Bu habere mutlaka bakmalısın: Greenpeace size, hayvanlar aleminden özel bir şarkıyla teşekkür ediyor.
30 Aralık 2009 Çarşamba
BU YOLUN SONU NEREYE?
Son günlerde devletin tepesinde cereyan eden olaylar gerçekten ibretli olaylar olarak tarihe geçecek geçmesine de bu işten kim kârlı çıkacak, olayların tarafları bunu biliyorlar mı acaba?
Medyaya bakarsanız devletin kurumları birbiriyle çatışma halinde, sivil asker, soğuk savaş durumunda, asker, sivil yargı karşı karşıya, v.s…v.s…
Görüyor musunuz değerli dostlar, yaşananları... Ne garip işler cereyan etmekte…
Demokratik hukuk devletinde yaşadığımızı iddia ediyoruz ama sadece basın yoluyla işlenenler bulunduğumuz hâli anlatmaya yeter artar bile…
Meydanda suç var mı? Suçlu var mı? Bu konuda suçun sabitliği ispat edildi mi?
Madem ki demokratik hukuk devletinde yaşadığımızı iddia ediyorsak, suçun ve suçlunun yanında kimse yer alamaz, doğru olan da budur. Kanunlarımıza göre suçlu olanlar hangi kurum içerisinden olursa olsun mutlaka cezalanmalıdır. Ama yaşananlara baktığımız ve birazda aklımıza vurduğumuz zaman görülen manzara Askerin bir şekilde yıpratılmaya çalışıldığı görülmektedir.
Bunu bilmek ve görmek için çok özel bilgilere, komplo teorilerine, falan gerek yok. Hani bir ata sözü vardır; “görünen köy kılavuz istemez” diye.
Vatandaşla iç içe olan, derdi vatan millet olan gerçek yazarlar, halkın gerçek gündemini onların ağzından öğrenir. Vatandaş bu yaşananlardan gerçekten rahatsızdır.
“Devletin tepesinden ne oluyor” diye sormayan yok. Vatandaş en azından şunu diyebiliyor… “Devlet bu işerle uğraşırken bizim açlığımızı, işsizliğimizi, düşünmeye zamanı bile yoktur. Vay hâlimize vah hâlimize…”
Devlet sırları, böyle ulu orta meydanlarda dolaşırsa, kurumlar böyle ulu orta davranışlar sergilerse, bu iş demokrasi falan yakıştırmaları ile geçiştirilemez…
Bu süreç devletin kurumlarına mutlaka zarar verir. Olan yüce devletin bekasına olur. Birlik beraberlik yok olur. Sonrada telafisi mümkün olmayan yaralar açılır. Zararlarını da millet olarak çekeriz…
Küçücük bir aileyi bile bu tip dedikodular yıpratmaya, yıkmaya yetmez mi? Aile meseleleri içerde halledilir. Onun bunun ağzına düşmekle de bu işler çözülmez. “Kol kırılır, kalır içinde…”
Falan dedi, filan dedi, şu şunu yaptı, bu onu yaptı…
Yazık bu mevzular öyle ulu orta yerlerde, tartışılma, konuşulma durumuna düştü ise, vah hâlimize…
Asırlarca dünya sahnesinde hüküm süren devlet geleneğimiz yok oluyor. Bundan da devlet ve millet olarak ne zararlar göreceğimizin, taraflar farkında mı acaba?
U.Kepekçi-TUNALIM...
Medyaya bakarsanız devletin kurumları birbiriyle çatışma halinde, sivil asker, soğuk savaş durumunda, asker, sivil yargı karşı karşıya, v.s…v.s…
Görüyor musunuz değerli dostlar, yaşananları... Ne garip işler cereyan etmekte…
Demokratik hukuk devletinde yaşadığımızı iddia ediyoruz ama sadece basın yoluyla işlenenler bulunduğumuz hâli anlatmaya yeter artar bile…
Meydanda suç var mı? Suçlu var mı? Bu konuda suçun sabitliği ispat edildi mi?
Madem ki demokratik hukuk devletinde yaşadığımızı iddia ediyorsak, suçun ve suçlunun yanında kimse yer alamaz, doğru olan da budur. Kanunlarımıza göre suçlu olanlar hangi kurum içerisinden olursa olsun mutlaka cezalanmalıdır. Ama yaşananlara baktığımız ve birazda aklımıza vurduğumuz zaman görülen manzara Askerin bir şekilde yıpratılmaya çalışıldığı görülmektedir.
Bunu bilmek ve görmek için çok özel bilgilere, komplo teorilerine, falan gerek yok. Hani bir ata sözü vardır; “görünen köy kılavuz istemez” diye.
Vatandaşla iç içe olan, derdi vatan millet olan gerçek yazarlar, halkın gerçek gündemini onların ağzından öğrenir. Vatandaş bu yaşananlardan gerçekten rahatsızdır.
“Devletin tepesinden ne oluyor” diye sormayan yok. Vatandaş en azından şunu diyebiliyor… “Devlet bu işerle uğraşırken bizim açlığımızı, işsizliğimizi, düşünmeye zamanı bile yoktur. Vay hâlimize vah hâlimize…”
Devlet sırları, böyle ulu orta meydanlarda dolaşırsa, kurumlar böyle ulu orta davranışlar sergilerse, bu iş demokrasi falan yakıştırmaları ile geçiştirilemez…
Bu süreç devletin kurumlarına mutlaka zarar verir. Olan yüce devletin bekasına olur. Birlik beraberlik yok olur. Sonrada telafisi mümkün olmayan yaralar açılır. Zararlarını da millet olarak çekeriz…
Küçücük bir aileyi bile bu tip dedikodular yıpratmaya, yıkmaya yetmez mi? Aile meseleleri içerde halledilir. Onun bunun ağzına düşmekle de bu işler çözülmez. “Kol kırılır, kalır içinde…”
Falan dedi, filan dedi, şu şunu yaptı, bu onu yaptı…
Yazık bu mevzular öyle ulu orta yerlerde, tartışılma, konuşulma durumuna düştü ise, vah hâlimize…
Asırlarca dünya sahnesinde hüküm süren devlet geleneğimiz yok oluyor. Bundan da devlet ve millet olarak ne zararlar göreceğimizin, taraflar farkında mı acaba?
U.Kepekçi-TUNALIM...
22 Aralık 2009 Salı
Galata Kulesi’nden İklim Mesajı: İşimiz Kopenhag’da bitmedi!
Greenpeace tarihi Galata Kulesi’nin üzerine ‘Kopenhag: İşimiz bitmedi!’ mesajını projeksiyonla yansıttı.
İstanbul, Türkiye — Kopenhag iklim zirvesinin haftasonu hayal kırıklığıyla bitmesinin ardından, Greenpeace tarihi Galata Kulesi’nin üzerine Türkçe, Arapca, İbranice ve İngilizce olmak üzere dört dilde ‘Kopenhag: İşimiz bitmedi!’ mesajını projeksiyonla yansıttı.
Greenpeace bu eylemiyle Kopenhag sürecini tıkayan büyük devletlerin yanı sıra, Ortadoğu liderlerini de çok geç kalmadan daha güçlü ve yasal bağlayıcılığı olan bir anlaşmayla iklim değişikliğini engellemeye çağırdı.
Kopenhag anlaşması büyük ülke liderleri tarafından durumu kurtarmak için ileri bir adım olarak nitelendirildi. Halbuki kaçırılmış tarihi bir fırsat olmasının yanı sıra, Taraflar Konferansı tarafından yasal olarak kabul edilmediği için siyasi bir bildirgeden öte bir anlam taşımıyor. Gelişmiş ülkeler için ciddi salım azaltım hedeflerini içermiyor. Anlaşmanın baştan beri zayıf düşürülmesi için büyük çaba gösteren fosil yakıt sektörüne büyük ödünler veriyor.
Türk delegasyonu hiçbir salım azaltım hedefi koymadığı için zirveden zafer kazanmış gibi döndü. Artık Başbakan Erdoğan, kendi halkının geleceğine ne ölçüde önem verdiğini kanıtlamak için iklim politikalarını yakından izlemeye başlamalı. Türkiye perdenin ardında saklanan fil olmaktan bir çıkar sağlayamayacağını anlamalı.
