26 Şubat 2010 Cuma

MEDENİYETLER İTTİFAKINDA SON REZALET




''BU VATAN BİZİMDİR,BİZİM KALACAKTIR''

“Dinlerarası Diyalog” saçmalığıyla başlayıp, “Ilımlı İslam” ve “Medeniyetler İttifakı” adıyla olgunlaşan, haçlı projesi, emin adımlarla hedefine doğru yürümektedir.
Vatikan başkanlığında, Yahudi ve Hıristiyan ortaklığıyla desteklenen, küresel güçlerin İslam medeniyetini yok etmeye yönelik bu sinsi “deccal” projesi, Müslümanların inanç ve akidelerini alt üst etmeye, aşağılamaya devam etmektedir.

Bildiğiniz gibi Eş Başkanlığını İspanya ve Türkiye Başbakanlarının yürüttüğü “Medeniyetler İttifakı” projesi ile alakalı, İspanya da bir toplantı düzenlendi.
Başbakan R.T.Erdoğan toplantıda yaptığı konuşmada, gelinen süreci; “Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin himayesinde ve İspanya ile birlikte başlattığımız medeniyetler ittifakı girişiminin anlamlı kilometre taşlarından birine daha ulaşmanın mutluluğunu yaşıyoruz.” Şeklinde özetlemeye çalıştı…

Başbakan ve kendisi gibi düşünenler, bu ittifakın hesabını ahrette Yüce Allah’a vermeye hazırlana dursunlar, İspanyada bir kültür merkezinde yaşanan önemli bir olayı aktarmaya çalışalım: Bir sergide, İspanyol sanatçının figüre ettiği heykel sergilendi.

Heykelde en altta İncil’e secde eden bir Müslüman figürü, onun üstünde elinde Tevrat olan bir Hıristiyan, onun üzerinde elinde sembolik bir kuran olan Yahudi, zafer edasıyla duruşunu sergiliyor ve bu heykele İspanyol sanatçı “cennete giden merdiven” adını veriyor…

Evet yaşanan bu durum rezillik ama ben bu olaya müsaadenizle bir başka açıdan bakmak istiyorum.
“Medeniyetler İttifakı”, bildiğiniz gibi bir projedir ve BOP kapsamındadır. Bu projeyi senelerdir biz anlatmaya çalıştık. Bu projenin Müslümanlar adına çok büyük bir talihsizlik ve rezillik olduğunu, dinlerin yada medeniyetlerin ittifakının söz konusu olmayacağını, hedeflerinin, “milli ve dini bütünlüğümüzü” bozmak olduğunu söyledik durduk.
Aslında bu İspanyol sanatçı ortaya koyduğu eserinde çok dürüst davranmış ve gerçek “Medeniyetler İttifakının” ne anlama geldiğini görmeyen gözlere göstermek istemiş.

Geliniz tabloyu birlikte analiz edelim:
Altta İncil’e secde eden bir Müslüman: Adam diyor ki, bakınız ittifak yapacaksanız Allah’a değil, tahrif olmuş İncil’e tabi olacak ona secde edeceksiniz…
Ortada Müslüman’ın sırtında bir Hıristiyan, üstte Yahudi:: İttifak yapacaksanız, Hıristiyan’ı da Yahudi’yi de sırtına alacaksın, birlikte olsak bile sen onlardan aşağı konumdasın…
Ben İspanyol sanatçıyı tebrik ediyorum. Medeniyetler İttifakı ancak bu şekil tarif edilir.

Şimdi geriye dönüp bunu içine sindirip de hala ittifak ittifak deyip hizmet edenler, Müslüman’ı düşürdükleri bu rezilliğe mahkum edenler, bu rezilleri cennete koymaya çalışanlar, son asrın en şiddetli “deccal” fitnesine alet olmaktadırlar.
Allah cümlemizi ahir zamandaki “deccal” fitnesinden muhafaza eylesin!
U.Kepekçi-TUNALIM...

25 Şubat 2010 Perşembe

HİÇ BİR ŞEY TESADÜFÜ DEĞİL...

Hiç şüphesiz ülkemizin bugün itibariyle yaşadığı gelişmeler ne herhangi bir tesadüfün ne de yakın zamanın neticesidir. Bütün bunlar Tanzimatı da aşan bir tarih sürecinde iç ve dış mihrakların el ve işbirliği yaparak şimdilik geldikleri noktadır.
Şimdilik diyorum çünkü bırakın yarını bugünün akşamını kestiremiyorsunuz. İçe dönerek şöyle bir soru sorsak.
Bu milletin akıllısını delisini, âlimini cahilini, amirini memurunu, işverenini işçisini, köylüsünü kentlisini, zenginini fakirini, komutanını erini, öğretmenini öğrencisini, ana–babasını çocuğunu, yazarını okurunu, ekranını izleyicisini, sivilini askerini, hülasa 70 milyonunu aynı inancı ve düşünceyi paylaşmasalar da üzerinde yaşadığı bu topraklara yani vatana, mensubu bulunduğu millete ve devlete ait herhangi bir ortak değer sahibi yapabildik mi?
Ortak bir ideal ve ortak bir menfaat etrafında bir araya getirebildik mi?
Herkesin inanmasa da güvenebileceği, saygı duyabileceği bir anlayış, bir yaklaşım, bir tavır ortaya koyabildik mi?
Yoksa tam aksine herkes kendi bulunduğu yerden hareketle “her horoz kendi çöplüğünde öter” misali şahsi veya gurup menfaat ve taassubu ile birer çizgi kahramanı kavgasını mı veriyoruz?
Yaşadığımız bütün sıcak gelişmeler maalesef bizi “çöplük ve horoz” gerçeğine götürüyor.
Hal böyle olunca bir zamanlar “kurtarılmış bölge” kavgasını yaşayan ülkemiz şimdilerde “demokratik açılım” adı altında daha büyük bölünmelere doğru adeta yelken açmış durumda.
Başta iktidar olmak üzere bazı siyasi partiler sivil toplum örgütleri, yazarlar ve aydınlar sözüm ona daha fazla demokrasi adına millet ve devlet üzerinde adeta kumar oynuyorlar.
Başa dönecek olursak ortak değerlerden, birleştirici, kaynaştırıcı, bütünleştirici fikir ve tavırlardan yoksun toplumun “çöplük ve horoz” gerçeğinden kurtulması asla mümkün değildir.
Akıbet, tilkilere, çakallara ve kurtlara yem olmaktadır.
Bölgemizde yıllardan beri yaşanan ve bugün “Büyük Ortadoğu Projesi” olarak karşımıza çıkan acı gerçek Filistin’de, Irak’ta, Afganistan’da en can alıcı şekliyle yaşanıyor. Sıradaki ülkeler de belli.
Bunu görmeyenlerin Osmanlı’nın başına gelenlerin Türkiye Cumhuriyeti devletinin de başına gelmek üzere olduğunu görmeleri çok zor.
Evet, hiçbir şey tesadüf değil, her şey iç ve dış mahfillerde planlandığı gibi devam ediyor. Yakın tarih bunun en büyük şahididir.
SAMİMİYET TESTİ;

