31 Mart 2010 Çarşamba

CÜBBELİ-ŞALVARLI "MARDİN FETVASI" MIZIKACILARI

Bayram değil, seyran değil; dünyanın çeşitli yörelerinden toplama cübbeli–şalvarlı “dinci takım” Mardin’de neden bir araya geldiler, diye sormayın. Mardin fetvası” mızıkacıları halinde neden resmi geçit eylediler, diye sorgulamayın.
Bu tip işler artık olağan işler… Bundan sonra BOP işte böyle işler. Dolayısıyla, bundan böyle daha çok cübbeli–sarıklı resmi geçit takımına şahit olacağız. Çünkü…
İslam’ın özünü boşaltma ve akaid temellerini Haçlı muharrefatına paralel dönüştürme çabaları, Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) önemli stratejilerindendir.
Başbakan R. T. Erdoğan, 13 Ocak 2009 günkü konuşmasında “BOP kapsamında misyon üstlendiklerini” TBMM grup kürsüsünden resmen deklare etmiştir. BOP misyonu üstlenmiş Erdoğan’ın riyasetindeki Türkiye’de, cübbeli–şalvarlı “dinci BOP mızıkacıları” resmi geçit yapmasınlar da, nerede yapsınlar?!
Bu gelişmeleri Fehmi Koru iyi bilir. ABD’nin BOP’una zemin hazırlamada namlı think–thank kuruluşu Rand Corporation’ın raporunu muhafazakar çevre ondan öğrendi. Papaz Prof. Thomas Michel’in, Graham Fuller’in, ABD’nin meşhur Irak işgal büyükelçisi Zalmay Khalizad’ın eşi Cheryl Barnard’ın Türk–İslam coğrafyasına yönelik BOP eksenli Ilımlı İslam ve Dinlerarası Diyalog rapor ve altyapı çalışmalarının hatırı sayılır katlıları vardır.
Ancak Rand Corporation’un 2007 tarihli raporu ve Civil Democratic Islam başlıklı teklifi, Mardin’de geçen hafta ve geçmişte şahit olduğumuz “dinci mızıkacıların resmi geçitleri”nin foyalarını ortaya koymaktadır.
“Ilımlı Müslüman Ağlar Oluşturmak” başlığı altında, “ılımlı İslamcı din bilginlerin, ılımlı İslamcı toplumsal liderlerin, ılımlı İslamcı gazeteci ve yazarların desteklenmesi, sübvanse edilmesi, onların modernist görüşlerin İslami eğitim müfredatına derc edilmesi; ilgili ülkelerin medya ve müfredatı vasıtasıyla onlara ait islam öncesi ve İslam–dışı tarih ve kültür unsurları hakkında bilgi pompalanması” projeleri anlatılmaktadır. Açıkça desteklenmesi gerektiği belirtilen ABD–Haçlı borazanı bu dinci mızıkacıların bazılarının bizzat isimleri bile sayılmaktadır. Bu süreçten istifade ederek Amerika’nın kucağına postunu serenler bile vardır.
Mardin fetvası mızıkacılarının vaziyetine ve tartışmalarına bakıldığında, bilerek veya bilmeyerek maalesef bu “BOP namlı büyük satranç”ın dinsel piyonu olmaktan kurtulamadıkları görülür.
Güya başta el–Kaide olmak üzere birçok radikal İslami grup, eylemlerini meşrulaştırmak için Mardin Fetvası olarak da bilinen 700 yıllık cihat fetvasına dayanıyormuş. Bu fetva İbn Teymiyye’ye ait; İbn Teymiyye, 1300’lü yılların başında verdiği fetvayla Müslümanları, Müslüman olmayan işgalci yönetimlerle savaşmaya çağırıyordu. Bu Mardin Fetvası’nın ve İslam’daki “cihat kavramı”nın bugünün şartlarında yeniden yorumlanması gerekiyormuş!
ABD’nin işgalci ortağı İngiltere merkezli Canopus Consulting ve Küresel Yenilik ve Rehberlik Merkezi (GCRG) düzenliyor bu toplantıyı. Mardin Artuklu Üniversitesi ise ev sahipliği yapıyor. İslam’a ait bir fetvanın tartışmasında, Hıristiyan, Yahudi, Süryani vs. yetmişikibuçuk milletten temsilci var!
İbn Teymiyye’nin Türkiye’deki haleflerinden ve dinlerarası diyalog meclislerinin demirbaşlarından sayın Hayrettin Karaman’ın iştirak etmeyişine hayret ettim doğrusu…
Düne kadar İslam coğrafyasında, İslam’ın geleneksel temel kurumlarının sarsılması için İbn Teymiyye’yi kullananlar, bir Amerikan işmarıyla onu da Mardin’de sattılar.
Afganistan’da ve Irak’ta işgalci ABD ve ortakçılarının karşısına bu ve benzeri cihat fetvaları çıkıyor. ABD’nin toplum mühendisliği yatırımlarıyla BOP ülkelerinin başına yerleştirdiği kendine bağlı stratejik–kukla siyasetçilerin koltukları bu öğretilerle sarsılıyor. Dolayısıyla bazen büyük oyun bozuluyor, bazen sömürüye ve işgallere karşı gelişen milli–dini direniş sebebiyle lokmalar işgalcilerin kursaklarına tıkanıyor.
Mardin mızıkacılarının resmi geçidi, iştirakçilerin ve gözlemcilerin ifadesiyle tam bir fiyaskoyla sonuçlandı.
Zerre kadar iman ve iz’anı olan Müslüman, vatanını asla ecnebiye peşkeş çekemez, Müslümanların canlarına, mallarına ve namuslarına musallat olanlara ortakçılık yapamaz, gayr–i müslime çanakçılık yapamaz, işgalcilere yatakçılık yapamaz. Bilakis bir karış toprak parçası bile olsa, onu canı pahasına da olsa korur; bu uğurda can verirse şehit olur. Nahak yere hiç kimsenin de canına ve malına dokunmaz. Bu İslam’ın temel şiarıdır. Bu duruş, canlı Kur’an olan Rasulüllah’ın ve Ehl–i Beyti’nin bizzat hayatıdır; Bedir’dir, Uhud’dur, Hendek’tir, Hayber’dir… vs. İlahî ve nebevî duruş bu iken; burada İbn Teymiyye’nin adını zikretmek bile abestir, güya onun fetvası üzerinden İslam’ın temellerini ve işgalcilere karşı direniş talimatını BOP ekseninde örselemeye çalışmak, olsa olsa dini beş paraya satmaktır.
Ahir zamanda bu tip Deccal çömezleri çıkacaktır.
Nitekim Milli Mücadele yıllarında “el–İkdam” gazetesinde işgalcilere karşı direnen Kuvay–ı Milliye kadrosu ve M. Kemal hakkında “kâfir fetvası” yayınlayan Said Nursî’nin yol evlatları, şimdilerde dinlerarası diyalog furyasıyla ABD ve Vatikan’a yelken açmışlardır. Bunlar olağan işler; orman çakalsız olmaz.
Vakıa şu ki en basit bir fıkıh eserinde bile, “Kâfir tasallutuna maruz kalmış herhangi bir İslam toprağında “nefîr–i âmm” (umumî seferberlik) muvacehesinde cihada iştirak etmek ve vatan müdafasına gücü nispetinde katkıda bulunmak her Müslüman üzerine farz–ı ayndır” hükmünü vardır. Hatta böylesi bir durumda vatan müdafaasına iştirak etmek için Müslüman kadınlar eşlerinden ve köleler efendilerinden izin almak zorunda bile değildir. Zira bu müdafaaya iştirak herkes için, tıpkı namaz, oruç… gibi farz–ı ayn olur (Bkz. el–Kâsânî, Bedâi’u’s–Sanâyi’, VI, 57). Dahası İmam eş–Şâfi’î, herhangi bir kalenin/beldenin kâfirler tarafından muhasara edilmesi durumunda, orada yaşayanların işgalcilere karşı mukavemet etmeleri için başlarındaki idarecilerden izin almak mükellefiyetleri bile yoktur (İmam Şafi, el–Ümm, VII, 580).
Akl–ı evvel dinci mızıkacılar, İslam’ın ölçü ve temellerini işgalcilerin BOP aklıyla tartışmak yerine; İslam coğrafyasını kan ve gözyaşına boğan sömürgeci Haçlı işgalcilerinin ne işlerinin olduğunu, bu küresel sömürgecilerin yerel ortakçılarının ve Müslüman kılıklı politik kuklalarının akıbetlerinin ne olacağını ortaya koysalar ya… Belki o zaman, kendileri Deccal çömezi olmaktan kurtulurlar, İslam coğrafyasındaki işgal, kan ve gözyaşları da azalır.