Konferansın sonucunda kayda değer tek sonuç, gelişmekte olan ülkelere ormanlarını korumak, düşük karbon ekonomisine geçiş yapmak ve iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlamak için yıllık 100 milyar dolara çıkan finansal yardım üzerinde anlaşılmış olması. Bunun gerçekleşmesi için yeni İklim Fonu Mekanizmaları kurulacak.
Ancak konferans yasal bağlayıcılığı olan bir hedef üzerinde anlaşılmadığı için, tarihin en büyük kaçırılmış fırsatı olma özelliğini koruyor. Adil, güçlü ve yasal bağlayıcılığı olan bir anlaşma için umutlar Meksika’ya kaldı.
Kyoto protokolü öldü; yaşasın Kopenhag protokolü!
Prof. Dr. Kadioğlu Mikdat Yeşil Görünüm'de
Istanbul, Türkiye — Küresel iklim değişimi problemine, insanın bilinçsiz davranış ve yaşam tarzı neden olduğu bir bilimsel gerçek. “Isınmaya gerçekten insan mı, yoksa buna atmosferimizdeki doğal salımınlardan biri mi neden oluyor” tartışmaları ise artık çok gerilerde kaldı. Biz yeni keşfetmiş olsak bile Kyoto Protokolü de bu “Baki kalan bu kubbede bir hoş seda” oldu artık!
Küresel ısınma konusundaki ilk canlı tartışmaya 1986’da Missouri-Columbia’da atmosfer bilimleri doktorası yaparken tanık olmuştum. İki bilim insanı, karşılıklı duran kürsülerde ve konferans salonunu doldurmuş yüzden fazla kişinin önünde durarak “küresel ısınma var mıdır, yok mudur” tartışıyorlardı. Ben de klimatoloji dersim için “Kim haklı? Neden?” adlı ödevim için oradaydım. Kimi haklı bulduğumu şimdi hatırlamıyorum bile, zaten sayısal hava tahmini ile uğraşan sayısalcı biri olarak “iklim” konusu bana fazla sözel ve lafı güzaf gibi gelmişti!
Isınmaya gerçekten insan mı, yoksa buna atmosferimizdeki doğal salımınlardan biri mi neden oluyor tartışmaları artık çok gerilerde kaldı.
Yıllar geçti, bütün dünya gibi ister istemez ben de bu konuya odaklanmak zorunda kaldım. Çünkü bu problem günümüzde, en az kalkınma, açlık ve sağlık kadar dünya toplumlarının üzerinde durması gereken sorunların başında geliyor. Bu nedenle, 21. Yüzyıl’da kalkınma çabaları ile çevreyi yitirme endişeleri “Sürdürülebilir Kalkınma” kavramını ortaya çıkarttı.
Sürdürülebilir kalkınma bağlamında iklim değişikliğine neden olan sera gazları (GHG) emisyonlarının azaltılmasına yönelik, ilk olarak Haziran 1992 Rio Konferansı’nda (UNFCCC) özellikle gelişmiş ülkelerin ciddi önlemler alması konusu gündeme getirildi. Bu amaca yönelik olarak, daha sonra Kyoto’da bir araya gelen BM ülkeleri, daha somut adımların atılabilmesi için bir dizi karar aldı. Bu kararlardan en önemlisi, özellikle gelişmiş ülkelerin GHG emisyonlarını 2008-2012 yılları arasında 1990 seviyesinin ortalama %5 altına indirmesiydi. Kyoto Protokolü’nün uluslararası geçerlilik kazanması için önkoşul, global anlamda GHG emisyonunun % 55’ine tekabül eden ve en az 55 ülkenin bu yükümlülük altına girmesiydi. Rusya’nın katılımı ile 16 Şubat 2005’te Kyoto Protokolü yürürlüğe girdi.
Türkiye maalesef olayları hep geriden takip etti ve dünyanın gerisinde kaldı. 1992 Rio Konferansı’nda imzaya açılan 5 temel belgeden Gündem 21’i kabul eden ülkelerden biri de Türkiye oldu. Ancak 1992'de kabul edilen ve 21 Mart 1994 tarihinde yürürlüğe giren BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (İDÇS), Türkiye 24 Mayıs 2004 tarihinde 189. taraf ülke olarak onay verebildi. BM İDÇ Sözleşmesi`ne, 1994 yılında yürürlüğe girişinin üzerinden 10 yıl geçtikten sonra katılan Türkiye, 2005 yılında yürürlüğe giren Kyoto Protokolü`nü de 4. yılında kabul etti.
Türkiye’nin BM İDÇS’yi 10 yıl sonra imzalamasının bir nedeni vardı. 1980’lerde kendisini önce OECD ülkesi olarak lanse etti. Bunu rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’a bağlayanlar da var. Bizi zengin OECD ülkeleri ile büyük mali yükümlüklerin altına sokan bu fikir kimden ve nasıl çıktı bilinmiyor. Neyse aklımız başımıza geldikten sonra zengin ülkeler grubundan çıkmak için uzun süre uğraştık durduk. Sonunda 2001 yılında Marakeş'te düzenlenen 7. Taraflar Konferansı'nda alınan karar gereğince, Ek-I ülkelerinden farklı konumda sözleşmeye taraf olduk. Böylece, İDSC Sekretaryası’na düzenli olarak sera gazı salımı raporu vermeyi ve gaz salınımını azaltacak önlemler geliştirmeyi taahhüt ettik.
Türkiye 24 Mayıs 2004 tarihinden itibaren Kyoto Protokolüne taraf olabilirdi ama olmadı. Neden? İşte bu sorunun mantıklı ve kabul edilebilir bir cevabı yok. 2004 yılından 2009 yılına kadar bu konuda Türkiye için değişen hiçbir şey olmadı ama Türkiye bekledi durdu! Hatta sera gazı artırımında Dünya rekoru kırdı! Aslında Kyoto Protokolü’nün ülkemizde ekonomisinin gelişmesini tehdit edebileceği kaygısı doğru değildi. Diğer bir deyişle, gelişmekte olan ülkeler arasında protokolü ekonomisine tehdit gibi gören tek ülke Türkiye’ydi. Çünkü protokol Türkiye gibi ülkeler için esnek maddeler içeriyor. Türkiye protokolü imzalamaya yanaştığı takdirde bunlardan yararlanabilirdi.
Aslında Kyoto Protokolü, sera gazlarını artıran emisyonların salınımın kontrol altına alınarak zarar azaltılması ile birlikte enerji tarım, orman, katı atıklar, kıyıların kullanımı, vb. gibi konu ve sektörlerde uyum çalışmaları yapmamızı istemekteydi. Bütün bunlar, protokol, cezai yaptırım vb. olmadan da küresel iklim değişiminin kötü etkilerinden korunmak için zaten kendiliğimizden yapmamız gereken ve ret edilmesi mümkün olmayan çalışmalardı. Yani gerçekte önemli olan “imza” değil; bizdeki “konuyu algılama, niyet ve zihniyetti”!..
Ne diyelim zararın neresinden dönersek kardır. Kyoto protokolü öldü; yaşasın Kopenhag protokolü!
Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu
Meteoroloji ve Afet Yönetimi Profesörü. 1984 İTÜ Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Mezunu. Atmosfer Bilimleri konusunda 1987'de Master ve 1991'de Doktorasını ABD’nin Missouri-Columbia Üniversitesinden almış. TMMOB Meteoroloji Mühendisleri Odası Marmara Bölge Temsilcisi; Türk Deniz Araştırmalar Vakfı Üyesi. Sinoptik Meteoroloji, Sayısal Hava Öngörüsü, Uygulamalı Klimatoloji ve Afet Yönetimi konuları ile ilgileniyor. Şuan İstanbul Teknik Üniversitesi Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Bölüm Başkanı ve İTÜ Afet Yönetim Merkezi Öğretim Müdürüdür. Hürriyet Gazetesi Seyahat Ekinde yazı yazmakta ve Açık Radyo’da Cuma sabahları Havadan-Sudan adlı bir program yapmaktadır.