“Her an her şey olabilir” sözü kim bilir belki de bizim için söylenmiştir. Buna ‘alışık olmadığımız şeyler oluyor’u da ilave edebiliriz.
Şöyle geriye dönüp bir baktığımız zaman, her çeşidiyle ne çok ihtilaller yaşadığımızı görürüz. Kahramanmaraş, Çorum, Sivas gibi bazı illerimizde başlatılan çatışmalarla iç savaşın eşiğine kadar gelmiştik. 25 yılı aşkın PKK terörüne 40 bin’e yakın can verdiğimiz de bir başka acı gerçeğimiz.
Çok partili dönemle başlayan fikri ayrılıklar zamanla yüzlerce fraksiyonlara bölünüp okul, işyeri ve sokak kavgalarını başlatırken sanki bir iç savaşın temelleri atılıyordu.
Sünni - Alevi ayrımı ile neticeye gidemeyenler “haklar ve azınlıklar” dan yola çıkarak meseleyi Türkçülük - Kürtçülük noktasına kadar getirdiler. Şimdi “Demokratik açılım” adı altında “Saman altından su yürütmeye” çalışıyorlar.
Bu arada birçok ekonomik krizler, siyasi ihtilaller, seçim kavgaları ve hileleri olmadı değil.
Yine bu arada “laikliği, din ve vicdan hürriyetini, en basitinden “başörtüsü” meselesini çözemedik.
Üniversiteye kimi alıp, kimi alamayacağımıza hala karar veremedik. Bilhassa bu doğrultuda “sen zot ben zot. Ata kim verecek ot” basitliğinden, önyargısından maalesef kurtulamadık.
Bütün bunların üzerine tuz - biber eken medyamızı da unutmamak lazım.
Şimdi bütün bunları anlamak ve bir yerlere yerleştirmek mümkün. Ancak bugün gelinen nokta çok başka...
Dikkat ederseniz bugün kavga devletin zirvesinde yapılıyor. Yani kavga yürütme, yargı ve yasama arasında seyrediyor. Bir başka ifadeyle daha çok demokrasi adına devletin zirvesinde taht ve iktidar kavgası var.
İktidar ve muhalefetiyle siyasi partiler, hükümetle, yargı, askeri kanat ilk defa bu seviyede adeta kılıçlar çekilmiş vaziyette sanki bir hesaplaşma yaşanıyor. Şunu hemen belirtelim ki bu kavganın galibi olmaz!...
Bu kavganın sadece mağlubu olur. O da millettir.
Bu kavganın kârını ülkemiz üzerinde hesabı olanlar toplar. Ceremesini ve zararını da bu millet çeker.
Son söz; bugüne kadar yaşananlardan yola çıkarak başta devletin zirvesi olmak üzere herkesin “nerede hata yaptım” diyerek kendisini milletin vicdanında hesaba çekmesi şarttır.
Bu bir samimiyet testidir.
Yürütmenin, yasamanın ve yargının, sivil ve askerin bu kavgadan kurtulmasının tek yolu vardır.
O da millete ve devlete olan aidiyetinin samimiyet testini ispat etmesidir.
A.Gedik--TUNALIM...

23 Şubat 2010 Salı

GÜNEŞİMİZ NE ZAMAN DOĞACAK?




Bu millet, bu memleket hiç mi güneş görmeyecek? Bu aziz milletin ve bu cennet vatanın üzerine hiç mi güneş doğmayacak?
Sittin seneden beri , yani altmış seneden beri bu millet yağmurdan kaçıyor doluya yakalanıyor, doludan kaçıyor yağmura yakalanıyor.

Bizim öğrencilik yıllarımızda Demirel-Ecevit tahterevallisi vardı.
Biri gider biri gelirdi, biri gelir diğeri giderdi.
Otuz sene bu milletin tepesinde boza pişirdi durdular.

Şimdi dönüp arkaya bir bakıyoruz ki; kaybolan nice on yıllar…Nice yer altı ve yer üstü kaynaklarımız…heba edilen koskoca bir kuşak, çar-çur edilen nesiller…Fidan çağında toprağa dökülen binlerce gençlik…Hepsi de emperyalizmin, haçlı-siyonist dünyasının silahları ile katledilmiş gençler…

Şimdilerde aynı tahterevalli oyunu sahnelenmek isteniyor.
Bütün hırçınlığından, elinin-ayağının, dilinin-dudağının biri birine karışmasından anlaşılıyor ki mevcut iktidar partisi tepetaklak gidiyor.