M.E.Koç-TUNALIM...

23 Mart 2010 Salı

ÇANAKKALE'NİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ




Kanaatim odur ki “Çanakkale Savaşı” dünya savaş tarihinin bir özetinden ibarettir.
İlk önce Habil ve Kabil’le başlayan savaş her devirde aynı sebep ve aynı gaye için günümüze kadar gelmiştir. Elbette kıyamete kadar da devam edecektir.
Çanakkale destanını yazan Mehmetçiğin dışında M. Akif Ersoy gibi savaşı bütün yönleri ile ruhunda, yüreğinde ve damarlarında yaşayan ve yaşatan ikinci bir insan yoktur.
M. Akif, Mehmetçiği anlamaya ve anlatmaya çalışırken;
“Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhidi...
Bedr’in aslanları ancak bu kadar şanlı idi” derken aslında bir mukayeseden ziyade bir kaderden bir gayeden, bir manadan ve bir var oluş tecellisinden bahsediyor.
Bedr’in bir sahnesinde Allah’ın Resulü “Ya Rab! Eğer bu Müslümanlar galip gelmezlerse dünyada sana kulluk edecek hiç kimse kalmayacaktır” diye dua ediyordu. İşte o gün Bedir’de Tevhidi kurtaran Ashab-ı Kiram’ın yaptığını 95 sene önce 18 Mart 1915’de Mehmetçik yapmıştı.
İngiliz, Fransız, Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerinin denizden ve karadan Çanakkale boğazını geçip Osmanlı’nın başkenti İstanbul’u işgal ettiklerini bir an düşünebilirsek “Çanakkale’yi geçilmez kılan” Mehmetçiğin haçlı galibiyetini Çanakkale boğazına gömerken Tevhidi nasıl kurtardığını daha iyi anlamış oluruz.
Tam manası ile 7 cephede savaşarak tarihin en sıkıntılı dönemini yaşayan Osmanlı Çanakkale’de yazdığı destanla her şeye rağmen aynı zamanda Tevhidin, kahramanlığın, adaletin, merhametin, İslami ve insani değerlerin de destanını yazdı.
“Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır Kal’a mı göğsündeki kat kat iman” derken Mehmet Akif ister İngiliz, ister Fransız olsun hiç bir gücün, Mehmetçiğin göğsündeki iman kalesinden daha güçlü olmadığını çok net bir şekilde ifade etmiş oluyor.
95 yıl sonra bugüne geldiğimizde olaylara ve gelişmelere baktığımızda İngiliz aynı İngiliz, Fransız aynı Fransız yani batılı ülkelerin dün ne idilerse bugün de aynı olduklarını gerilemek şöyle dursun daha kararlı, daha hırslı, daha planlı bir şekilde üzerimize geldiklerini görüyoruz da acaba biz 95 yıl önceki Çanakkale destanını yazan biz miyiz?
Biz o inançtan, o ruhtan, o kahramanlıktan, o tevhitten bugün ne taşıyoruz ve ne kadarını temsil ediyoruz?
Bugün biz de 95 yıl önce olduğu gibi “Çanakkale geçilmez” diyebiliyor muyuz?
Yoksa Avrupa Birliği adına Çanakkale’ler, Kahramanmaraşlar, Gaziantepler, Şanlıurfalılar, Eskişehirler, Afyonlar, Sakaryalar hülasa ülke toprakları talan mı ediliyor?
Başa dönecek olursak 95 yıl önce Tevhidi kurtaran Mehmetçiğin torunları, bugün korkarım Büyük Ortadoğu projesi, Avrupa Birliği, Medeniyetler ve Dinler arası uzlaşma adı altında teslise doğru yol alıyorlar.
Edebiyat, tarih, coğrafya, sosyoloji, felsefe gibi dersler saat olarak yetersiz olduğu gibi müfredat olarak ta milli, manevi ve tarihi değerlerden maalesef çok uzaktır.
Kendi dinini, dilini, kültürünü ve medeniyetini bilmeyen bir toplum, ecdadının mirasını da asla koruyamaz.
Kim ne derse dersin, Tevhit ipine tutunamayanlar hiç şüphesiz, teslis ipini boğazlarında görürler.
O günün şartlarında Çanakkale geçilmez destanını yazanlar, bugünleri hiç de böyle düşünmemişlerdir. Tunalım...

19 Mart 2010 Cuma

VATANDAŞ ‘AÇIM’ DİYOR, HÜKÜMET ‘AÇILIM’ DİYOR



Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, Hükümetin Güneydoğu’ya açılım yapmak için çaba sarfettiğine işaret ederek, “Vatandaş diyor ki, ‘karnım aç, sırtım çıplak.’ Neyin açılımını yapacaksın?” diye sordu.

Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, partisinin İzmir İl Kongresi’nde yaptığı konuşmada, AKP Hükümetinin açılım politikası ve Batı parlamentolarında peş peşe kabul edilen sözde Ermeni soykırımı tasarıları üzerine çarpıcı açıklamalarda bulundu. İktidarın açılım politikalarını eleştiren BTP Genel Başkanı, bu sürecin Türkiye’yi Yugoslavya’ya dönüştüreceğini belirterek, şunları söyledi: “Güneydoğu’ya açılım yapacaklar. Vatandaş diyor ki, ‘karnım aç, sırtım çıplak.’ Neyin açılımını yapacaksın? Etnik gruplara bağımsızlık vermek suretiyle, Türkiye’yi Yugoslavya’ya çevireceksin. Türkiye 36 etnik gruba ayrılacak. Ne olacak sonra? Senin bütününden bir şey olmadı ki, senden bir şey olmaz, demezler mi? Büyük bir oyun oynanıyor. Bu oyunu oynayan maalesef Avrupa’dır, ABD’dir ama kuklaları içimizdedir. Biz bunların arkasına sürüklendik, şimdi kendi ellerimizle evladımızı, Türkiye’yi boğuyoruz. Ayağa kalkalım, var mısınız?”

Şark projesi kılık değiştirdi

Müslüman Türk milletini Anadolu’dan çıkarma esasına dayanan Şark projesinin güncellenerek devam ettiğini ifade eden Prof. Dr. Baş, Batı parlamentolarında ardı ardına kabul edilen sözde Ermeni soykırım yasa tasarılarına dikkat çekerek, “Bunların soykırım dediği şey, Anadolu’daki etnik grupların Türk – İslam medeniyetinin yüceliğine hayran olarak Müslüman olmasıdır” dedi. BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, şunları söyledi:

“Açın karnını doyuruyor, çıplağın sırtını giydiriyor. Herkese iyilik yapıyor. Meğer bunlar iyilik meleğiymiş. Aradan epey bir zaman geçiyor; o Yezdani, o Keldani, O Rum, O Ermeni ne diyor, biliyor musunuz? ‘Ben Türküm’ diyor. Yetmedi, ‘Ben Müslüman – Türküm’ diyor. Batının gözünde soykırım şudur: Kendi insanını kaybetti. Hıristiyan Müslüman oldu. Musevi Müslüman oldu. Batı bu iddiaları gündeme getirerek, ‘Eyvah, müthiş bir soykırım oldu. Benim, dinim ve neslim bitti’ diyor.”

Batının değişmez taktiği

‘Böl – parçala – yut’ taktiğinin Türkiye üzerinde sinsice oynanmaya devam ettiğini ifade eden Haydar Baş, şöyle konuştu:

“Bir bilek, bir yürek olacağız. Bu vatan üzerinde yaşayan her kardeşimiz bizim için muazzez ve mukaddestir. Bunun Lazı, Çerkezi, Boşnağı, Kürdü yok! Hepsi bir millettir. Müslüman – Türk milletidir. Türkiye’ye avlamak için, yemek için paye veriyorlar. Yoksa seven adam böyle mi yapar? Şimdi Kurt kapanına sizi çekmeye çalışıyorlar. Var mısınız bu oyunu bozmaya.”