Açık Radyo 94.9
Prof. Dr. Miktad Kadıoğlu köşe yazıları (Hürriyet)
Harekete Geçin
İklim değişikliğinin tehlikeli etkilerini durdurmamiz için bize yardım edebilirsiniz. Türkiye’de yapılacak 47 yeni kömürlü termik santral için internet eylemine katılın. Sesimizi Ankara’ya hepbirlikte duyuralım.
Destek Ver! (http://www.greenpeace.org/turkey/ )
Bağımsızlığımızı korumak için hiçbir şirket, devlet ya da politik partiden bağış ya da sponsorluk kabul etmiyor, sadece sizin gibi bireylerin desteği ile çalışmalarımızı sürdürüyoruz.
İstanbul, Türkiye — Kopenhag iklim zirvesinin haftasonu hayal kırıklığıyla bitmesinin ardından, Greenpeace tarihi Galata Kulesi’nin üzerine Türkçe, Arapca, İbranice ve İngilizce olmak üzere dört dilde ‘Kopenhag: İşimiz bitmedi!’ mesajını projeksiyonla yansıttı.
Greenpeace bu eylemiyle Kopenhag sürecini tıkayan büyük devletlerin yanı sıra, Ortadoğu liderlerini de çok geç kalmadan daha güçlü ve yasal bağlayıcılığı olan bir anlaşmayla iklim değişikliğini engellemeye çağırdı.
Kopenhag anlaşması büyük ülke liderleri tarafından durumu kurtarmak için ileri bir adım olarak nitelendirildi. Halbuki kaçırılmış tarihi bir fırsat olmasının yanı sıra, Taraflar Konferansı tarafından yasal olarak kabul edilmediği için siyasi bir bildirgeden öte bir anlam taşımıyor. Gelişmiş ülkeler için ciddi salım azaltım hedeflerini içermiyor. Anlaşmanın baştan beri zayıf düşürülmesi için büyük çaba gösteren fosil yakıt sektörüne büyük ödünler veriyor.
Türk delegasyonu hiçbir salım azaltım hedefi koymadığı için zirveden zafer kazanmış gibi döndü. Artık Başbakan Erdoğan, kendi halkının geleceğine ne ölçüde önem verdiğini kanıtlamak için iklim politikalarını yakından izlemeye başlamalı. Türkiye perdenin ardında saklanan fil olmaktan bir çıkar sağlayamayacağını anlamalı.
Konferansın sonucunda kayda değer tek sonuç, gelişmekte olan ülkelere ormanlarını korumak, düşük karbon ekonomisine geçiş yapmak ve iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlamak için yıllık 100 milyar dolara çıkan finansal yardım üzerinde anlaşılmış olması. Bunun gerçekleşmesi için yeni İklim Fonu Mekanizmaları kurulacak.
Ancak konferans yasal bağlayıcılığı olan bir hedef üzerinde anlaşılmadığı için, tarihin en büyük kaçırılmış fırsatı olma özelliğini koruyor. Adil, güçlü ve yasal bağlayıcılığı olan bir anlaşma için umutlar Meksika’ya kaldı.
Kyoto protokolü öldü; yaşasın Kopenhag protokolü!
Prof. Dr. Kadioğlu Mikdat Yeşil Görünüm'de
Istanbul, Türkiye — Küresel iklim değişimi problemine, insanın bilinçsiz davranış ve yaşam tarzı neden olduğu bir bilimsel gerçek. “Isınmaya gerçekten insan mı, yoksa buna atmosferimizdeki doğal salımınlardan biri mi neden oluyor” tartışmaları ise artık çok gerilerde kaldı. Biz yeni keşfetmiş olsak bile Kyoto Protokolü de bu “Baki kalan bu kubbede bir hoş seda” oldu artık!
Küresel ısınma konusundaki ilk canlı tartışmaya 1986’da Missouri-Columbia’da atmosfer bilimleri doktorası yaparken tanık olmuştum. İki bilim insanı, karşılıklı duran kürsülerde ve konferans salonunu doldurmuş yüzden fazla kişinin önünde durarak “küresel ısınma var mıdır, yok mudur” tartışıyorlardı. Ben de klimatoloji dersim için “Kim haklı? Neden?” adlı ödevim için oradaydım. Kimi haklı bulduğumu şimdi hatırlamıyorum bile, zaten sayısal hava tahmini ile uğraşan sayısalcı biri olarak “iklim” konusu bana fazla sözel ve lafı güzaf gibi gelmişti!
Isınmaya gerçekten insan mı, yoksa buna atmosferimizdeki doğal salımınlardan biri mi neden oluyor tartışmaları artık çok gerilerde kaldı.
Yıllar geçti, bütün dünya gibi ister istemez ben de bu konuya odaklanmak zorunda kaldım. Çünkü bu problem günümüzde, en az kalkınma, açlık ve sağlık kadar dünya toplumlarının üzerinde durması gereken sorunların başında geliyor. Bu nedenle, 21. Yüzyıl’da kalkınma çabaları ile çevreyi yitirme endişeleri “Sürdürülebilir Kalkınma” kavramını ortaya çıkarttı.
Sürdürülebilir kalkınma bağlamında iklim değişikliğine neden olan sera gazları (GHG) emisyonlarının azaltılmasına yönelik, ilk olarak Haziran 1992 Rio Konferansı’nda (UNFCCC) özellikle gelişmiş ülkelerin ciddi önlemler alması konusu gündeme getirildi. Bu amaca yönelik olarak, daha sonra Kyoto’da bir araya gelen BM ülkeleri, daha somut adımların atılabilmesi için bir dizi karar aldı. Bu kararlardan en önemlisi, özellikle gelişmiş ülkelerin GHG emisyonlarını 2008-2012 yılları arasında 1990 seviyesinin ortalama %5 altına indirmesiydi. Kyoto Protokolü’nün uluslararası geçerlilik kazanması için önkoşul, global anlamda GHG emisyonunun % 55’ine tekabül eden ve en az 55 ülkenin bu yükümlülük altına girmesiydi. Rusya’nın katılımı ile 16 Şubat 2005’te Kyoto Protokolü yürürlüğe girdi.
Türkiye maalesef olayları hep geriden takip etti ve dünyanın gerisinde kaldı. 1992 Rio Konferansı’nda imzaya açılan 5 temel belgeden Gündem 21’i kabul eden ülkelerden biri de Türkiye oldu. Ancak 1992'de kabul edilen ve 21 Mart 1994 tarihinde yürürlüğe giren BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (İDÇS), Türkiye 24 Mayıs 2004 tarihinde 189. taraf ülke olarak onay verebildi. BM İDÇ Sözleşmesi`ne, 1994 yılında yürürlüğe girişinin üzerinden 10 yıl geçtikten sonra katılan Türkiye, 2005 yılında yürürlüğe giren Kyoto Protokolü`nü de 4. yılında kabul etti.
Türkiye’nin BM İDÇS’yi 10 yıl sonra imzalamasının bir nedeni vardı. 1980’lerde kendisini önce OECD ülkesi olarak lanse etti. Bunu rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’a bağlayanlar da var. Bizi zengin OECD ülkeleri ile büyük mali yükümlüklerin altına sokan bu fikir kimden ve nasıl çıktı bilinmiyor. Neyse aklımız başımıza geldikten sonra zengin ülkeler grubundan çıkmak için uzun süre uğraştık durduk. Sonunda 2001 yılında Marakeş'te düzenlenen 7. Taraflar Konferansı'nda alınan karar gereğince, Ek-I ülkelerinden farklı konumda sözleşmeye taraf olduk. Böylece, İDSC Sekretaryası’na düzenli olarak sera gazı salımı raporu vermeyi ve gaz salınımını azaltacak önlemler geliştirmeyi taahhüt ettik.
Türkiye 24 Mayıs 2004 tarihinden itibaren Kyoto Protokolüne taraf olabilirdi ama olmadı. Neden? İşte bu sorunun mantıklı ve kabul edilebilir bir cevabı yok. 2004 yılından 2009 yılına kadar bu konuda Türkiye için değişen hiçbir şey olmadı ama Türkiye bekledi durdu! Hatta sera gazı artırımında Dünya rekoru kırdı! Aslında Kyoto Protokolü’nün ülkemizde ekonomisinin gelişmesini tehdit edebileceği kaygısı doğru değildi. Diğer bir deyişle, gelişmekte olan ülkeler arasında protokolü ekonomisine tehdit gibi gören tek ülke Türkiye’ydi. Çünkü protokol Türkiye gibi ülkeler için esnek maddeler içeriyor. Türkiye protokolü imzalamaya yanaştığı takdirde bunlardan yararlanabilirdi.