Medyada bazı kalemlerin hemen MHP’yi parlatma seanslarına başladıklarına şahit oluyoruz.
Yağmurdan kaç doluya, doludan kaç yağmura hesabı.

Hafızası yerinde olan herkes hatırlıyor ki, bu milletin MHP’ye verdiği desteği o kadro yeterince değerlendirseydi zaten bugün AKP diye bir parti olmayacaktı.

Amerika’dan ithal edilen ve “on beş günde on beş yasa” dayatması ile devletin temeline dinamit yerleştiren Kemal Derviş geldiğinde MHP koalisyonun büyük ortağı idi. O meşhur koalisyon hükümetinin döşediği raylar üzerinden yürüyen AKP, memleketi tanınmaz hale getirdi.

Otuz sene boyunca Demirel eskidi Ecevit verelim, Ecevit eskidi Demirel verelim numaraları ile koca bir ülkeyi oyalayan çevreler, şimdi aynı numaraları çevirmek için kolları sıvamış görünüyorlar.

Aydın olmanın, münevver olmanın gereği odur ki milleti sadece yağmurdan doluya, doludan yağmura koşturup durmasın, elini vicdanına koyup bir kez de güneşin adresini göstersin.

Yılladır; ne AB, ne ABD, ne IMF tam bağımsız Türkiye diyen bir parti var, Bağımsız Türkiye Partisi, modeli dünya çapında uygulamaya konulan lideri var Prof. Dr. Haydar Baş…

Yağmur-dolu arasında dolaşan, milleti de dolaştıran aydınlara duyurulur. A.Karaca-TUNALIM...

13 Şubat 2010 Cumartesi

AVRUPA ÇOKÜŞTEN ASLA KURTULAMAZ

Avrupa Birliği ülkelerinin Patır Patır çökmeye başladığını söyleyen Prof Dr Haydar Baş, "kaynakları tükenen, yaşlanan nüfusu ve bıraktı basamayan Avrupa Birliği dağılacak. Bu dağılma AB için bir kaderdir "diye konuştu.

Ortak para birimi Euro'ya geçiş tek devlet olma hayali kuran Avrupa birliğinin sonunu getiriyor. Gayri Safi Milli Hâsılasının Karşılığı olarak kendi milli parasını basamayan Birlik Ülkeleri, ardı ardına büyük bir sıkıntıya girdi. Buna birde küresel ekonomik kriz eklenince ülkeler tek tek iflas noktasına geldi. İzlanda'nın ardından şimdi de Yunanistan, İspanya, Portekiz ve İrlanda çok ağır bir ekonomik krizle Karşı Karşıya. Üstelik yakında bu listeye birçok Ülkenin daha ekleneceği belirtiliyor. Durum bu kadar ciddi olunca da Amerika'dan Asya'ya tüm ekonomistler ve analistler AB çöküyor mu sorusunu tartışmaya başladı. Avrupa Birliği ülkelerinin içinde bulunduğu bu durum Meltem TV'de yayınlanan Prof Dr Haydar Baş'ın konuk olarak katıldığı "Ekoanaliz" programında masaya yatırıldı. Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof Dr Haydar Baş Ekoanaliz programında Avrupa'nın içinde bulunduğu çıkmazla ilgili çarpıcı tespitlerde bulundu. "Ortak para birimine geçiş Avrupa Birliği ülkelerini bitirdi" diyen Prof Dr Haydar Baş, "AB Çöküşe mahkûmdur tezini" tekrarladı.

Avrupa Patır Patır dökülüyor
Avrupa'nın yer altı kaynaklarının tükendiğini söyleyen Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof Dr Haydar Baş, "Avrupa Patır Patır dökülmeye başladı" diye konuştu. BTP Genel Başkanı şunları söyledi: "Şimdi bendeniz Avrupa'ya baktığım zaman Avrupa'nın yer altı kaynaklarını ve nüfusunu bitirdiğini çok net görüyorum. Aynı zamanda Avrupa'da gençlik diye bir şey kalmadı. Bir Coğrafyası var. Var olan topraklarında da bazı ülkelerin tarıma müsait Bazılarını ise değil. Batı dünyasında insanlar ya patrondur veya işçidir. Bu ikinin arasında bir sınıf batıda yoktur. Eğer şirketler batarsa işçiler açıkta kalacak. Şu anda Avrupa Patır Patır dökülmeye başladı. Bankaları da çökmeye başladı. Böyle bir birliğin ila nihaye devam etmesi hiç mümkün değildir. Küresel kriz baş gösterdiği zaman dört Avrupa ülkesini LİDERLERİ bir araya geldiler. Almanya Başbakan'ı Sayın Merkel bu toplantıda "Herkes Kendi Basının çaresine baksın. Her koyun kendi bacağından asılır "dedi. Avrupa Birliği dağılacak. Bu dağılma AB için bir kaderdir. Yıllar önce 'ekonomik şartları oluşturmadan gerçekleştirilen bu şekildeki birliktelik Avrupa'nın yıkılışına sebep olacaktır' demiştik. -ngördüğümüz şekilde de gerçekleşti. "