Hedef ‘dinimiz’

“Ilımlı İslam, dinlerarası diyalog ve Medeniyetler İttifakı gibi projelerle milleti dininden uzaklaştırmak istiyorlar” diyen Prof. Dr. Baş, şunları kaydetti:

“Bize diyorlar ki, ‘bu topraklar üzerinde yaşayanlar olarak siz Rumsunuz, Ermenisiniz, Yezdanisiniz, Keldanisiniz, şusunuz, busunuz fakat Müslüman değilsiniz.’ İşte oynanan oyun bu. Türklük senin İslamlığınla kaim oldu. ‘Şayet onlarla birlikte olursanız, onlardan olursunuz.’ Ayetin hükmü... Böyle Müslümanlık olmaz. Oyun çok büyük. İçini boşaltıp, adına ılımlı İslam demişler. ‘Eee, bakın biz İslam’ı hak tanıdık, Müslüman’a hak verdik, niye kabul etmiyorsunuz?’ demek suretiyle aslında Türk milletinin imanıyla oynuyorlar. Türk milletinin geleceğiyle oynuyorlar. O gelecekte ne var, biliyor musunuz? Yarının Türkiye’sinde Rumlar ve Ermeniler çoğalacak, kiliseler bollaşacak. Nitekim şu anda bu olmuyor mu? 30 bin kilise evini kim açtı?”

BTP Genel Başkanı, konuşmasını şu kritik uyarılarla tamamladı:
“Türk milleti bir bütündür ve de kardeştir. Bu bütünlüğün sırrı dinimizi kabul edip, akait kurallarından bir kelime dahi olsa taviz vermemektir.”
TUNALIM..

BU ''A.B'' FAZLA YAŞAMAZ!...



Borç batağına saplanan Yunanistan ortada kaldı. Lokomotif ülkeler konumundaki Almanya ve Fransa, ticaret kavgasına tutuştu. 2010 bütçesini 80 milyar Euroluk borç üzerine kuran Almanya’dan çatırtı sesleri geliyor...

YENİ MESAJ ÖZEL ANALİZ

Türkiye’de AKP Hükümetinin girmek için can attığı Avrupa Birliği, Başkanlık ve Dışişleri Bakanlığı kurumlarını getiren Lizbon Anlaşması’na rağmen çatırdıyor. Birliğin 4 çevre ülkesinde (İrlanda, İspanya, Portekiz ve Yunanistan) yaşanan ekonomik darboğaz, AB’nin omurgasını oluşturan temel kriterleri yerle bir etti. Günlerdir 300 milyar Euro’luk borcun içine batmış olan Yunanistan’ın nasıl kurtarılacağını tartışan AB, bu konuda somut bir karar alamadı. Sadece bu durum bile, AB’nin ‘birlik’ olmaktan uzak bir görüntü sergilediğini ortaya koyuyor.

Fransa ve Almanya karşı karşıya
AB’nin iki çekirdek ve lokomotif üyesi olan Fransa ile Almanya arasında yaşanan ‘ticaret savaşı’ ise bakanların söylemlerine yansımaya başladı. Fransa Maliye ve Ekonomi Bakanı Christine Lagarde, “Almanya’nın ihracat sanayine ağırlık vermesi Avrupa Birliği’ndeki ortaklarına zarar veriyor” şeklindeki sözleriyle, uzun zamandır politikacıları meşgul eden bir konuyu yeniden tartışmaya açmış oldu. Almanya’nın dış ticaret fazlası Lagarde ve onun gibi düşünenleri rahatsız ediyor. Almanya’nın dış ticaret fazlasını hedef alanlar Almanya’nın iç talebi teşvik etmesini istiyorlar. Almanya hükümeti ve ihracatçı Alman şirketleri ise eleştirileri geri çeviriyor. Almanya gerçekten dünyanın en çok dış ticaret fazlası elde eden ülkelerinden biri. Alman şirketleri yurt dışına, ithal ettiği mal ve hizmetlerin toplamından çok daha fazlasını satıyor. Kriz geçen yıl Almanya’nın ihracat kaybına uğramasına ve dünya ihracat birinciliğini Çin’e kaptırmasına yol açmıştı. Bununla birlikte ticaret fazlası 136 milyar Euroyu buldu.

Almanya da borç batağında
Fransa gibi ‘dış ticaret açığı’ veren AB ülkeleri Almanya’nın izlediği ekonomi politikalarını eleştirirken, Berlin’deki Merkel Hükümeti, 2010 bütçesini borç üzerine bina ediyor.
Almanya’nın 320 milyar Euro’luk 2010 bütçesinin yüzde 25’i borç alınarak finanse edilecek. Ülkede muhalefet bu yüksek borçlanma oranını eleştirirken, Başbakan Merkel bunun kaçınılmaz olduğu görüşünü savunuyor. Bu arada Almanya’nın toplam iç ve dış borcunun 1 trilyon Euro’yu aştığı belirtiliyor.....TUNALIM...

14 Mart 2010 Pazar

MİLLİ EKONOMİ MODELİNDE KADIN HÜRRİYETLERİ




“Hak denince akan sular durur” denmiş ama maalesef hak arayışına çıkanlar genelde istismar edilmiştir. Başlangıçta masum beklentilerle başlatılan kadın hakları, mücadeleleri, kapitalizmin en büyük istismar aracı olmuş, kadın onlar için ucuz işgücü olarak algılanmıştır. Kadınlar, vasıflarına ve onurlarını yakışmayan, zor ve uygunsuz işlerde çalışmak zorunda bırakılmıştır. Bu güne kadar, kadın haklarında istenilen hürriyet de elde edilememiştir. O zaman, kadının özgürlüğü hakkında da “Milli Ekonomi Modeline” bakmak gerekmektedir.

“Milli Devlet’in kadın ve özgürlük konusuna yaklaşımı da çok farklıdır. Her şeyden önce kadın ve erkek, insan olarak doğuştan gelen temel haklara sahiptir. Bu haklar, klasik haklar olarak ifade edilen özgürlükler olduğu gibi; sosyal ve iktisadi haklar da doğuştan gelen haklardır. Bu en temel hakların tamamını yaşayabilen kadın, gerçekte özgür olmaktadır.

Çalışmak zorunda olan kadın değil, istediği zaman çalışabilecek ama çalışmadığı halde kimseye ihtiyaç duymadan asgari bir gelire sahip olan kadın özgürdür.

Milli Devlet, elbette kadının çalışmasına karşı değildir. Ancak bir kadının, sabahın erken saatinde kalkıp akşama kadar çalışmasının, özgürlükle bir alakası olmadığına dikkat çekmektedir. Öyle ki, kadın, çalışmak için harcadığı zaman içerisinde istediği halde birçok şeyi yapamamaktadır.

Ne kendine yeterince vakit ayırabilmekte, ne sosyal faaliyetlerle tam manasıyla ilgilenebilmekte, ne ailesine yeterince zaman ayırabilmekte, ne de kültürel-sanatsal faaliyetlerle yeterince ilgilenebilmektedir. Gelir düzeyi düşük toplumlarda kültürel-sanatsal faaliyetlerin az gelişmiş olması, o toplumdaki bireylerin kabiliyetsizliklerinden dolayı değildir…
Akşam eve götüreceği ekmeği veya aybaşın ödeyeceği kirayı düşünen bireylerden kültür ve sanat adına elbette çok fazla bir şey beklemek mümkün değildir.”

“Milli Devlet, kadına verdiği maddi desteklerle birlikte kadının çalışmasını zorunlu olmaktan çıkarmakta, bireysel bir tercih haline getirmektedir. İşte asıl özgürlük budur.”(Sosyal Devlet Milli Devlet / Sayfa 233–234 / Prof. Dr. Haydar Baş)

Modelin ilerleyen bölümlerinde gerek eğitim gerekse de sağlık hizmetlerinden en üst seviyede de istifade edebilecek fertlerin başında kadın ve çocuklarımız gelmektedir.
Kültürel ve sportif faaliyetler, öyle yaygın hale gelecek ki beldelerde bile bu haklara sahip olunabilecektir.

“Milli Ekonomi Modelinde” kadın haklarından, etraflıca bilgiler aktarmaya çalıştık. Gerçekten de kadına hak adı altında bugüne kadar tanınan haklar, onların hürriyetlerini daha kısıtlamış, onları daha fazla istismar edilir hale getirmiştir. Kadınlara, yaratılıştan elde ettikleri hakları doya doya yaşatacak, Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ın “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Milli Devlet” projeleridir.U.Kepekçi-TUNALIM...

10 Mart 2010 Çarşamba

BATININ OYUNLARI BOŞA ÇIKACAK...



Anadolu’nun nasıl Müslümanlaştırıldığını bilen Batılıların Türk milletini ayrıştırmaya ve parçalamaya çalıştıklarını söyleyen Prof. Dr. Haydar Baş, “Ne yaparlarsa bu millet Müslüman Türk’tür ve böyle de kalacaktır” diye konuştu.