Aslında Kyoto Protokolü, sera gazlarını artıran emisyonların salınımın kontrol altına alınarak zarar azaltılması ile birlikte enerji tarım, orman, katı atıklar, kıyıların kullanımı, vb. gibi konu ve sektörlerde uyum çalışmaları yapmamızı istemekteydi. Bütün bunlar, protokol, cezai yaptırım vb. olmadan da küresel iklim değişiminin kötü etkilerinden korunmak için zaten kendiliğimizden yapmamız gereken ve ret edilmesi mümkün olmayan çalışmalardı. Yani gerçekte önemli olan “imza” değil; bizdeki “konuyu algılama, niyet ve zihniyetti”!..
Ne diyelim zararın neresinden dönersek kardır. Kyoto protokolü öldü; yaşasın Kopenhag protokolü!
Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu
Meteoroloji ve Afet Yönetimi Profesörü. 1984 İTÜ Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Mezunu. Atmosfer Bilimleri konusunda 1987'de Master ve 1991'de Doktorasını ABD’nin Missouri-Columbia Üniversitesinden almış. TMMOB Meteoroloji Mühendisleri Odası Marmara Bölge Temsilcisi; Türk Deniz Araştırmalar Vakfı Üyesi. Sinoptik Meteoroloji, Sayısal Hava Öngörüsü, Uygulamalı Klimatoloji ve Afet Yönetimi konuları ile ilgileniyor. Şuan İstanbul Teknik Üniversitesi Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Bölüm Başkanı ve İTÜ Afet Yönetim Merkezi Öğretim Müdürüdür. Hürriyet Gazetesi Seyahat Ekinde yazı yazmakta ve Açık Radyo’da Cuma sabahları Havadan-Sudan adlı bir program yapmaktadır.
Açık Radyo 94.9
Prof. Dr. Miktad Kadıoğlu köşe yazıları (Hürriyet)
Harekete Geçin
İklim değişikliğinin tehlikeli etkilerini durdurmamiz için bize yardım edebilirsiniz. Türkiye’de yapılacak 47 yeni kömürlü termik santral için internet eylemine katılın. Sesimizi Ankara’ya hepbirlikte duyuralım.
Destek Ver! (http://www.greenpeace.org/turkey/ )
Bağımsızlığımızı korumak için hiçbir şirket, devlet ya da politik partiden bağış ya da sponsorluk kabul etmiyor, sadece sizin gibi bireylerin desteği ile çalışmalarımızı sürdürüyoruz.
19 Aralık 2009 Cumartesi
DİNLERARASI DİYALOG’UN AMENTÜSÜ
1964 yılında 2. Vatikan Konsil’inde kurulan “Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası” nın 1973 yılında, sekreterlik görevine getirilen Pietro Rossano, Sekreterya’ nın yayın organı Bulletin’ deki bir açıklamasında şöyle diyordu:
“Dinler arası Diyalogdan söz ettiğimizde, açıktır ki bu faaliyeti, Kilise şartları çerçevesinde misyoner ve İncil’i öğreten bir cemaat olarak yapıyoruz. Kilise’nin bütün faaliyetleri, üzerine taşıdığı şeyleri yani Mesih’in sevgisini ve Mesih’in sözlerini nakletmeye yöneliktir. Bu sebeple diyalog, Kilise’nin İncil’i yayma amaçlı misyonunun çerçevesi içinde yer alır.”
“Papa 6. Paul’un vizyonu gerçekleşmektedir. Çünkü dinler arası diyalog, Kilise misyonunun normal bir parçası olarak görülmektedir.” (Bulletin, 59/ 20–2.1985.124 )
Papa’yı ziyaretinde Fethullah GÜLEN’ de bu konuyu vurgulamıştır:
“Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinler arası Diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz.” (F.G.’nin Papa’ya Mektubu, Zaman Gazetesi,10.02.2009)
Dinler arası Diyalogun mimarlarının ve bu projenin Türkiye ayağının açıklamalarını birlikte yazdım ki hâlâ bu gerçeği görmemek için direnenlerin fotoğrafın tamamını birlikte görüp artık bu ihanet projesinin arkasında durmaktan vazgeçmelerine vesile olabilelim.
Dinler arası Diyalogun Türkiye’deki öncülerinden 9 Eylül Üniversitesi İlahiyat Profesörü Mehmet AYDIN 1998 yılında şöyle diyor:
Efendim diyalog ve hoşgörü devam edecekse, Hıristiyanlarla konuşurken sizin kitabınız bozulmuş, sonradan değiştirilmiş, en hakiki din benim dinim demeyeceksiniz.”
2.Din Şurasında yaptığı konuşmada Diyanetten Sorumlu Devlet Bakanı Prof.Dr. Mehmet AYDIN diyor ki:
“Bazı din kardeşlerimiz diyor ki elimize fırsat geçmişken adamlara Müslümanlığı anlatalım belki Allah hidayetini gösterir. Bu bir din mensubuna karşı yapılacak en dinsizce harekettir. Bunu hiçbir din kabul etmez.”
Fethullah GÜLEN Küresel Barışa Doğru kitabının 131. sayfasında bakın ne diyor?
“Herkes Kelime-i Tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmelidir ve ıslah etmelidir. Hatta Kelime-i Tevhid’in ikinci bölümünü, yani “Muhammed Allah’ın resulüdür.” Kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır.”
Prof. Dr. Mehmet AYDIN ise tevhid makamını kendi anlayışlarında bambaşka bir boyuta sokuyor. Nasıl mı?
“Bir sufinin, bütün dinleri birbirine yakın seviyede görmesi, zaten bu tevhid, vahdet makamıdır.” ( 2.Din Şurası Tebliğ ve Müzakereleri; Sf.342 Prof.Dr. Mehmet AYDIN )
“Yahudileri ve Hıristiyanları kınayan ve azarlayan ayetler ya Hazret-i Muhammed döneminde yaşayan ya da kendi peygamberleri döneminde yaşayan bazı Yahudi ve Hıristiyanlar hakkındadır.” (Küresel Barışa Doğru,Sf.45,Fethullah GÜLEN)
“Kur-an’ı Kerim’in bazı ayetleri ve bazı Hadis-i Şerifler tarihi sürecini doldurduğu için bunlarla amel edilemez. Kur’an-ı Kerim’in gelmesiyle yürürlükten kalkmış olan İncil ve Tevrat’ın hükümleri hâlâ geçerlidir. Bugünkü İnciller’e ve Tevrat’a inanan, Yahudi ve Hıristiyanlar da cennetliktir. Ehl-i Kitap ile ilgili ayetler, hadisler tarihseldir, dolayısıyla bugünkü Yahudi ve Hıristiyanlar’ı değil o dönemin insanlarını bağlar.” (Hoşgörü ve Diyalog İklimi, Sf.155–156 Fethullah GÜLEN)
“Üç dinden herhangi bir dine inanmak yeterlidir. Mühim olan Kelime-i Tevhid inancıdır. Hz. Muhammed’i ise kabul ve tasdik etmek ise şart olmayıp bir kemal mertebesidir. Ehl-i Kitap ile amentüde ittifak halindeyiz.” (Ahmed ŞAHİN, Zaman Gazetesi,17.04.2000)
Yukarıdaki açıklamalarından anlaşılacağı üzere İslam’ın temel esaslarını hiçe sayarak “Ilımlı İslam Projesi”ne taşeronluk edenlerin, Vatikan misyonunun parçalarının temsil ettikleri Din İslamiyet değildir. Kendileri yeni inanç esasları oluşturmuşlardır. İttifak halinde oldukları Vatikan’dır. Ve oluşturdukları inanç esasları Vatikan’ın Dinler arası Diyalog Projesi’nin amentüsüdür.
http://www.burakevci.com
TUNALIM..