Çöken Avrupa Birliğinin elinde Türkiye oyuncak
Ekoanaliz programındaki açıklamalarında Avrupa Birliği'ne Üye Ülkeleri iflas noktasına getiren nedenleri sıralayan Prof Dr Haydar Baş, AKP Hükümeti Türkiye'yi, Çöküşe mahkum Avrupa Birliğinin elinde oyuncak etti "dedi. Prof Dr Baş şöyle konuştu: "Avrupa Birliği dağılıyor. Bizim iktidarlarımız ise Avrupa Birliği'nden gelen talimatlara göre ülkeyi idare ediyorlar. Ekonomi kurallarını ortaya koyuyorlar, sosyal projeleri kanun olarak, hüküm olarak takdim ediyorlar. Şimdi siz Avrupa'yı düşüneceğinize kendinizi düşünün. "

AB süratle çöküyor
Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof Dr Haydar Baş, Ekoanaliz Programında Dile Getirdiği "Avrupa Birliği Çöküşe mahkûmdur" görüşünü aslında yıllardır seslendiriyor. 19 Aralık 2004 tarihinde Ankara'da tertip edilen Bağımsız Türkiye Partisi İkinci Olağan Kongresi'nde bir konuşma yapan Prof Dr Haydar Baş, "Avrupa Birliği süratle Çöküşe gidiyor" demiş ve bunun sebeplerini şöyle sıralamıştı: "Ben ilim adamı olarak konuşuyorum. Avrupa Birliği Çöküşe süratle gidiyor. Bunun birinci sebebi Avrupa yer altı kaynaklarını bitirmiştir. Ikincisi, Avrupa'nın nüfusu ihtiyarlamıştır. Üçüncüsü ve en önemlisi birliğe geçtikten sonra Avrupa, emisyonunu Genişletme kabiliyetini kaybetmiştir. Bundan sonra Avrupa her geçen gün daha büyük bir para darlığına girecek. Şu an Türkiye'nin yaşadığı kaderi Avrupa Ülkeleri tek tek daha fazlasını yaşayacak. "

TUNALIM ...

12 Şubat 2010 Cuma

DIŞI İSLAM İÇİ HRİSTİYAN OLAN BİR PROJE: “ILIMLI İSLAM”

“Ilımlı İslam” projesi madem haçlı ittifakının sinsi bir tuzağıdır. Tabi ki en ince ayrıntısına varıncaya kadar her türlü şeytanlık da düşünülmüştür. Şöyle ki; “Ilımlı İslam” projesi her şart ve zamana göre bukalemun gibi renk değiştiren bir özelliğe sahiptir. Onun adı yerine göre değişkenlik arz eder; bazen “dinler arası diyalog” olur, bazen “medeniyetler ittifakı” olur, bazen de “Ilımlı İslam” olur…

Şöyle bir hafızalarınızı yoklayın; “biz dinler arası diyalogun iktidarıyız” diyerek yola devam edilirken bir kısım vatandaşı ikna ettiler ama bir kısım samimi Müslüman da; “olur mu böyle saçmalık, din bir tanedir o da İslam’dır. Bu konuda ayetler var; “Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i imran:19) Diye itiraz edince, plağın diğer yönünü çevirdiler.

“Medeniyetler arası ittifak” demeye başladılar.
Sonra da “BOP eş başkanlığı” dediler…
Velhasıl “Her saça göre ayrı tarak” uygulaması ile farklı farklı beyinleri ve gönülleri ifsat ettiler.

Birde dindarlığı öcü gibi gören bazı çevreler var ki; İslam adını duyar duymaz onlarda “kırmızıyı görüp çıldıran boğa” misali, yada “melek görüp kaçan şeytan” misali projenin sahibine değil de taşeronlara ve İslam kelimesine bakıp, sanki İslam şeriatı gelecekmiş fobisine kapıldılar. Bunların düştüğü durum en az diğerlerinin düştüğü durum kadar tehlikeli bir hâl aldı. Devlet kademelerinde görev yapan koca koca adamlar, büyük büyük köşe yazarları, medya mensupları; “aman “Ilımlı İslam” projesi adı altında şeriat geliyor, karşı çıkalım” deyince, dindar kesimin bu projeye inadına daha sıkı sarılarak sahiplenmesine sebebiyet verdiler.
Her iki durumda da haçlının ekmeğine yağ sürüldü…

Bu süreç maalesef başladığı gibi devam etmekte, herkes yerini korumaya devam etmektedir. Bu proje, dinler arası diyalog adıyla ilk çıktığında yerli taşeronlarıyla ilk mücadele ateşini yakan Pof. Dr. Haydar Baş olmuş, bu projenin, haçlı batının ve Vatikan’ın şartlara uydurulmuş misyonerlik projesi olduğunu, maksatlarının da “milli ve dini bütünlüğümüzü bozarak kutsal vatan topraklarını parçalamak ve ele geçirmek” olduğunu haykırdı durdu.
Hafta sonu katıldığım Konya il başkanlığı kongresinde yaptığı konuşma esnasında kullandığı bir cümle benim bu konuda yazmama da vesile oldu:

“Milletimiz, Ilımlı İslam projesini bilselerdi asla destek vermezlerdi. Vatandaş bu konunun ehemmiyetini bilmiyor, onları uyarmak lazımdır. Bakınız ben size Ilımlı İslam’ı tek cümle ile izah edeyim; “dışı İslam, içi Hıristiyan” olan bir projedir. Şimdi Müslüman olan, artık bunu destekler mi? Tabi ki desteklemez…Destekleri bilmediklerindendir.
“Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i imran:19)
“Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı beğendim.” (Maide: 3)
“Kim İslâm dininden başka bir din ararsa, onunki asla kabul edilmeyecek ve o ahirette kaybedenlerden olacaktır.” (Âl-i imran: 85)

Allah cümlemizi bu gafletten ayıktırsın inşallah!.....U.Kepekçi--TUNALIM...