Batının oyunları boşa çıkacak.Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, Türk milletinin İlah-ı Kelimetullah’a hizmet ettiği için özel bir millet olduğunu ifade ederek, “Türk milletinin bin yıllık davası İlah-ı Kelimetullah’a hizmet etmek olmuştur. Allah Türk milletine şahadeti ve velayeti nasip etmiştir” diye konuştu. Anadolu’yu fetheden ecdadımız kimseyi dininden dönmeye zorlamadığını ifade eden Prof. Dr. Haydar Baş, “Türklerden önce Anadolu’da bulunan Süryani, Keldani, Ermeni ve Rum gibi topluluklar Türk - İslam medeniyetine hayran kalarak Müslüman olmayı seçmişlerdir” dedi.

Biz de Türk’üz dediler
“Türk milleti olarak Anadolu’ya girdiğimiz zaman dedemiz Alparslan Cuma namazını kılıyor, kefenini giyiyor, besmelesini çekiyor ve savaş meydanına çıkıyor. Ve koskocaman 200 bin kişilik Bizans ordusu mağlup ediliyor. Anadolu kapıları bu şekilde açıldı” diyen Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, şunları söyledi: “Anadolu’da Keldanisi, Süryanisi, Ermenisi ve Rumu vardı. Müslüman Türkler hiç kimseye ‘gelin Müslüman olun’ demedi. Hiç kimseye ‘gelin Türk olun’ demedi. Ama ne oldu biliyor musunuz? Gittiler, kapı kapı dolaştılar. Hasta olanların hekimi oldular, açın karnını doyurdular, sırtı çıplak insanları giydirdiler. Nesi var, nesi yok hiçbir ayrım gözetmeksizin beraber bölüştüler. Bu medeniyete şahit olan Anadolu’da yaşayan Ermenisi, Keldanisi, Süryanisi, Rumu ne demeye başladılar biliyor musunuz? “Allah Allah! Bu Türkler ne güzel millet. Bu milletin örfü, âdeti ve maneviyatı mükemmel” dediler ve “Biz de Türk’üz” demeye başladılar. Ben ilim adamı olarak konuşuyorum, hiçbir zorlama olmadı. Bizim atalarımız, “sakın ha zorlama olarak bunu demeyin size bakmak bizim vazifemiz” dediler. İnanır mısınız yüzde 80–90’ı dinini değiştirip Müslüman oldu ve ben Türkoğlu Türküm dedi.”

Türkiye’nin tek çıkış yolu BTP kadrolarıdır
“Türkiye’nin Bağımsız Türkiye Partisi kadrolarıyla beraber olmaktan başka bir yolu yoktur” diye konuşan Prof. Dr. Baş, “Baktılar ki bu iş böyle olmuyor, savaş meydanlarına ayırdıkları parayı milletlerin içine ajan yerleştirmeye ayırdılar. “Onların içinden dini temsilciler bulalım. Kültürde ilimde bizi konuşan ilim adamları yetiştirelim. Onlar bizim adımıza konuşsun, bizim adımıza siyaset yapsın ve bizim adımıza tez üretsinler” dediler. Şimdi Amerika’nın dediğini Türkiye’de biri söylüyorsa bilin ki bir irtibat mutlaka vardır. Eğer bir gaye bir fikir ve bir ideal birliği etrafında bir araya geliniyorsa paylaşılan müşterek bir değer var demektir. Bunun için Türkiye’nin tek yolu var arkadaşlar. Türk milletinin kendi benliğiyle, birliğiyle ve beraberliğiyle Bağımsız Türkiye kadrolarıyla beraber olmaktan başka bir yolu yoktur” diye konuştu.....TUNALIM...

TÜRKİYE YENİ BİR DÖNEMEÇTE(Foxman ağzından baklayı çıkardı)

ADL (Anti–Defamation League / Dünya üzerindeki Yahudi aleyhtarlığına karşı birlik teşkilatı) direktörü Abraham Foxman yine sahne aldı.
Gündemi, İran konusu ve Ermeni soykırım tasarısıydı.
ADL ve Başkanı Abraham H. Foxman’ı tanımış olmanız lazım…
28 Şubat sürecinin perde arkası baş aktörlerindendir Foxman!
10 Mart 1998 günkü Zaman gazetesi, Leon Levy başkanlığında, Foxman’ın da içinde bulunduğu Yahudi Liderler Heyeti’nin Mesut Yılmaz, Fetullah Gülen, Org. Çevik Bir, Hikmet Çetin ve İsmail Cem ile “çok özel” görüşme yaptığını aktarıyor.
Zaman’ın o günkü beyanına göre, ADL, Gülen’in “dinler arası diyalog” kapsamlı eserini basıyor, dünyaya dağıtıyor.
20 Kasım 1992 tarihli Zaman ise, Foxman’ın ADL’sinin ne olduğunu “ABD’de Yahudi mafyası: ADL” şeklinde özetliyor. ADL’nin Amerikan derin devleti ile olan bağlantıları ve dünya üzerindeki darbe, cinayet ve organize suçlarını detaylı biçimde aktarıyor.
Hatırlayın, ADL Başkanı Foxman, Başbakan R. T. Erdoğan’ı ADL adına ödüllendirmişti.
Davos’taki “One minute!” tiyatrosundan sonra İsrail’den rol icabı “aykırı sesler” yükselmeye başlayınca, Erdoğan, 22 Eylül 2009’da soluğu ADL görüşmesinde almıştı.
Amerikan Dış İlişkiler Komitesi’nde kabul edilen Ermeni soykırım tasarısına dair AKP yandaşı medya ve TRT’deki haberlerde, güya Musevi kuruluşların tasarı karşıtı lobi çalışmaları yaptıkları servis ediliyordu.
Türkiye şamar oğlanına çevrilmiş...
Ermeni lobisinin kucağından Yahudi lobisinin kucağına, yetmedi Hillary Clinton kucağından Obama’nın kucağına savrulup gidiyor.
Bu süreçte ADL Başkanı Foxman, dilindeki baklayı çıkarıyor. Diyor ki, Türkiye’nin İran’a karşı yeni yaptırımlara destek vermesinin, tasarının durdurulmasında daha etkili olacağını açıklıyor.
Anlaşıldı mı şimdi, AKP hükümetinin stratejik ortağı Amerikan yönetimi tarafından Türkiye’nin Ermeni sopasıyla eden dövüldüğünü…
Foxman, Erdoğan’ın kulağına su kaçırıyor; İran’a karşı Amerikan safında yerini al! Ne tasarı kalır, ne karar!
Küresel güçlerin açık gündemi “kapitalizmin çöküşü ve ekonomik kriz”… Perde arkası asıl gündem ise İran konusu!
Türkiye’nin içeriden ve dışarıdan başına örülen çoraplar, bu asıl gündeme ilişkindir, İran karşısında Amerika’yla beraber vaziyet alması bağlamındadır.
AKP hükümeti eliyle, Türk askeri, nasıl ki, Afganistan’da işgal güçlerinin emir eri haline getirildi, ABD ve NATO komutanlarının beyanlarıyla oralarda Müslüman avına çıkıyoruz; askerimizin aynı vaziyet ve teslimiyetle İran’da da ABD saflarında yer alması istenmektedir.
Devlet ve milletimizin başına dışarıdan inen Ermeni sopası da, içeriden binen Balyozlar da korkarım bundandır.
Kuzey Irak’ta başımıza geçirilen çuvaldan daha beterdir bu dahilî ve haricî gelişmeler!
Bu bahtsızlığı ve çuvalları yırtacak tek siyasi irade vardır; o da Milli Ekonomi Modeli ve Sosyal Devlet projelerinin sahibi BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş beydir. Siviliyle–askeriyle, devletiyle–milletiyle bu siyasi çözüm adresinde buluşmak, tek yürek ve tek bilek olmaktan başka çare yoktur. Benden tekrar hatırtlatması… M.Emin Koç-TUNALIM...

4 Mart 2010 Perşembe

NEDEN MİLLİ EKONOMİ?..

(((ABD'nin Dolar Tuzağı )))
Amerika Birleşik Devletleri, II. Dünya Savaşı'ndan tek süper güç olarak, güçlü bir endüstriyel altyapı ve geniş altın rezervleri ile çıkmıştır. II. Dünya Savaşı'ndan sonra 1944'de, ABD'nin öncülüğünde 44 ülkenin katılımıyla Bretton Woods şehrinde bir toplantı yapıldı. Bretton Woods Konferansı'nda yeni bir para sistemi kabul edildi. Sistemin işlemesi için IMF ve Dünya Bankası kuruldu. Yeni bir sabit kur sistemi getiren ABD Hazine Bakanlığı altını dolara sabitlediğini ve doların altın kadar değerli olduğunu açıkladı. Bundan sonra tüm değerli madenler ve petrolün satışı ABD doları ile yapılmaya başlandı. Böylece ABD doları rezerv para, anahtar para oldu. Bugün çatışmaların ana gündem maddeleri: Petrol ve rezerv para olabilmek savaşı…

Dünyada daha önce altına bağlı bir para sistemi vardı. Altına dayalı para sistemi, 'elde ne kadar altın varsa o kadar para basılabilir' esasına dayanmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, 1944 yılında aldığı kararla tedavüldeki dolarını altına bağlı olarak bastığını, doların altın karşılığı basıldığını tek yanlı bir biçimde dünyaya ilân etmesi ile ekonomik ilişkileri olan dünyadaki bütün ülkelere de millî paralarını artık altına göre değil, ABD dolarını bloke ederek ayarlamalarını önerdi. ABD bu kararının ardından karşılıksız olarak dolar basmaya başladı.