“Dinler arası Diyalogdan söz ettiğimizde, açıktır ki bu faaliyeti, Kilise şartları çerçevesinde misyoner ve İncil’i öğreten bir cemaat olarak yapıyoruz. Kilise’nin bütün faaliyetleri, üzerine taşıdığı şeyleri yani Mesih’in sevgisini ve Mesih’in sözlerini nakletmeye yöneliktir. Bu sebeple diyalog, Kilise’nin İncil’i yayma amaçlı misyonunun çerçevesi içinde yer alır.”
“Papa 6. Paul’un vizyonu gerçekleşmektedir. Çünkü dinler arası diyalog, Kilise misyonunun normal bir parçası olarak görülmektedir.” (Bulletin, 59/ 20–2.1985.124 )
Papa’yı ziyaretinde Fethullah GÜLEN’ de bu konuyu vurgulamıştır:
“Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinler arası Diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz.” (F.G.’nin Papa’ya Mektubu, Zaman Gazetesi,10.02.2009)
Dinler arası Diyalogun mimarlarının ve bu projenin Türkiye ayağının açıklamalarını birlikte yazdım ki hâlâ bu gerçeği görmemek için direnenlerin fotoğrafın tamamını birlikte görüp artık bu ihanet projesinin arkasında durmaktan vazgeçmelerine vesile olabilelim.
Dinler arası Diyalogun Türkiye’deki öncülerinden 9 Eylül Üniversitesi İlahiyat Profesörü Mehmet AYDIN 1998 yılında şöyle diyor:
Efendim diyalog ve hoşgörü devam edecekse, Hıristiyanlarla konuşurken sizin kitabınız bozulmuş, sonradan değiştirilmiş, en hakiki din benim dinim demeyeceksiniz.”
2.Din Şurasında yaptığı konuşmada Diyanetten Sorumlu Devlet Bakanı Prof.Dr. Mehmet AYDIN diyor ki:
“Bazı din kardeşlerimiz diyor ki elimize fırsat geçmişken adamlara Müslümanlığı anlatalım belki Allah hidayetini gösterir. Bu bir din mensubuna karşı yapılacak en dinsizce harekettir. Bunu hiçbir din kabul etmez.”
Fethullah GÜLEN Küresel Barışa Doğru kitabının 131. sayfasında bakın ne diyor?
“Herkes Kelime-i Tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmelidir ve ıslah etmelidir. Hatta Kelime-i Tevhid’in ikinci bölümünü, yani “Muhammed Allah’ın resulüdür.” Kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır.”
Prof. Dr. Mehmet AYDIN ise tevhid makamını kendi anlayışlarında bambaşka bir boyuta sokuyor. Nasıl mı?
“Bir sufinin, bütün dinleri birbirine yakın seviyede görmesi, zaten bu tevhid, vahdet makamıdır.” ( 2.Din Şurası Tebliğ ve Müzakereleri; Sf.342 Prof.Dr. Mehmet AYDIN )
“Yahudileri ve Hıristiyanları kınayan ve azarlayan ayetler ya Hazret-i Muhammed döneminde yaşayan ya da kendi peygamberleri döneminde yaşayan bazı Yahudi ve Hıristiyanlar hakkındadır.” (Küresel Barışa Doğru,Sf.45,Fethullah GÜLEN)
“Kur-an’ı Kerim’in bazı ayetleri ve bazı Hadis-i Şerifler tarihi sürecini doldurduğu için bunlarla amel edilemez. Kur’an-ı Kerim’in gelmesiyle yürürlükten kalkmış olan İncil ve Tevrat’ın hükümleri hâlâ geçerlidir. Bugünkü İnciller’e ve Tevrat’a inanan, Yahudi ve Hıristiyanlar da cennetliktir. Ehl-i Kitap ile ilgili ayetler, hadisler tarihseldir, dolayısıyla bugünkü Yahudi ve Hıristiyanlar’ı değil o dönemin insanlarını bağlar.” (Hoşgörü ve Diyalog İklimi, Sf.155–156 Fethullah GÜLEN)
“Üç dinden herhangi bir dine inanmak yeterlidir. Mühim olan Kelime-i Tevhid inancıdır. Hz. Muhammed’i ise kabul ve tasdik etmek ise şart olmayıp bir kemal mertebesidir. Ehl-i Kitap ile amentüde ittifak halindeyiz.” (Ahmed ŞAHİN, Zaman Gazetesi,17.04.2000)
Yukarıdaki açıklamalarından anlaşılacağı üzere İslam’ın temel esaslarını hiçe sayarak “Ilımlı İslam Projesi”ne taşeronluk edenlerin, Vatikan misyonunun parçalarının temsil ettikleri Din İslamiyet değildir. Kendileri yeni inanç esasları oluşturmuşlardır. İttifak halinde oldukları Vatikan’dır. Ve oluşturdukları inanç esasları Vatikan’ın Dinler arası Diyalog Projesi’nin amentüsüdür.
http://www.burakevci.com
TUNALIM..
16 Aralık 2009 Çarşamba
1431. HİCRİ YILBAŞINIZ KUTLU OLSUN
16 Aralık, Çarşambayı Perşembeye bağlayan gece 1431. Hicri yılbaşı ve mübarek aylardan Muharrem ayının ilk gecesidir. 17 Aralık Perşembe günü de muharrem ayının ilk günüdür. Âlemlere Rahmet, Hazreti Muhammed (sav) Efendimizin Mekke’den Medine’ye Hicreti; İnsanlık için önem arz etmektedir. 1431 yıl önce gerçekleşmiş bu olay, İslam âlemi tarafından hicri takvim başlangıcı olarak kabul edilmiştir.
Muharrem ayında oruç tutmak da faziletlidir. Bu konuda Hz. Muhammed(sav) şu haberi vermiştir:
“Ramazan'dan sonra oruçların en faziletlisi, Muharrem ayında tutulan oruçtur. Farzlardan sonra en faziletli namaz da gece namazıdır.”
(Hadîs-i şerîf-Et-Tergîb vet-Terhîb)
”Kim arefe günü oruç tutarsa, iki senelik günahına kefaret olur ve kim de, Muharrem ayında bir gün oruç tutarsa, her bir günü için otuz gün sevabı yazılır.” (Hadîs-i şerîf-Taberânî)
Öncelikle şunu kabul etmek lazımdır ki; Müslüman’a yakışır bir “Hicri Yılbaşı” kutlaması yapılmamaktadır. Özelliklede ülkemizde son zamanlarda önemli “Dini ve Milli“ günler hatırlanmak yerine, unutturulmaya çalışılmaktadır.
Önceki yıllarda; Hicri yılbaşlarında, Hicret hakkında milletimize gerekli şuur verilmeye çalışılırdı. Çeşitli etkinlikler düzenlenir, milletimiz de Hicret vesilesiyle; “Muhammedi” bir havaya bürünürdü. Maalesef, “Hicri Yılbaşını” ve bu tip hadiseleri, AB dayatmalarıyla “Allah katında tek din İslam’dır” ayeti hutbelerden çıkarılalı,(!) milletimize hatırlatacak etkinlikler yapılmamaktadır.
Hemen her şeyin adına, gün ya da haftalar tahsis edilirken, Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (sav ) Efendimizin adeta yeni bir çağ açan Hicreti, sıradan bir olay gibi geçiştirilmektedir. Bu kadar mühim bir olay; mutlaka “Hicret Haftası” olarak kutlanmalı, ilgililer de hafta boyunca Hicreti bütün yönleriyle halkımıza anlatmalıdır.
Çünkü sadece Hazreti Muhammed (sav) Efendimizin değil, hemen her Sahabenin Hicreti, ayrı bir mana içermektedir. İnsanlığa mesaj veren yönleri mevcuttur.
Hicret, kelime olarak bir yerden, başka bir yere göç etmek manasında kullanılmıştır. Ama bu göç, öğle sıradan bir göç değildir.
Bu göç ki; yolunu kaybetmiş insanlığa, yol göstermek için yola çıkılan bir göçtür.
Bu göç ki; cahiliye döneminin en karanlık halini, en aydınlık hale dönüştürmek üzere yola çıkılan bir göçtür.
Bu göç ki; anadan, babadan, yardan, evlattan, yurttan, maldan, mülkten, velhasıl sevdiğin her şeyi bırakıp sadece Allah rızasına ulaşmak için yola çıkılan bir göçtür.