6 Şubat 2010 Cumartesi

Mehmet Âkif’i şaşırtacak benzerlik

Milli şair Mehmet Âkif’e soruyorlar, “Tarih tekerrür eder mi?” Şair şöyle yanıt veriyor: “Hiç ibret alınsa tekerrür eder mi?” Mehmet Âkif bugün hayatta olsaydı, son yıllarda yaşadığımız olaylar hakkında ne düşünürdü? Ergenekon soruşturması, darbe iddiaları, ıslak imza, kozmik oda, Balyoz planları, EMASYA tartışmaları vs... Şair kuşkusuz derdi ki, “Ama biz bunların benzerini aynen yaşadık.” Nasıl mı? Okuyacağınız bugün yaşadıklarınızdır...

KAFAMIZI Türkiye topraklarına sokarak olan biteni anlamamız zor.
Dünyaya bakacağız; bir yaprak kımıldasa, bunun rüzgârının Türkiye’ye etkisini analiz etmeye çalışacağız. İşte o zaman çok karışık gibi gelen meselelerin ne kadar basit sebepleri olduğunu kavrayabiliriz.
Gelin, Mehmet Âkif’in yaşadığı 20’nci yüzyıl başına gidelim. Tarihin tekerrür edip etmediğine bir bakalım.
Biliyoruz ki büyük emperyal güçler arasındaki yeni sömürge pazarlarını kapma mücadelesi, Birinci Paylaşım Savaşı’na/Birinci Dünya Savaşı’na neden oldu.
Osmanlı bu savaştan yenik çıktı.
Galiplerin arasında en güçlü olan İngilizlerdi.
İngilizler, Mezopotamya, Suriye ve Arabistan’ı Osmanlı’dan koparıp almak istiyordu. Kurmayı planladıkları kukla devletler arasında Ermenistan ve Kürdistan da vardı.
Osmanlı idari yapısını, milliyet esasına göre parçalayıp federatif hale getirmeyi planladılar.
Siyasi emellerinin yanında İngilizlerin, iktisadi amaçları da vardı. Birinci Dünya Savaşı başında Osmanlı’nın tek yanlı olarak kaldırdığı kapitülasyonları yeniden uygulamak istiyorlardı.
Osmanlı maliyesini tümüyle Düyun-u Umumiye’nin denetimine vermek amacındaydılar.
İngilizler biliyordu ki, Osmanlı siyasi yaşamında İttihatçılarla birlikte ordunun da büyük etkisi vardı. Ordunun siyasal düşüncesi belliydi; milliciydi.
O halde tüm bunları yapabilmeleri için ordudaki ulusçu/milliyetçi komutanların tasfiyesi gerekiyordu.
Önce bir kurnazlık yaptılar:
Bir süre İttihat ve Terakki Hükümeti’yle çalıştılar. Ağır şartları onlara kabul ettirip, nüfuzlarını kırıp, bir daha iktidar olma olanağını ortadan kaldırmak için!
Tam başarılı olamadılar.
İçinde İttihatçıların bulunduğu İzzet Paşa Hükümeti’ne ağır şartları kabul ettiremediler; ancak bazı tavizler koparabildiler.
Bunlardan en önemlisi Mondros Ateşkes Antlaşması’ydı. İngilizler, savaşta Hamidiye zırhlısıyla olağanüstü başarılar kazanan Rauf (Orbay) Bey’in imzaya gelmesini özellikle istediler. Başarılı komutanları halkın gözünden düşürmek istiyorlardı. Sonra tutuklayacaklar, sürgüne göndereceklerdi. Hepsini adım adım yapacaklardı...