ABD ile ekonomik ilişki içinde olan çoğu ülkeler, ABD doları bloke ederek para basma yoluna gittiler. Böylece dünyada altına ayarlı para sistemi, ABD dolarına bağımlı hale geldi. Bu durum ABD'ye bağımlı bütün ülkelerin mali durumlarını bozdu. Dünyada rezerv para haline gelen doları basan ABD, petrole para vermeden petrol faturasını diğer ülkelere ödetir oldu.

1968 yılında Fransa'da De Gaulle, Almanya'da Adenaur bir araya gelip, ABD'nin bu yanlış ve dünyanın mali yapısını bozan para sistemine karşı harekete geçtiler. Fransa ve Almanya hükümetleri, ABD'nin uygulamak istediği parasal politikaların tutarsızlığını göstermek için dolar toplayıp, karşılığında ABD'den altın talep edeceklerdi. ABD altın veremeyince de sistemin tutarsızlığı ortaya çıkacaktı.

Dünya altın rezervlerinin en çok olduğu Rusya'dan ABD'nin altın alamaması için De Gaulle derhal Rusya'ya gitti. De Gaulle daha havaalanında iken, ABD'li bir gazeteci: 'Rusya'dan komünizm mi ithal edeceksiniz? ' sorusunu De Gaulle'e sordu. General De Gaulle: 'Dünyayı bizim sistemimiz ve Rusların sistemi mutlu edemedi. İnsanlık ancak başka bir sistemle mutlu olabilir' dedi. Bu gelişmeler üzerine CIA harekete geçerek, Avrupa komünizmini ortaya attı. Fransa'da 68 kuşağı sokağa düştü. De Gaulle istifa etmek zorunda kaldı. Böylece ABD, Fransa ve Almanya'nın dolara bağlı para politikasını engellemelerine imkân bırakmadı.

1970 yılında ABD'nin dış ticareti açık verince, altın karşılığı dolar alan ülkelerde bir panik oldu. Bu durum 'Acaba elimizdeki doların altın karşılığı var mı? ' sorusunu gündeme getirdi. ABD Başkanı Richard Nixon, 15 Ağustos 1971'de ABD dolarını devalüe ettiklerini açıkladı. Daha sonra ABD dolarının Şubat 1973'deki devalüasyonu ile dolara bağlı para sistem bir çöküş yaşadı.

Bugüne geldiğimizde; ABD, IMF ve Dünya Bankası aracılığı ile borç verdiği ülkelerin hükümetlerine baskılar yaparak, dolara olan bağımlılığı artırdı. ABD, IMF ve Dünya Bankası kanalları ile dünya ekonomisini çökerttiği gibi, Üçüncü Dünya'nın mazlum milletlerinin el emeklerini, ekonomik varlıklarını karşılıksız olarak bastığı kağıt parçaları ile sömürdü. Misâl vermek gerekirse bugün Türkiye Merkez Bankası'nda 3 Şubat 2006 itibariyle 52 milyar 871 milyon dolar döviz rezervi vardır. IMF ve Dünya Bankası politikalarını uygulayan Türkiye, 1999 yılı sonu itibariyle 155 milyar dolar borçlu hale geldi. Türkiye'nin borçları sürekli artıyor. Son üç yılda (2003-2004-2005 yılları) toplam borç stoku 216 milyar dolardan 343 milyar dolara çıkmıştır. Türkiye, IMF ve Dünya Bankası'ndan aldığı borç paralar karşılığında milyarlarca dolar faiz ödüyor. Türkiye her yıl yaklaşık 65 katrilyon faiz ödemektedir. Türkiye, IMF'ye en çok faiz ödeyen ülkelerden biridir. IMF yetkilileri, Türkiye'ye sürekli övgüler yağdırmaktadır. 31 Ocak 2006 tarihinde IMF Birinci Baş Yardımcısı Anne Krueger: 'Türkiye mali disiplini uygularken ekonomik büyümenin de sağlanacağının örneği' demiştir.

ABD kurduğu tuzaklarla Üçüncü Dünya milletlerini sömürmeye devam ediyor. ABD dolarını kullanan ülkeler bu kararlarından vazgeçerek, altına dayalı para sistemini uygulamada kararlı olurlarsa, ABD ekonomisi çöker. Çünkü ABD ekonomisinin bugünkü yapısı sömürü temelleri üzerinde duruyor. ABD, dünya ülkelerini karşılığı olmayan doları basarak, değersiz kağıtları mala çevirerek, sömürüyor.

Bugün ABD'yi yönetenler, neo con'lar ve Siyonist Çok Uluslu Şirketlerin yöneticisi evengelist'lerdir. ABD'yi yönetenler, paraya ve basına hükmederek kitleleri manipüle ediyorlar. Bu nedenle ABD'yi yıkacak çelişkiler kendi içinde vardır.

ABD gün geçtikçe sömürü temelleri üzerinde duran ekonomisinin çökeceği konusunda bir korkuya düşmüştür. ABD'yi korkutan bugünkü nedenlerin başında petrolün avro ile satışının yapılmasıdır. Yani ABD petro-avro tercihinden korkmaktadır. Bunun için İslâm Dünyası'na yönelik gerek ekonomik gerek askeri, gerekse kültürel ve dini bir saldırıya geçmiştir. Afganistan ve Irak işgalleri bu korkunun sonucudur. Bugün İran ve Suriye'ye karşı girişilen harekât ABD'nin çöküşünü daha çok hızlandıracaktır. İslâm Ülkeleri'nde, ABD ve Batılı şirketlerle yapılan şirket evlilikleri sonucunda, bu şirketler yabancıların eline geçmektedir. Bu şirket evliliğini yapan iş adamları, zamanla dışlandıklarında, bizden daha fazla ABD düşmanı olacaklardır. Çünkü ABD'nin sömürüye dayalı tuzakları sinsiliklerle doludur.

2005 yılında, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'ın açıklamaları ile Tahran yönetimi merkez bankasında bulunan döviz rezervlerinin tamamını avro'ya çevirme kararı aldı. Ayrıca bundan böyle petrol ihracatını da avro ile yapabileceğini dünyaya duyurdu. Başka ülkelerde bu konuda kafa yoruyor. ABD, dolar- avro tartışmasını bastırmak için İran'a karşı nükleer tehdit uydurmacalarıyla saldırı başlatmıştır. İran'ın dik ve sert duruşu karşısında, şaşkına dönmüştür.

ABD bu çılgınlığını artırmıştır. ABD, İran'ın cesur tavrı sonucu, dünyada dolardan olabilecek kaçışın önüne geçebilmek için başta Avrupa ülkeleri olmak üzere basındaki adamlarını kullanarak, harekete geçmiştir. ABD'nin bu çılgın ve çirkin plânı kendini hemen göstermiştir. CIA ajanları derhal devreye girmiştir. Danimarka'daki küstah Jyllands Posten gazetesi, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) 'e karikatürle çirkin hakaretlerde bulunmuştur. Bu çirkin karikatürlerin Norveç, Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve Amerika medyasında da yayınlanması, Batı'nın iğrenç yüzünü bir defa daha açık bir biçimde göstermiştir. Avrupa'daki karikatür küstahlığı CIA ajanları tarafından gündeme getirilmiştir. ABD, petro-avro tercihini engellemek için karikatür küstahlığını ortaya atarken, Avrupa Ülkeleri ile İslâm Dünyası arasında gerginlik meydana getirmiş olup, böylece haçlı zihniyetinin gizli niyetleri de dışa vurmuştur.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) 'e yapılan bu çirkin hakaretleri telin ediyoruz. Bunu yapanlara birgün dersleri elbette verilir. Bu caniler bunun bedelini ödeyeceklerdir. Allah her şeye hâkimdir. Müslümanlar çok duyarlıdır. Bu böyle biline… ABD ve haçlı sürüsü ülkelerin ürünlerini şuurlu Müslümanlar almama ve kullanmama yönünde tepki gösterdiler. Bununla beraber İslâm Ülkeleri'nde bulunan yerli işbirlikçisi firmalarında Müslümanlar tarafından boykot edilmesi gündemdedir.