Şimdi kendimize dönüp sormalıyız; Acaba Allah için biz bir şeylerden vaz geçip, Onun rızasına ne kadar Hicret edebiliyoruz?
U.Kepekçi-TUNALIM...
Muharrem ayında oruç tutmak da faziletlidir. Bu konuda Hz. Muhammed(sav) şu haberi vermiştir:
“Ramazan'dan sonra oruçların en faziletlisi, Muharrem ayında tutulan oruçtur. Farzlardan sonra en faziletli namaz da gece namazıdır.”
(Hadîs-i şerîf-Et-Tergîb vet-Terhîb)
”Kim arefe günü oruç tutarsa, iki senelik günahına kefaret olur ve kim de, Muharrem ayında bir gün oruç tutarsa, her bir günü için otuz gün sevabı yazılır.” (Hadîs-i şerîf-Taberânî)
Öncelikle şunu kabul etmek lazımdır ki; Müslüman’a yakışır bir “Hicri Yılbaşı” kutlaması yapılmamaktadır. Özelliklede ülkemizde son zamanlarda önemli “Dini ve Milli“ günler hatırlanmak yerine, unutturulmaya çalışılmaktadır.
Önceki yıllarda; Hicri yılbaşlarında, Hicret hakkında milletimize gerekli şuur verilmeye çalışılırdı. Çeşitli etkinlikler düzenlenir, milletimiz de Hicret vesilesiyle; “Muhammedi” bir havaya bürünürdü. Maalesef, “Hicri Yılbaşını” ve bu tip hadiseleri, AB dayatmalarıyla “Allah katında tek din İslam’dır” ayeti hutbelerden çıkarılalı,(!) milletimize hatırlatacak etkinlikler yapılmamaktadır.
Hemen her şeyin adına, gün ya da haftalar tahsis edilirken, Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (sav ) Efendimizin adeta yeni bir çağ açan Hicreti, sıradan bir olay gibi geçiştirilmektedir. Bu kadar mühim bir olay; mutlaka “Hicret Haftası” olarak kutlanmalı, ilgililer de hafta boyunca Hicreti bütün yönleriyle halkımıza anlatmalıdır.
Çünkü sadece Hazreti Muhammed (sav) Efendimizin değil, hemen her Sahabenin Hicreti, ayrı bir mana içermektedir. İnsanlığa mesaj veren yönleri mevcuttur.
Hicret, kelime olarak bir yerden, başka bir yere göç etmek manasında kullanılmıştır. Ama bu göç, öğle sıradan bir göç değildir.
Bu göç ki; yolunu kaybetmiş insanlığa, yol göstermek için yola çıkılan bir göçtür.
Bu göç ki; cahiliye döneminin en karanlık halini, en aydınlık hale dönüştürmek üzere yola çıkılan bir göçtür.
Bu göç ki; anadan, babadan, yardan, evlattan, yurttan, maldan, mülkten, velhasıl sevdiğin her şeyi bırakıp sadece Allah rızasına ulaşmak için yola çıkılan bir göçtür.
Şimdi kendimize dönüp sormalıyız; Acaba Allah için biz bir şeylerden vaz geçip, Onun rızasına ne kadar Hicret edebiliyoruz?
U.Kepekçi-TUNALIM...
14 Aralık 2009 Pazartesi
ŞEHİTLERE RAĞMEN AÇILIM
Tokat’ta 7 şehit yüreğimizi dağladı. Üstüne Molotof kokteyl atılan serap kızımız hakkın rahmetine kavuştu, askerlerimizle aynı gün şehit oldular. Özellikle “hükümetin sesi” konumuna gelen TRT başta olmak üzere, hükümetin borazanı olan diğer televizyon kanalları, henüz şehit’lerin naaşı yerdeyken panik ve suçluluk içerisinde açılımı kurtarmaya, PKK’yı aklamaya çalışıyorlar.
Ağız birliği içerisinde “Açılım sabote edildi” diyorlar. Ahmet Türk de aynı şeyi söyledi, Başbakan, Hükümet sözcüsü Cemil Çicek de, TRT ve diğer tüm açılımcı kanallar da...
Şehitlere ve şehirlerde olan kargaşalara rağmen “Durmak yok açılıma devam”. Yani bu yedi askerimizi öldüren caniler dışarı çıkıp, Habur’dan giriş yaptığı takdirde bunlar da affedilecek, çünkü açılım bu.
Kırmızı halılarla karşılanan teröristlerin bu saldırıyı yapmadığı ne malum? Adamlar terör elbiseleriyle geldiler, pişmanım demediler, hergün olayların içindeler...
Yani benim kişisel düşüncem bu, bağımlı olmadığım için açılımcılar gibi düşünmüyorum. PKK’yı temize çıkaramıyorum. Onlar gündüz taş atarlar gece kurşun, gündüz mitinglerde boy gösterirler, APO sloganları atarlar, gece yol keserler, gündüz düz ovada siyaset yaparlar, gece dağda kamp kurarlar, gündüz şehirlerde gece Kandil’de...
Açılımcılar PKK’yı bile solladılar hainlikte, adeta hepsi ovalı terörist çünkü PKK’nın eylemlerini dahi örterek imalı iftiralarda bulunuyorlar.
Teröristi affetmek dışında ne olduğunu bilmediğimiz açılım furyasını Başkan Obama, hükümet, Barzani, DTP övüyor. Yani nasıl yolda olduklarını bu tabloya bakarak bile anlamak mümkün.
Bülent Arınç neden sus pus? Neden ağlaması gelmez?
Diyarbakır’a gidip “ceylanıma nasıl kıydınız” deyip ağlamıştı ya.
Bekledim serap kızımızın cenazesine katılır belki ağlar diye. Olmadı yedi ceylanımızın cenazesinde ağlar diye düşündüm ama nafile “ne Arınç kalmış ortada ne gözyaşı”, boşuna beklemişim.
Diyarbakır’da PKK mayınıyla ölen Ceylan kızımızın failleri hakkında, PKK değil de askerin tatbikat hatası olduğu iftirası olunca Bülent abi ağlıyor. PKK öldürünce ortalıkta gözükmüyor. Ahmet Türk’ün derdiyle dertleniyor, o üzülünce Bülent abi de özlüyor.
Ne aşk Allah’ım. İnsanın bu dünyada böyle bir seveninin, yoldaşının, arkadaşının, meclisdaşının olması ne güzel, hem de bu kişi Başbakan Yardımcısı ise “başına devlet kuşu”, yok yok, AKP kuşu kondu demektir.
Şimdi de model ortaklık...
Başbakan’ı Obama çağırdı. Yarım saat planlanan görüşme iki saat sürdü, kameralar önünde duyduklarımız bize yeter, kamera arkasını bilen yok zaten. Stratejik ortaklık bitmiş çok şükür bunu öğrendik. Ama sevincimiz kursağımızda kaldı şimdi model ortaklık devrede. Ne kanaatkar, itaatkar bir iktidar, ne verseler razı. Hangi görevi verseler itiraz yok ve üstesinden geliyor evvelallah.
“Model Ortaklık” nedir deyip düşünmeyin! yakında “ılımlı İslamcılar” anlatır hepimize. Hem kötü bir şey olsa, Başbakanımız “One minute” derdi zaten(!)
“ABD’siz olmaz”, ona iman edenler böyle diyor. ABD kötü olsaydı(!) Hocaefendi hiç orda oturur muydu?
Y.Karaca--TUNALIM...
Ağız birliği içerisinde “Açılım sabote edildi” diyorlar. Ahmet Türk de aynı şeyi söyledi, Başbakan, Hükümet sözcüsü Cemil Çicek de, TRT ve diğer tüm açılımcı kanallar da...
Şehitlere ve şehirlerde olan kargaşalara rağmen “Durmak yok açılıma devam”. Yani bu yedi askerimizi öldüren caniler dışarı çıkıp, Habur’dan giriş yaptığı takdirde bunlar da affedilecek, çünkü açılım bu.
Kırmızı halılarla karşılanan teröristlerin bu saldırıyı yapmadığı ne malum? Adamlar terör elbiseleriyle geldiler, pişmanım demediler, hergün olayların içindeler...