Darbe iddiasıyla başlayan tutuklamalar

İngilizler, İttihatçıları kolay kullanamayacağını anlayınca, sertleşme politikası güttüler. Bunda İttihatçılara kin duyan Sultan Vahdettin’in de etkisi vardı.
Sultan Vahdettin, İngilizlerin tertiplediği gerici 31 Mart (1909) olayının hazırlayıcılarından Derviş Vahdeti’nin kurduğu İttihat-ı Muhammedi Cemiyeti’nin üyesiydi.
Bir dönem perde arkasındaki ilişki artık açıkça ortadaydı. Vahdettin, İngilizlerin desteğiyle iktidarını güçlendireceğini ve düşman gördüğü ulusalcılardan tamamen kurtulacağını düşünüyordu.
Bu nedenle İngilizleri de arkasına alarak İttihatçı hükümeti yıkıp, Tevfik Paşa Hükümeti’ni kurdurdu.
Şimdi sıra İttihatçıların cezaevlerine tıkılmasındaydı.
İngiliz ve Saray ittifakının elinde önemli bir gerekçe vardı: Savaş dönemindeki Ermeni ve Rum tehcirleri.
Tehcir kararının altında imzası olan-olmayan tüm İttihatçılar cezalandırılmalıydı. 2500 kişilik bir tutuklama listesi hazırlandı.
Ama önce...
Meclis feshedildi. Basına sansür getirildi. Harp divanı kuruldu.
Ve ardından gözaltılar, tutuklamalar başladı. Bunlar kısa sürede “cadı avına” dönüştü.
Yeniden kurulan liberal-dinci ittifak partisi Hürriyet ve İtilaf, daha çok kişiyi tutuklamadığı için hükümeti uyuşuklukla itham eden bildiri yayınladı.
Bu partinin yayın organı Peyam, Sabah ve Alemdar gazeteleri, daha çok İttihatçının tutuklanması için var gücüyle çalıştı. Sürekli hedef gösterdiler; İttihat ve Terakki’nin hemen kapatılmasını; partinin ileri gelenlerinin hemen tutuklanmasını istiyorlardı.
Tehcire izin veren Diyarbakır Valisi Dr. Reşid’in cezaevinden kaçması bu çevreleri daha da saldırganlaştırdı. Yaptıkları mitingle bu kaçışı protesto ettiler.
Sonunda bu kaçışla ilgili inanılmaz bir iddiayı ortaya attılar:
İttihatçılar darbe yapacak!
Vahdettin’in has paşası Ömer Yaver Paşa, İstanbul’daki İngiliz Yarbay Murphy’ye giderek, darbe olacağını, aman İstanbul’dan ayrılmamalarını rica etti. Murphy, Osmanlı paşasını gülerek dinledi.
Zavallı Yaver Paşa bilmiyordu ki, bu iddianın ortaya atılmasını sağlayanlar İngilizlerdi.
Darbe iddiaları üzerine yeni bir tutuklama dalgası başladı; 30 kişi daha sorgusuz sualsiz cezaevine konuldu.
Milli Kongre’nin başkanı Dr. Esat (Işık) gibi saygın ulusalcılar gece yarıları pijamaları, terlikleriyle evlerinden alındılar.
İttihat ve Terakki’nin tüm mallarına el konuldu.
Sonra sıra subaylara geldi.
İngilizler savaş tutsaklarına eziyet ettikleri iddiasıyla 23 subayın hemen tutuklanmasını istedi.
Ordunun önde gelen isimleri tutuklanınca, İngilizler bu kez bazı kurumların “darbeyi planladıklarını” gündeme getirdi.
Bunların başında Enver Paşa’nın kurdurduğu istihbarat örgütü Müsellah Müdafaa-i Milliye vardı. Savaş döneminde İngilizlere zorluklar yaşatan Osmanlı istihbarat örgütü küçültülüp etkisizleştirilerek Harbiye Nezareti’ne bağlandı.
Osmanlı’nın deniz kuvvetlerini güçlendirmek için kurulan Donanma Cemiyetleri Bahriye Nezaretleri’ne bağlandı.
Jandarma, ordudan koparılarak Dahiliye Nazırlığı çatısı altına sokuldu.
İleride tehlikeli olacağı düşünülen genç mektepli subayların rütbeleri indirildi. Amaç, istifaya zorlamaktı.
İttihatçılar döneminde emekli edilen alaylı subaylar tekrar orduya alındı. Etkin görevlere getirildi. Emekli askerlerin kurduğu Nigehban Cemiyeti, basına verdikleri demeçlerde mektepli subaylara ağır hakaretler ettiler. Hukuk-u Beşer Gazetesi mektepli subaylar için “Haydut Başları” başlığını bile atacak kadar ileri gitti.
İngilizler, Tetkik-i Hesabat ve Seyyiat Komisyonu kurdurarak, Harbiye Nezareti’nin kozmik odalarına girip tüm belgelerini didik didik ettirdi.
Amaçları belliydi, orduyu küçültmek, halk üzerindeki etkinliğini kırmak.
Orduyu sadece iç güvenlik örgütü olarak polis, jandarma ve muhafız kıtaları seviyesine getirmek istiyorlardı.
Bu arada İngilizler ile Fransızlar arasında Jandarma’nın yönetimi kimin kontrolünde olacak tartışması çıktı.
İnanması güç ama Saray’ın bırakın bunlara karşı çıkmasını, Vahdettin ve Damat Ferid Paşa ikilisi, ordu komutasını İngiliz subaylarına verme talebinde bile bulundular. İngilizler reddetti.

Güvenilir başsavcı aranıyor

Dönemin partisi Hürriyet ve İtilaf idi.
Ülkenin dört köşesinde şubeler açan bu liberal-dinci ittifak partisi, artık hükümet olmak istiyordu. Ve nihayet, 4 Mart 1919’da Damat Ferid Paşa başkanlığında hükümeti kurdular.
Bu hükümete, İngiliz ajanı Hüseyin Hilmi’nin gazeteci dostlarıyla kurduğu Sosyalist Fırka da destek verdi!
Damat Ferid Paşa hükümetinin ilk yaptığı icraat, ulusalcıları yargılayan Divan-ı Harp mensuplarına yüksek maaş ödemek oldu.
Bu arada Divan-ı Harp’in üyeleri sürekli değişti. Damat Ferid Paşa, Takvim-i Vekayi Gazetesi’ne “güvenilir bir başsavcı bulmakta zorlandıklarını” açıkladı.
Yeni hükümetle birlikte yandaş medyadaki “Tutuklayın”, “Kapatın”, “Neden cezalandırmıyorsunuz” yayınlarında artış oldu.
Alemdar gibi yandaş gazeteler, “Sehbalar bile bu adamlara layık değildir; kafalarının koparılması gerekir” diye yazdı.
Liberal gazeteciler, Alemdar’da Refii Cevat (Ulunay), Peyam’da Ali Kemal “daha ziyade şiddet” diye makaleler kaleme aldılar. “Bu adamlar için ölümden daha hafif ceza aklımıza gelmiyor” diye yazdılar.
Kamuoyu oluşturulduktan sonra istekleri yerine getirildi.
Ermeni tehcirinde kusurlu bulunan Yozgat Mutasarrıf Vekili Kemal Bey idam edildi.
Fakat umulmadık bir olay gerçekleşti; yandaş medyanın “cani” olarak gösterdiği Kemal Bey’in cenazesine on binler katıldı.
Hükümet cenazeye gidenler hakkında soruşturma açtı, içlerinde toplumun çeşitli katmanlarından doktor, tıp öğrencisi, subay, imam, tekke şeyhinin de olduğu bazı kişiler tutuklandı. Üsküdar mevki kumandanı cenaze törenini dağıtmadığı için görevinden azledildi.

