkileri bulunduğunu vurgulayan BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, şöyle konuştu: “Geçen yıl İran doğalgazı kesti, halkımızın bir bölümü dondu. Böyle bir işe teşebbüs edilmesi çok ciddi yanlış olur. İkinci bir husus ABD yaptırım uygulayacağım diyor, şirketlerinin ancak yüzde 10’u bu müeyyidenin uygulanmasına uyuyor. Kalan yüzde 90’ı İran ile ticarete devam ediyor. Siz de onların dışarıya verdiği mesaja bakarak zannediyorsunuz ki, ABD’li işadamları İran ile ilişkilerini kesti. Bizzat Humeyni döneminde ambargo kararı almalarına rağmen, ABD’li tüccarın yüzde 80’i İran ile ticaret yapmaya devam etmiştir. Burada olan Türkiye’ye olur. Kafamıza akıl koyalım. Bütün gelişmeler bizim aleyhimizde olur.”

İsrail’in elinde bomba var
“Niçin İran’a ambargo uygulanmak isteniyor? Sebep ne?” sorularını yönelten Prof. Dr. Baş, şunları söyledi: “Nükleer enerji sahasında çalışma yaptığı için. İran şu safhadan şu safhaya geldi, deniyor. Bunun sonu bomba imalatıdır, deniyor. Güzel de İsrail’in elinde hazır nükleer bomba bulunuyor. Yani İran gelecekte imal edebileceği bombayla tehlikeli oluyor da, şu anda bombaya sahip olan, onu taşıyan İsrail neden tehlikeli olmuyor?”

Milletin tepkisi sert olur
Bu konuya Türk toplumunun tepkisinin çok şiddetli olacağını dile getiren BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, “Türk halkı buna kesinlikle cevaz vermez. Ama diyeceksiniz ki, Irak konusunda bu millet sesini çıkarmadı ama şimdi millet içten içten biz yanlış yaptık, iktidarın bizi kandırmasına müsaade ettik, asla bundan sonra böyle bir yanılgıya düşmeyeceğiz. Bunları ben duyuyor ve görüyorum. İran konusunda Türkiye ve İslam dünyasının yapacağı şey, ‘bir yürek ve bir bilek olmak’tır. Nasıl ki Avrupa Birliği Haçlı ittifakını birlik etrafında vücuda getirmişse, Türkiye ve İslam dünyasının da bir ‘birlik’ oluşturması lazım. Bir güç oluşturması lazım ki, onun karşısında gelişigüzel tekliflerde bulunmasınlar ve gelişigüzel adımlar atamasınlar” dedi.
TUNALIM...