Yani benim kişisel düşüncem bu, bağımlı olmadığım için açılımcılar gibi düşünmüyorum. PKK’yı temize çıkaramıyorum. Onlar gündüz taş atarlar gece kurşun, gündüz mitinglerde boy gösterirler, APO sloganları atarlar, gece yol keserler, gündüz düz ovada siyaset yaparlar, gece dağda kamp kurarlar, gündüz şehirlerde gece Kandil’de...
Açılımcılar PKK’yı bile solladılar hainlikte, adeta hepsi ovalı terörist çünkü PKK’nın eylemlerini dahi örterek imalı iftiralarda bulunuyorlar.
Teröristi affetmek dışında ne olduğunu bilmediğimiz açılım furyasını Başkan Obama, hükümet, Barzani, DTP övüyor. Yani nasıl yolda olduklarını bu tabloya bakarak bile anlamak mümkün.
Bülent Arınç neden sus pus? Neden ağlaması gelmez?
Diyarbakır’a gidip “ceylanıma nasıl kıydınız” deyip ağlamıştı ya.
Bekledim serap kızımızın cenazesine katılır belki ağlar diye. Olmadı yedi ceylanımızın cenazesinde ağlar diye düşündüm ama nafile “ne Arınç kalmış ortada ne gözyaşı”, boşuna beklemişim.
Diyarbakır’da PKK mayınıyla ölen Ceylan kızımızın failleri hakkında, PKK değil de askerin tatbikat hatası olduğu iftirası olunca Bülent abi ağlıyor. PKK öldürünce ortalıkta gözükmüyor. Ahmet Türk’ün derdiyle dertleniyor, o üzülünce Bülent abi de özlüyor.
Ne aşk Allah’ım. İnsanın bu dünyada böyle bir seveninin, yoldaşının, arkadaşının, meclisdaşının olması ne güzel, hem de bu kişi Başbakan Yardımcısı ise “başına devlet kuşu”, yok yok, AKP kuşu kondu demektir.
Şimdi de model ortaklık...
Başbakan’ı Obama çağırdı. Yarım saat planlanan görüşme iki saat sürdü, kameralar önünde duyduklarımız bize yeter, kamera arkasını bilen yok zaten. Stratejik ortaklık bitmiş çok şükür bunu öğrendik. Ama sevincimiz kursağımızda kaldı şimdi model ortaklık devrede. Ne kanaatkar, itaatkar bir iktidar, ne verseler razı. Hangi görevi verseler itiraz yok ve üstesinden geliyor evvelallah.
“Model Ortaklık” nedir deyip düşünmeyin! yakında “ılımlı İslamcılar” anlatır hepimize. Hem kötü bir şey olsa, Başbakanımız “One minute” derdi zaten(!)
“ABD’siz olmaz”, ona iman edenler böyle diyor. ABD kötü olsaydı(!) Hocaefendi hiç orda oturur muydu?
Y.Karaca--TUNALIM...
12 Aralık 2009 Cumartesi
PROF. DR. HAYDAR BAŞ’IN PROFOSÖRLÜĞÜ HAKKINDA ...
Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ın etrafında estirilen fitnelerden bahsetmişken, akademik unvanı hakkında estirilen fitnelerden de bahsedelim.
Utanmadan sıkılmadan Sayın Baş’ın Profesörlüğünün sahte olduğunu iddia edenlerin yanında, bunlar yetmezmiş gibi YÖK tarafından da bu unvanı kullanamayacağı hakkında dava açılmıştı. Bu ne garip bir olay ki unvan alınan üniversite ile kısa bir yazışma neticesinde bile öğrenilebilecek bu gerçek ard niyetliler tarafından çarpıtılmaya çalışılmıştır. YÖK ün iddiası; mademki Sayın Baş bu unvanı Türk Üniversitelerinden almadı o zaman Türkiye’de bu unvanı kullanamazmış. Bu unvanı kullanmak için mutlaka Türk üniversitelerinden denklik almalıymış. Bu iddia çok sürmeden mahkeme kararıyla reddedilerek beratına karar verilmişti.
Saçmalığıyla da tarihe geçecek bu iddianın şekline ve içeriğine bakmak yerine medyanın da desteği ile Sayın Baş’ın akademik unvanı etrafında yıllarca fitne estirilmişti.
Dünyanın her yerinden alınan unvan gayet tabi geçerli olacaktır. Türk üniversitelerinin dışında unvan alanların unvanını kabul etmemek gibi saçma bir iddia ne kadar ilmi ne kadar gerçekçi olabilirdi ki…
Prof. Dr. Haydar Baş Meltem TV’de yayınlanan, Ekoanaliz programında hakkındaki iddialara cevap verirken Akademik unvanı konusundaki tartışmalarla ilgili şu açıklamaları yaptı:
“Bakırköy 3. Asliye Ceza Mahkemesinin 1999–1460 ve 1999–1380 sayılı kesinleşen kararı. YÖK’ün şikâyeti neticesinde benim akademik unvanımla ilgili yapılan yargılamada verilen kararın sonucu şöyledir: “Dosyadaki belgelerden Bakü Devlet Üniversitesi tarafından profesörlük unvanı verildiği ve Azerbaycan Yüksek Onay komisyonu tarafından onaylandığı görülmektedir. Öte yandan iddia ve savunma her ikisi de Mesaj TV’de yapılan bir programda sanığın bu unvanı kullanmasından başka bir eylemi tarif etmemiştir. Hiçbir yasal düzenleme bu unvanı tarif edilen bir şekilde kullanılmasını engelleyemez. Aksi düşünüldüğünde ülkemizde gerçekleştirilen bilimsel toplantılarda yurt dışından gelen yabancı bilim adamlarının bu unvanı kullanmasının ancak müşteki kurumca Türkiye’de geçerli sayılması halinde mümkün olabileceği gibi bir sonuç ortaya çıkartılması gerekmektedir. Oysa günümüzde böyle bir iddia düşünülmeyeceği gibi zaten 2547 sayılı yasada da böyle bir düzenleme yoktur. Öte yandan TCK’nin 252. maddesine göre bilimsel bir unvan olan profesörlüğün mülki ve asgari bir devlet memurluğu olarak düşünülmesi de mümkün olmadığından sanığın üzerine atılan suçun yasal unsurlarının oluşmaması nedeniyle beraatına karar verilmiştir. Karar tarihi 12,1999.” PROF. BAŞ’A YÖNELİK İFTİRALAR CEVAP BULUYOR
Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş Meltem Televizyonunda yayınlanan Ekovizyon programına katılarak hakkında yapılan dünden bugüne bütün iddialara cevap verdi. Böylece kötü emel sahibi olan iddia sahiplerinin oyunu bozuldu.
Prof. Dr. Baş, 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinden bu yana hakkında açılan ‘davalar’ sonucunda uğradığı mağduriyetleri tek tek anlattı. Son 29 yıldır her hükümet döneminde onlarca davaya maruz kaldığını belirten Prof. Dr. Baş; hakkında açılan ceza davalarının tümünün beraatla sonuçlandığını, buna mukabil açtığı tazminat davalarını da kazandığını belgeler sunarak (avukatlarıyla birlikte) dile getirdi.
Hakkında açılan 20 bin sayfalık davalardan ve hepsinden berat edişlerini karşılığında kazandığı tazminatlardan örnekler vererek gerek askeri gerek sivil mahkemelerde karşılaştıklarını en ince ayrıntısına varıncaya kadar anlattı.
Sizin de malumunuzdur ki saatler süren açıklamaların makale çapında ele alınması mümkün değildir. Ancak birkaç satırda olsa aktaracağım sözler şunlardır;
BTP Genel Başkanı, “Ben ne askerin, ne de devletin adamıyım. Ben milletin adamıyım” ifadesini sık sık kullandı.
Prof. Dr. Haydar Baş, “Ben hiçbir zaman ne devletimi, ne askerimi, ne de bununla ilgili kurum ve kuruluşlarımı Yüce Milletimizin huzurunda eleştirip, bundan bir puan elde etmek istemem. Benim de senelerden beri kulağımıza gelen bu dedikodulara bir gün cevap vermemiz gerekiyordu.” Dedi ve bunların sebeplerini dile getirdi.