Eski defterler açılıyor

İngilizler gündemi hep sıcak tuttu. Tehcir ve darbe iddiaları gündemden düşünce hemen yenisi bulundu; “eski defterler” açıldı. Örneğin, intihar eden veliaht Yusuf İzzeddin Efendi’yi Enver Paşa’nın öldürttüğü iddia edildi! Adliye Nazırı Sıtkı Bey hemen soruşturma açtırdı.
Bu olay sıcaklığını kaybedince hemen yeni bir gündem yaratıldı:
Sultan II. Abdülhamid tahtan indirildiğinde, içinde 1 milyon liralık mücevher bulunan çanta kaybolmuştu. Çantanın peşine düşüldü.
Ayrıca Yıldız Sarayı’nı kimlerin yağma ettiği konusunda spekülasyonlar yapılmaya başlandı.
Partiler, gazeteler bu suni gündemlerle oyalanırken, İngilizler emellerini tek tek gerçekleştirdi. Kapitülasyonları yeniden uygulamaya koydu. Osmanlı maliyesini tümüyle Düyun-u Umumiye’nin denetimine verdi.
İttihatçıların yerli sermaye oluşturmak için kurdurduğu milli şirketlerin bazılarını tasfiye etti; bazılarının müdürlüklerine liberal isimleri getirdi.
Levant Limited gibi şirketler kurdular; Vickers, Metropolitan Carriage, British Trade Corparation gibi şirketleriyle Osmanlı pazarına daldılar. Şirketlerde Türkçe kullanma zorunluluğunu kaldırdılar.
Türk bankalarına İngiliz denetçi gönderdiler. Denetleme işi bitinceye kadar bankaları kapattılar. Türk Milli Bankası’nı ele geçirdiler. Kendileri yeni bankalar kurdular.
Hıristiyanlara ait “emval-i metruke” sayılarak satılan mallar gibi birçok konu gündeme getirildi.
Sultan Vahdettin o aralar Toros Tüneli’ne kafayı takmıştı. Tüneli yapmak için anlaşma yaptığı Alman ve Avusturyalılar kaçmıştı; “Ah İngilizler şu tüneli bir yapsa” diyordu. Tünel yapılıp bitirilince ne olacaksa?
Diğer yanda...
Osmanlı münevverleri olan biteni seyrediyordu; şaşkındı. Kurtuluş “reçeteleri” arıyordu. Çoğu bağımsızlığın Batı eliyle gerçekleşeceğine inanıyordu!
Kimi ABD’nin sömürgeci olmadığına inanıp, Wilson Prensipleri Cemiyeti’ni kurdu.
Kimi kurtuluşu İngilizlerin Osmanlı yönetimine el koymasında görüp İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ne girdi.
Halkına güvenen münevver sayısı parmakla sayılacak kadar azdı...
Tüm bunlar olurken İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlılar Osmanlı topraklarını işgal etti.
Taktik hep aynıydı:
İngiliz basını, İzmir ve çevresinin uyduları Yunanistan tarafından ilhak edilmesi için yoğun bir “Barbar Türk” kampanyasına başladı. Bu yayınlara göre Türkler, Rumları yok etmek için gizli planlar yapıyordu!
Ve hep ekliyorlardı: “Zaten bu barbar Türkler Ermenileri de katlettiler!” Bu gerekçe Batı basınının en etkili propaganda silahıydı.
Sonra Yunanlılar İzmir’e çıktı.
Batı basını yine Türkleri suçladı: “Türkler inatçı bir direnme gösterdi!”
Peki İzmir işgali konusunda yandaş medya ne yazdı: “İngilizleri İstiyoruz.”
Bu başlığı Alemdar Gazetesi başyazarı Refii Cevat attı. Osmanlı’yı her türlü beladan kurtaran İngilizlerin, bu işgalden de İzmir’i kurtaracağına inanıyordu!
Teali-i İslam Cemiyeti ise işgalin hemen sonrasına rastlayan ramazan ayında, bazı memurların oruç yediğine, kimi kadınların tesettüre uymadığına dikkat çekip zabıtaların daha uyanık olmasını istedi.
Saray ile Hükümet ise Paris Konferansı’na hangi bakanların gidip gitmeyeceği tartışmasını yaptı.
Bu arada bir “anket” yayınlandı ve Müslüman halkın yüzde 60’ının İngiliz yönetimini istedikleri ortaya çıktı!
Memnun olmayan birileri vardı: Mustafa Kemal ve bir avuç arkadaşı.
Samsun’a çıktılar.
Onu kısa bir süre sonra Mehmet Âkif gibi yurtseverler takip etti.
Şimdi Mehmet Âkif hayatta olsaydı ve Türkiye’nin yaşadığı son yıllardaki olayları görseydi ne söylerdi acaba?
“Hiç ders alınsa tarih tekerrür eder mi?”
S.Yalçın---TUNALIM..

5 Şubat 2010 Cuma

AKP, TENCEREDE''DEMOKRASİ'' KAYNATARAK MİLLETİ AVUTUYOR.

AKP hükümeti bildiğini okuyor; daha doğrusu, kendilerine ezberletileni tutturmuş gidiyor, kulaklarına üfleneni okuyor. Burunlarının dikine gidiyorlar.

Türk milletinin nabzı ise farklı atıyor… Millet can derdinde, iş derdinde, aş derdinde!

Kamuoyu yoklamaları, piyasa araştırmaları bunu söylüyor.

İnanmakta zorlanan için, Halep orada ise arşın burada; vatandaşa şöyle bir dokunun bakalım… Bir dokunun bin âh işiteceksiniz!