ABD, İran'a karşı saldırı hazırlığındadır. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, ABD Başkanı Bush'un saldırganlığına karşılık olarak, 2 Şubat 2006'da şunları söylemiştir: 'Siz kendi ülkenizde bile iğrenç sayılıyorsunuz. ABD'ye ölüm artık bütün dünyanın sloganıdır.'

ABD, çirkin plânları ve saldırgan tutumu ile Hıristiyan-Müslüman çatışması çıkartmaya çalışıyor. Aslında bunu yaparken kendi sonunu da hazırlıyor. 'Uyuyan bir aslan olan İslâm Dünyası'nın uyanması ile zaten çökmekte olan ABD hem ekonomik hem de siyasi yönden daha çok çökecektir. Çünkü o zaman Müslümanlar siyasi ve ekonomik kararlarını etki altında kalmadan vereceklerdir. O zaman millî paralar dolara karşı değil, altına karşı basılacak ve tedavüle çıkacaktır. ABD'ye olan bağımlılık ortadan kalkacaktır. İslâm ekonomisinde de para altın karşılında basılır ve tedavüle çıkarılır.

ABD'ye karşı tepkiler giderek artmaktadır. Bir petrol üreticisi ülke olan Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez, 4 Şubat 2006 tarihinde, Washington yönetiminin zayıflamakta olduğunu belirterek, şunları söylemiştir: 'Kaygı duymakta haklılar, çünkü burada neler olduğunu biliyorlar. Onlar sonsuza kadar ABD imparatorluğunu her anlamda muhafaza etmeye çalışacak, biz de o imparatorluğu parçalamak için mümkün olan her şeyi yapacağız.'

ABD, Irak'ı işgal edince bir HonKong, Çin ve Dubai gibi ticaret merkezleri yaparak ucuz iş gücü ile ucuz mal toplayıp, çok para kazanma hayalleri kurmaktadır. BP tarafından hazırlanan dünya enerji raporuna göre Irak 115 milyar varillik petrol rezervleri ile dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip üçüncü ülkesidir. Dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip ülkelerden Suudi Arabistan birinci sırada yer alırken, İran ikinci sırada yer almaktadır. Kovboy Amerika ve Siyonistler, para ve haber ağlarını devamlı kontrol altında tutacaklarını sanmaktadırlar. Ama boşunadır.

Petro-avro tercihinde AB ülkeleri ile de karşı karşıya olan Amerika, dolar ve avro savaşının petrol ayağında şimdilik avantajlı gibi görünüyor. Büyük problemlerle boğuşan ABD ekonomisi, askeri saldırganlığı ile problemlerini gizliyor. Çöküş sinyalleri veren Amerika, ne kadar çılgınlık yapsa da, yaptıklarının bedelini mutlaka ödeyecektir. Milletleri dolar tuzağına düşüren ABD çöküyor. Üçüncü Dünya'nın mazlum milletleri ne kadar cesur ve kararlı adımlar atarlarsa, ABD, o kadar çabuk çökecektir. ABD, Müslümanlara ve mazlum milletlere karşı kurduğu tuzağa kendi düşmektedir.


(((Derin-merkez “ulus-devlet”leri nasıl çökertiyor? )))

Borç alan, emir alır.
IMF programlarının başlatıldığı ülkelerde hükümetlerin istediğimiz adımları atmaları yapacağımız yardım programından önce gelmeli. Önce reform, sonra para!
ABD Hazine Bakanı Paul O’Neill

Küreselleşmeci Batı ulus-devlete karşıdır, onu yıkılacak ilk hedef olarak görür. Çünkü neoliberal politikalara karşı direnci, ancak ulus-devletler gösterebilir. Bu sebeple Derin-Merkez ulus-devleti etkisizleştirmek, bu devletleri ulusallık niteliklerinden soyutlayarak, küreselleşme süreciyle uyumlu bir kalıba sokmak ister. Peki, nasıl yapıyor bunu? ulus-devletleri üç taraftan baskı altına alıp yeniden biçimlendirme yoluyla: Ulusüstüleştirme, bölgeselleştirme ve yerelleştirme…

Okumakta olduğunuz yazıda, “ulusüstüleştirme”nin nasıl yapıldığına dair bazı somut bilgiler vermeyi deneyeceğim. Yararlandığım başlıca kaynak Michel Chossudovsky’nin “Yoksulluğun Küreselleşmesi: IMF ve Dünya Bankası Reformlarının İçyüzü” [Çeviren: Neşenur Domaniç, Çiviyazıları, İst., 1999, ss.53-64] adlı ünlü yapıtıdır.

1800’lerin sonları… Dünya üzerinde bir avuç zengin, daha sonraki yüzyılda dünyaya yön verecek olan bir devletin, Amerika Birleşik Devletleri’nin varlıklarının yarısından fazlasına ve dünya petrolüne sahip duruma geliyor. Bu bir avuç kapitalist, 1900’lerin hemen başlarında birtakım vakıflar ve örgütler kurmaya başlıyor. Neden acaba? Kendilerini, niyetlerini ve faaliyetlerini bu vakıf ve örgütlerin ardına gizlemek için! Dünyayı şekillendirmeye yönelik bir “mimarlık” gerçeğinin kanıtları olarak işte bu kuruluşlar: Federal Reserv (1913) , Dış İlişkiler Konseyi (CFR, 1921) Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası ve IMF (1944 - 1945) , Bilderberg organizasyonu (1954) , Trilateral Komisyon (Üçlü Komisyon, 1973) , Dünya Ticaret Örgütü (1995) . Dikkat! Aralarında Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu da var!

Ulusüstüleştirme “ulus devletin -örneğin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin- ekonomik ve mâli alandaki yetkilerini giderek ulusüstü kurumlara devretme süreci” şeklinde tanımlanabilir. Söz konusu dayatmalar, esas itibariyle IMF ve Dünya Bankası’nın “destek” programları içinde yer almaktadır. Yazımda önce bu dayatmaların mahiyetini ortaya koyacak, ardından ulus-devletin yetkilerinin nasıl budandığını göstermeye çalışacak, “yapısal reform” aracı olarak kullanılan devalüasyon üzerinde duracağım.

I) Önce borçlandırma...

A) Ulus-devleti ulus devlet yapan yetkilerin devri bağımsız ülke uluslararası finans kuruluşlarının (Bretton Woods kuruluşlarının) vesayeti altına sokularak sağlanır. Peki, nasıl? Yanıtı çok basit: Önce o ülke -”dahilî bedhahlar”ın sağladığı iç destekle- borçlanmaya itilir. Sonra şunlar yapılır:

-Ülke ile bir kredi anlaşması imzalanır.

-Bu anlaşmaya “kredi alma koşulları” eklenir.

-Bu koşullar vasıtasıyla ilgili ülke, ulusal iktisat politikalarını Bretton Woods kuruluşlarının (IMF ve Dünya Bankası’nın) çıkarları ve talepleri doğrultusunda değiştirmeye zorlanır.

İlk hedef ulus-devleti bir borç sarmalı içine sokmaktır. Tabii, borç yükü zamanla artar. Süreç içinde, yeniden takvimlendirme, yeniden yapılandırma, borç değiştirme gibi işlemlere başvurulur. Ancak bunlar ülkenin durumunu değiştirmez, hattâ daha kötüye götürür. Ülke döviz gelirlerinin gittikçe daha büyük bir bölümünü borç servisine ayırır. Zamanla reel borç servisi akımı, yeni sermaye girişini aşmaya başlar. Bu değişim; ülkenin artık zengin ülkeler lehine bir net sermaye ihracatçısı konumuna gelmiş olduğunu gösterir.

B) Ulus-devlet bir yandan bir borç sarmalına sürüklenirken, öbür yandan da bir “borç yönetimi” düzeni şekillenmeye başlar, yani bir tür “finans mühendisliği” söz konusudur. Oluşturulan borç yönetiminin tek bir işlevi vardır: O ülkenin, mali yükümlülüklerini kanıksaması ve bu yeni konumuna sürekli olarak katlanır hale getirilmesi.

Finans mühendisliği çerçevesinde ihtiyaca göre değişik işlemlere başvurulur: Borç geri ödeme takvimi özenle yeniden belirlenir. Faizlerin mutlaka düzenli olarak ödenmesi sağlanır. Buna karşılık anapara geri ödemeleri ertelenebilir. Borçlar takas edilebilir. İflas noktasına gelmiş ülkeye, borçlarını ödeyemez noktaya gelmesini önlemek için “yeni borçlar” verilir.