Başbakan R. T. Erdoğan’ın gündemine ve çıkışlarına bakın; hep demokrasi eksenli…

AKP, 2D siyaseti yapıyor; 2D, yani demokrasi ve darbe vaveylası! 2D’den yeni bir mağduriyet postu çıkartmaya çalışıyor. Maalesef devlet de, kamu gücü de bu siyasete alet ediliyor.

Bu hükümet ve devlet tiyatrosunun sahnesinde her türlü göz alıcı/göz boyayıcı enstrüman “besleme/yandaş medyanın sümen altlarında” hazır vaziyette… Konjonktüre göre servis ediliyor. Millet, feleğini şaşırmış halde “poyraz”la yatıyor, “balyoz”la kalkıyor.

Erdoğan ve AKP, güya demokrasiyi temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp milletin önüne getiriyorlar; fakat bu bağlamda hiçbir somut adım attıkları da yok! Ne yasal, ne de Anayasal bir düzenlemeleri yok!

Eleştirdikleri Anayasa ve yasa kitapçıkları önlerinde, iktidar da ellerinde… Sadece gürültü kopartıyorlar. Böylece demokrasi adına her gün dağ fare doğuruyor; hasılat olarak millet karışıyor, devlet çalkalanıyor.
AKP hükümeti, tencerede “demokrasi” kaynatarak milleti avutuyor. Fakat tencerede demokrasi kaynamaz… AKP hükümeti, “ben kaynatırım” dese de, karın doyurmaz. Milleti aç ve işsiz bırakan bir demokrasi, ancak devleti kaynatır, ülkeyi cadı kazanına çevirir.

Görünen şu ki, Erdoğan, demokrasi nakaratlarıyla bir şeylerin üstünü örmeye çabalıyor. Açlık, yoksulluk ve işsizliğin üstünü…

Millet aç, yoksul, pulsuz, çulsuz; Erdoğan demokrasiden dem vuruyor. Vatandaş işsiz, işini kaybetmiş; Erdoğan demokrasi çıkışı yapıyor.

Ekonomi borca batmış, piyasada tık yok, işletmeler ve kaynaklar ecnebiye gitmiş, vatan satılmış; Erdoğan demokrasiye takmış gidiyor. Devlet sarsılıyor, millet dağılıyor; Erdoğan demokrasi vaveylası kopartıyor.

Açlık, demokrasi nakaratlarıyla bastırılamaz. Bu yüzden AKP’nin demokrasi çıkışları milletin karnını doyurmuyor.

Bırakın gayr–ı resmi işsiz milyonları; TÜİK’in resmî işsizlik rakamları bile almış başını gidiyor. Erdoğan “Ben buradan halkıma sesleniyorum; 7 yıl önce göreve geldiğimizde biz de tabii ki işsizliği düşürme vaadiyle geldik… Bunlar artıyor. Ama bunlar hiçbir zaman geriye gitmeyecek diye bir şey yok. Gidecek yine, 13,9’a kadar çıktı. Tekrar inmeye başladı. Şu anda 13...” diyor.

Diyor da, ne demek istiyor?! Açık açık, işsizlik hususunda çuvalladık, diyecek hali yok Erdoğan’ın… AKP hükümetinin işsizlik konusundaki çuvallamasını böyle ifade ediyor.

Vicdanlarımıza birkaç temel soralım ve cevaplayalım; bir hükümetin öncelikli olarak varoluş sebebi nedir?!

El–cevap; iştir, aştır, huzurdur, güvenliktir.

AKP hükümeti bunlardan hangisini başardı?!
Hiçbirini… Ülkede iş yok, aş yok, huzur yok, güvenlik ve asayiş yok!
O zaman böyle bir hükümetin koltukta ne işi var?!

Milleti ve devleti adına yapması gereken en temel hizmetleri göremeyen hükümet, kimin veya kimlerin namına hizmet görüyor?!

Hükümetten kimler memnun ise ve kimler hizmet alıyorsa; onların namına…

Kimler memnun?!
ABD, AB, IMF, küresel tefeciler, azınlıklar, yandaş medya ve sair beslemeler! AKP hükümetinden yasal, siyasal ve ekonomik olarak beslenenler bunlar!

Millete sıra gelince, hükümet, onu da “demokrasi çıkışları”yla avutuyor.
Maşeri vicdanın yaşadığı ve gözlemlediği vakıa bu iken; Türk milletinin hükümetten kaos ve çöküşten başka bir beklemesi, olsa olsa abesle iştigaldir.

Yapılacak iş bellidir. Milletin karnını doyuracak, sırtını giydirecek, devlet ve milletin kaynaklarını ve sermayesini ecnebiye peşkeş çekmeyecek, toplumun huzurunu sağlayacak, devlet–millet arasında ve devlet kurumları bünyesinde ahenk ve birliği sağlayacak bir hükümet şarttır. AKP böyle bir hükümet olmadı, olamadı. Böyle bir hükümeti, kendilerine ait hiçbir çözüm ve projesi bulunmayan CHP, MHP veya bir başka parti de oluşturamaz.

Vakıa şu ki, bu işin tek adresi kalmıştır o da BTP’dir, Prof. Dr. Haydar Baş beydir. Zaman zaman diğer partilerin Prof. Dr. Baş’ın modelinden aşırma projeleri kendilerininmiş gibi servis etmeleri de bunun göstergesidir. Devlet ve milletinin geleceğini hesap eden tüm partiler ve yüce milletimiz bu gerçeği görmekle mükelleftir. Türkiye’nin artık çaresiz ve projesiz hükümetlerle oyalanma lüksü yoktur. M.Emin Koç--TUNALIM....