Ancak dikkat! Bütün bunları, yani “borç geri ödeme takviminin yeniden belirlenmesi”ni bir şartla kabul ederler: Ulus-devlet hükümetinin, yapılacak yeni borçlanma anlaşmasına eklenen koşulları, yani “uygulanacak politikalara ilişkin koşullar”ı kabul etmesi şartıyla! ... Bu kabulün iki anlamı vardır:

-Ulus devlete, borç servisi ilişkisinin meşruiyeti zorla kabul ettirilmiştir.

-Borçlu ülkenin bağımsız ve ulusal bir ekonomi politikası uygulaması önlenmiş olur.

Böylece ulus-devlet, iki yönden darbe yemiş olur:

-Ulus devletin başlıca özelliği olan bağımsızlık niteliği biraz daha zedelenmiştir.

- Ulus devlet ekonomik alandaki yetkilerinin bir kısmını daha, Derin-Merkez’in emrinde olan ulus-üstü bir kuruma devretmiştir.

II) Kredi alma koşulları

A) Dünya Bankası’nın (DB) kredi anlaşmaları da çok katı “kredi alma koşulları” içerir. Banka borç isteyen ülke hükümetine parayı ancak iki şartla verir:

-Hükümetin “yapısal uyum reformları”nı kabul etmesi,

-Bu “reformlar”ın hayata geçirilmesi için konan sürelere kesinlikle uyması.

“Yapısal uyum reformları” borçlu ulus-devlet ekonomisine, “Derin Merkez”in istediği şekli veren, dolayısiyle onu “ulus-devlet” olmaktan çıkaran neoliberal politika değişiklikleridir.

Yapısal uyum programı çerçevesinde IMF reçetelerinin benimsenmesinin çok önemli bir yönü daha vardır: IMF’nin bir yerlere yeşil ışık yakması! ... Bu yerleri tahmin etmek zor değil: Elbette Paris ve Londra klüpleri, yabancı yatırımcılar, ticarî bankalar ve diğer uluslararası kredi kuruluşlarıdır bunlar.

Ya ilgili ülke IMF’nin dayattığı politika önlemlerini kabul etmekten kaçınırsa? O zaman o ülke mâlî sıkıntılarının giderilmesi konusunda çok ciddî zorluklarla karşı karşıya kalacak demektir. Meselâ “borçları geri ödeme takvimi”nde bir değişiklik yapılmayacaktır. Yeni kredi ya da dış yardım alamayacaktır. Hattâ kısa vadeli krediler bile bloke edilecektir. O ülke yalnız bırakılacak, daha da zor koşullara terk edilecektir. Kısacası, yaptığına pişman edilecektir.

B) Toparlarsak, âcil kredi anlaşmalarına özel amaçlı “kredi alma koşulları” eklenmektedir. Bu anlaşmalar borçlu ülkenin “uygulayacağı politikalar”a dayandırılır.

Derin-Merkez kuruluşları (IMF ve DB) bir ülkeye kara gözü ve kaşı için kredi açmaz. Bu kredilerin bir bedeli, değerli bir karşılığı vardır: Borçlanan ülkenin, ekonomik bağımsızlığından bir parça daha vazgeçmesi! ... Oysa bağımsızlık ulus-devletin olmazsa olmaz bir niteliğidir.Böylece her yeni kredi anlaşmasıyla ulus-devletin bağımsızlık niteliğinin bir parçası daha yok edilmiş olur. Daha somut bir ifadeyle “krediler kapsamlı bir makroekonomik istikrar programı ve yapısal uyum reformunun benimsenmesi karşılığında” verilir. Anlaşma herhangi bir yatırım, bir kalkınma programı ile ilgili değildir. Krediler tek bir hedefe yöneliktir: Borçlu ülkeye dayatılan politika değişikliklerinin desteklenmesi! ...

Söz konusu politika değişiklikleri Korkunç İkizler (IMF ve DB) tarafından sıkı bir şekilde gözetim altında tutulur ve sürekli değerlendirilir. Eğer ilgili ülkenin hükümeti anlaşma koşullarına uymazsa, ödemeler derhal durdurulur. Ülke, uluslararası kreditörlerin kara listesine alınır.

Alınan fonların hiçbir bölümü yatırımlara yönlendirilmediği için, kredi anlaşmalarının mahiyeti reel ekonominin lehine değildir; başkalarının, Derin-Merkez’in ve Merkez Ülkelerin lehinedir. Uyum kredileri, kaynakları ulusal ekonomiden uzaklaştırır. Ülkeyi zengin ülkelerden ithalat yapmaya yönlendirir. Somut bir örnek verirsek, tarımın uyumunu desteklemek amacıyla verilen borç para, tarımsal kalkınma projelerine yatırılmaz. Buna karşılık söz konusu kredilerle dayanıklı tüketim malları ve lüks mallar ithalatı serbest bir şekilde yapılabilir. Böyle bir sürecin sonunda doğal olarak yerel ekonominin durgunluğa girmesi, ödemeler bilançosu dengesizliğinin ve borç yükünün artması kaçınılmazdır.

Oysa ulus-devlet başlıca hedefi “ülkenin sanayileşmesi ve halkın refahının artması” olan devlettir. IMF uygulamasının, ulus-devleti nasıl işlevsizleştirdiği burada da açıkça görülüyor.

III) Yetkileri tırpanlama araçları

Ulus-devlete ait yetkilerin tırpanlanmasının somut araçları; Niyet Mektubu,”Politika Çerçevesi Metni”, “IV. Madde Konsültasyonları” ve “Kamu Harcamalarının Gözden Geçirilmesi”dir.

A) Kredi görüşmeleri yapılmadan önce, ciddî reformlar talep edilir. “Reform”dan kastedilen, Derin-Merkez’in, borçlanan ulus-devletten talep ettiği politika değişiklikleridir. IMF ulus-devlet hükümetinden şunu kanıtlamasını ister: Kendisini IMF’nin istediği ekonomik reformu yapmaya ciddî bir şekilde adamış olmak… Bu kanıtlama IMF’ye verilen, “Niyet Mektubu” adlı bir belge ile yapılır. Hükümet bu belgede “makroekonomik politikalar ve borç yönetimi konusundaki temel yönelimleri”ni açıklar. Bu açıklama, ülkenin “IMF’nin ekonomiye ilişkin emirlerini yerine getirmeye hazır olduğu”nun teknik ifadesinden başka bir şey değildir.

Kredi bir kez verilince, uygulanan politikalar konusundaki performans Washington kurumları tarafından her üç ayda bir ve sıkı bir şekilde takip edilir.IMF ödemeleri toptan değil, dilimler halinde yapar. Eğer yapılan “reformlar” doğru yolda -yani IMF’nin istediği şekilde- değilse, ödemeler hemen durdurulur. Ülke ânında kara listeye alınır. IMF bu yola ilgili ülkenin “borç servisi yükümlülüklerinin gerisine düşmesi durumu”nda da başvurur. Artık borçlu ülke “ticaret ve sermaye akımları alanında misilleme” tehlikesiyle karşı karşıyadır.

B) Birçok borçlu ülke hükümeti, Washington merkezli kurumlarla (IMF ve DB ile) yaptıkları anlaşmalar çerçevesinde, önceliklerini “Politika Çerçevesi Metni” adlı bir belgede özetlemek zorunda bırakılır. Bu belgenin metni IMF ve Dünya Bankası’nın yakın gözetimi altında ve bir standart forma göre kaleme alınır. İki örgüt, uygulanacak politikalarla ilgili olarak net bir iş bölümü yapmışlardır:

-IMF döviz kuru ve bütçe açığıyla ilgili müdahalelerde bulunur.

-Dünya Bankası reform sürecine müdahale eder. Bunu borçlanan ülke düzeyindeki temsilciliği ve çok sayıdaki teknik kurulu aracılığıyla yapar.

C) IMF bir ülkenin ekonomik performansını “IV. Madde Konsültasyonları” çerçevesinde yıllık olarak takip eder. İlgili ülkenin ekonomisini düzenli olarak inceler. Bu inceleme borçlu ülkenin ekonomik politikaları konusundaki “IMF gözetim faaliyetleri”nin temelini oluşturur.

D) Buna karşılık Dünya Bankası, borçlu ülkede pek çok bakanlıkta temsil edilir. O bakanlıkların, örneğin sağlık, eğitim, sanayi, tarım, ulaştırma, çevre,… reformları, Banka’nın denetimi altındadır. Dünya Bankası 1980’lerin sonlarından beri, “Kamu Harcamalarının Gözden Geçirilmesi” aracılığıyla, borçlu ülkedeki şu faaliyetleri de kendi denetimine almış bulunmaktadır:

-Kamu işletmelerinin özelleştirilmesi,

-Kamu yatırımlarının yapısı,

-Kamu harcamalarının bileşimi.

Neden özelleştirme? Neden kamu harcamaları? Çünkü Derin-Merkez, devleti, ulus-devleti hedef alıyor. Onu ekonomiden sürüp çıkarmak istiyor. Ulus devleti, kendi halkının hizmetinde görmek istemiyor.

IV) “Yapısal reform”un araçları: Devalüasyon

Dikkat edilirse uluslararası finans kurumlarının dayattığı iktisat politikası önlemlerinde “yapısal uyum” kavramı ön planda yer almaktadır. Yapısal uyum ise iki ayrı evre halinde düşünülür:

-Kısa dönemli makroekonomik istikrar önlemleri (devalüasyon, fiyatların serbest bırakılması ve bütçe disiplini) ,

-Bir dizi köklü, gerekli görülen yapısal reform.

IMF-Dünya Bankası ikilisinin istikrar önlemleri iki açığı hedef alır: Bütçe açığı ile ödemeler bilançosu açığı. Dünya Bankası’na göre “makroekonomik politikanın “doğru yol”a sokulması bunlar üzerine gidilerek sağlanır. Şöyle ki bütçe açığı küçültülürse, enflasyon kontrol altına alınır; ardından ödemeler dengesi sorununun önüne geçilir. Gerçekçi bir döviz kuru, dış rekabet gücünü artırır.

Makroekonomik “reform”ların en önde gelen aracı, döviz kurudur. Devalüasyon kararları konusunda IMF kritik bir rol oynar. Döviz kuru reel ücretleri ve üreticilere ödenen reel fiyatları belirler.

IMF her zaman, ulusal paranın “aşırı değerli” olduğunu ileri sürer. O sebeple devalüasyon hep talep eder. Bu koşulunu genellikle “yapısal uyum kredisi görüşmeleri”nden önce iletir. IMF-Dünya Bankası ikizlerinin “gizli gündemi”nin ilk hedeflerinden biri budur, yani ulusal paranın istikrarsızlaştırılmasıdır.

IMF, anlaşma’nın VIII. maddesi çerçevesinde, birden fazla döviz kuru uygulamasını ve döviz kontrolünü de yasaklamıştır.

IMF kaynaklı devalüasyonun toplusal etkisi, âni ve yıkıcıdır. En zorunlu malların fiyatları bir gün içinde artar: Gıda maddeleri, ilaçlar, akaryakıt, en hayatî kamu hizmetleri gibi… Devalüasyon enflasyonu ve fiyat “dolarizasyon”unu tetikler. IMF, hükümeti bir “anti-enflasyonist program” uygulamaya zorlar. Ancak bu programın, enflasyonun gerçek sebepleriyle ilgisi sınırlıdır. Program, bütünüyle “talebin daraltılması”na dayanır. Talebin daraltılması ise şunları gerektirir:

-Kamu çalışanlarının işten çıkarılması,

-Sosyal hizmetlerde büyük kesintiler yapılması,

-Ücretlerle enflasyon arasındaki bağın koparılması.

Sonuçta, devlet gelirlerinin büyük bir bölümü borç servisine yönlendirilir. IMF’nin baştan beri istediği de bu değil midir? O aslında görevini yapmaktadır. Çünkü o Derin-Merkez’in çıkarlarının bekçisi ve savunucusudur.

Devalüasyon yurt içi fiyatların, dünya piyasasında geçerli düzeye gelecek şekilde “yeniden ayarlanması”na yol açar. Bu “dolarizasyon” süreci, yurt içinde ani fiyat artışlarını tetikler. Bunun üzerine IMF “enflasyonist baskılarla mücadele” bahanesiyle, para arzına katı sınırlamalar getirir. Para arzı dondurulunca şu sonuçlarla karşılaşılır:

-Hükümetin reel harcamaları kısması,

-Reel ücretlerin düşmesi,

-Kamu çalışanlarının işten atılması.

Ülkede reel gelirler düşünce, bunun telafisi için nominal ücretlerin yükseltilmesi yönünde toplumsal bir baskı oluşur. Ancak IMF reel gelirlerin enflasyona bağlanmasına izin vermez. Çünkü yapılan anlaşma böyledir. IMF bu çerçevede şunları talep eder:

-Emek piyasasının serbestleştirilmesi,

-Toplu sözleşmelerdeki ücret ayarlamasını öngören maddelerin iptali,

-Asgarî ücretin tedricen kaldırılması.

Burada da IMF “sosyal devleti hedef almaktadır. Sosyal adalet ise ulus-devletin temel hedeflerindendir.

Sonuç

Derin-Merkez; Merkez’in içinde asıl güç kaynağı ve gerçek karar merkezi olup, dünyadaki servetin çok büyük bir kısmını elinde tutan, az sayıda Amerikalı sermayedar ve büyük bankerler grubudur”.

Ulus-devlet “kendi halkının çıkarlarını her şeyin üstünde tutan, temel hedefleri ulusun çağdaşlaşması, ülkenin sanayileşmesi ve gelişmesi, sosyal adaleti gerçekleştirmek olan, ulusal varlığa ve benliğe sahip çıkan devlet”tir.

Derin-Merkez’in emrinde olan IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar, ulusüstüleştirme yoluyla, yani yukarda örneklerini verdiğim yollarla ulus devleti ulus devlet yapan özellikleri birer birer ortadan kaldırıyor.

Çünkü IMF ve Dünya Bankası ulus-devletin bağımsız ve ulusal bir ekonomi politikası uygulamasını önler. Ekonomik ve mâli alandaki yetkilerini elinden alır. Parasına müdahale eder, oysa para devlet olmanın en başta gelen koşuludur. Borçlanan ülkenin sanayileşmesini, ekonomik gelişmesini engeller. Ülkenin yönetimine ortak olur. Ekonomik bağımsızlığını yok eder. Ulus-devlet halkını öyle bir yoksulluk ve sefalet içine iter ki giderek kendi öz devletinden soğutur. Böylece Ulus-Devlet, ulus devlet olmaktan çıkar ve o da Derin-Merkez’in, ABD’nin ve Avrupa Birliği’nin çıkarlarının emrine girer.

Ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti de hayli zamandır böyle bir yol üzerindedir.

“Uygar” dünya; devletleri artık işgalle, topla, tüfekle çökertmiyor.

Yurtsever sivil ve asker aydınlarımıza duyurulur.

Prof.Dr. Cihan Dura
SON SÖZ:
Dünyayı kasıp kavuran bir ekonomik kriz var ve bunu yıllar öncesinden uyaran bir lider var Şuan ABD bile çaresizlik içinde kıvranırken Koskaca Dünyada Sadece Bir İNSAN evet evet BİR İNSAN. 'BEN BU İŞİN KİTABINI YAZDIM SADECE TÜRKİYEYİ DEĞİL DÜNYAYIDA BU ÇİLEDEN KURTARIRIM ' Diyor ve Bunu Sadece Bir iddiada Bırakmayıp Alanında uzman YÜZLERCE PROFÖSÖRÜN ÖNÜNE KOYUP Hepsinin TAKDİR ve ÖVGÜLERİNE MASHAR Oluyor. BUNCA GERÇEK VARKEN SİZ HALA NEYİ TARTIŞIYORSUNUZ...
BAŞKA BİR ÇARESİ OLAN BU İŞİN MATEMATİĞİNİ FORMÜLÜNÜ BİLEN BİRİNİ BİLİYORSANIZ SÖYLEYİN ONUN PEŞİNDEN GİDELİM HODRİ MEYDAN.
YOK HAYDAR BAŞ SİYASETE YAKIŞMIYORMUŞ TA YOK EFENDİM SAHTE PROF. MUŞTA... VS... VS... BU YAKIŞTIRMALAR İFTİRALAR BELGELERLE ÇÜRÜYELİ YILLAR OLUYOR SİZ HALA ORALARDAMISINIZ GÖZÜNÜZÜ AÇIN ARTIK ÖNÜNÜZDE KOSKOCA BİR GERÇEK DURUYOR BUNU DÜNYA GÖRDÜ AMA MAALESEF HALA ÜLKEMİZDE GÖREMEYEN YADA BİRYERLERE HİZMET ETTİĞİ İÇİN GÖRMEK İSTEMEYENLER VAR
GÜNEŞ BALÇIKLA SIVANMAZ KENDİNİZE GELİN
BU GEMİ BATARSA HEPİMİZ BOĞULURUZ...TUNALIM...