“Devletin hiçbir günahı yoktur, ordunun da hiçbir günahı yoktur. Bunlar kurum ve kuruluşlardır. Devleti ve milleti ayakta tutan irade, zihniyetine ve ideolojisine göre vatandaşa tavır takınıyor. Ben o gün de, bugün de aynı inançtayım: Devletin hiçbir günahı yok, bu devlet benim devletim. Ordunun hiçbir günahı yok, bu ordu benim ordum. Bunlar olmazsa, millet diye bir kurum olmaz. Yıllardan bu yana oynanan oyun ordu ile devleti devre dışı bırakıp, millet denilen bu köklü varlığı yok etmektir. İşte ben bunun savaşını verdim, veriyorum.”
Evet değerli dostlar Sayın Baş’ın iddialara cevap verdikten sonra şimdi bu iddialarda bulunanların yapması gereken eğer varsa, kızarmış yüzleriyle milletten ve Sayın Baş’tan özür dilemelidirler.
Peki, Prof. Dr. Haydar Baş beye kulak verselerdi ne olurdu?..
U.Kepekçi-TUNALIM
Utanmadan sıkılmadan Sayın Baş’ın Profesörlüğünün sahte olduğunu iddia edenlerin yanında, bunlar yetmezmiş gibi YÖK tarafından da bu unvanı kullanamayacağı hakkında dava açılmıştı. Bu ne garip bir olay ki unvan alınan üniversite ile kısa bir yazışma neticesinde bile öğrenilebilecek bu gerçek ard niyetliler tarafından çarpıtılmaya çalışılmıştır. YÖK ün iddiası; mademki Sayın Baş bu unvanı Türk Üniversitelerinden almadı o zaman Türkiye’de bu unvanı kullanamazmış. Bu unvanı kullanmak için mutlaka Türk üniversitelerinden denklik almalıymış. Bu iddia çok sürmeden mahkeme kararıyla reddedilerek beratına karar verilmişti.
Saçmalığıyla da tarihe geçecek bu iddianın şekline ve içeriğine bakmak yerine medyanın da desteği ile Sayın Baş’ın akademik unvanı etrafında yıllarca fitne estirilmişti.
Dünyanın her yerinden alınan unvan gayet tabi geçerli olacaktır. Türk üniversitelerinin dışında unvan alanların unvanını kabul etmemek gibi saçma bir iddia ne kadar ilmi ne kadar gerçekçi olabilirdi ki…
Prof. Dr. Haydar Baş Meltem TV’de yayınlanan, Ekoanaliz programında hakkındaki iddialara cevap verirken Akademik unvanı konusundaki tartışmalarla ilgili şu açıklamaları yaptı:
“Bakırköy 3. Asliye Ceza Mahkemesinin 1999–1460 ve 1999–1380 sayılı kesinleşen kararı. YÖK’ün şikâyeti neticesinde benim akademik unvanımla ilgili yapılan yargılamada verilen kararın sonucu şöyledir: “Dosyadaki belgelerden Bakü Devlet Üniversitesi tarafından profesörlük unvanı verildiği ve Azerbaycan Yüksek Onay komisyonu tarafından onaylandığı görülmektedir. Öte yandan iddia ve savunma her ikisi de Mesaj TV’de yapılan bir programda sanığın bu unvanı kullanmasından başka bir eylemi tarif etmemiştir. Hiçbir yasal düzenleme bu unvanı tarif edilen bir şekilde kullanılmasını engelleyemez. Aksi düşünüldüğünde ülkemizde gerçekleştirilen bilimsel toplantılarda yurt dışından gelen yabancı bilim adamlarının bu unvanı kullanmasının ancak müşteki kurumca Türkiye’de geçerli sayılması halinde mümkün olabileceği gibi bir sonuç ortaya çıkartılması gerekmektedir. Oysa günümüzde böyle bir iddia düşünülmeyeceği gibi zaten 2547 sayılı yasada da böyle bir düzenleme yoktur. Öte yandan TCK’nin 252. maddesine göre bilimsel bir unvan olan profesörlüğün mülki ve asgari bir devlet memurluğu olarak düşünülmesi de mümkün olmadığından sanığın üzerine atılan suçun yasal unsurlarının oluşmaması nedeniyle beraatına karar verilmiştir. Karar tarihi 12,1999.” PROF. BAŞ’A YÖNELİK İFTİRALAR CEVAP BULUYOR
Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş Meltem Televizyonunda yayınlanan Ekovizyon programına katılarak hakkında yapılan dünden bugüne bütün iddialara cevap verdi. Böylece kötü emel sahibi olan iddia sahiplerinin oyunu bozuldu.
Prof. Dr. Baş, 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinden bu yana hakkında açılan ‘davalar’ sonucunda uğradığı mağduriyetleri tek tek anlattı. Son 29 yıldır her hükümet döneminde onlarca davaya maruz kaldığını belirten Prof. Dr. Baş; hakkında açılan ceza davalarının tümünün beraatla sonuçlandığını, buna mukabil açtığı tazminat davalarını da kazandığını belgeler sunarak (avukatlarıyla birlikte) dile getirdi.
Hakkında açılan 20 bin sayfalık davalardan ve hepsinden berat edişlerini karşılığında kazandığı tazminatlardan örnekler vererek gerek askeri gerek sivil mahkemelerde karşılaştıklarını en ince ayrıntısına varıncaya kadar anlattı.
Sizin de malumunuzdur ki saatler süren açıklamaların makale çapında ele alınması mümkün değildir. Ancak birkaç satırda olsa aktaracağım sözler şunlardır;
BTP Genel Başkanı, “Ben ne askerin, ne de devletin adamıyım. Ben milletin adamıyım” ifadesini sık sık kullandı.
Prof. Dr. Haydar Baş, “Ben hiçbir zaman ne devletimi, ne askerimi, ne de bununla ilgili kurum ve kuruluşlarımı Yüce Milletimizin huzurunda eleştirip, bundan bir puan elde etmek istemem. Benim de senelerden beri kulağımıza gelen bu dedikodulara bir gün cevap vermemiz gerekiyordu.” Dedi ve bunların sebeplerini dile getirdi.
“Devletin hiçbir günahı yoktur, ordunun da hiçbir günahı yoktur. Bunlar kurum ve kuruluşlardır. Devleti ve milleti ayakta tutan irade, zihniyetine ve ideolojisine göre vatandaşa tavır takınıyor. Ben o gün de, bugün de aynı inançtayım: Devletin hiçbir günahı yok, bu devlet benim devletim. Ordunun hiçbir günahı yok, bu ordu benim ordum. Bunlar olmazsa, millet diye bir kurum olmaz. Yıllardan bu yana oynanan oyun ordu ile devleti devre dışı bırakıp, millet denilen bu köklü varlığı yok etmektir. İşte ben bunun savaşını verdim, veriyorum.”
Evet değerli dostlar Sayın Baş’ın iddialara cevap verdikten sonra şimdi bu iddialarda bulunanların yapması gereken eğer varsa, kızarmış yüzleriyle milletten ve Sayın Baş’tan özür dilemelidirler.
Peki, Prof. Dr. Haydar Baş beye kulak verselerdi ne olurdu?..
U.Kepekçi-TUNALIM
9 Aralık 2009 Çarşamba
DÂVÂ VE ÇİLE ADAMI PROF. DR. HAYDAR BAŞ
Prof. Dr. Haydar Baş gerçek bir dâvâ adamıdır. Dâvâsı, her zaman Hak ve millet adına olmuştur. Hayatının, davasına paralel olarak hep çile ve sıkıntılarla geçtiğine de şahit olmuşuzdur. O, kendini milletine adadıkça, anlamakta güçlük çektiğimiz kişiler ve kurumlar tarafından sürekli sıkıntılara uğratılmış, asılsız iftira ve karalama kampanyalarına maruz kalmıştır…
Fikir ve kanaat önderi olma şahsiyetinden dolayı; sıklıkla, çeşitli mahkemelerde sorgulanma safhaları yaşamıştır. O, her zaman baba tavrı sergilemiş, kuşatıcı ve affedici tavırlardan hiçbir zaman vaz geçmemiştir. Ona yapılan kötü muamelelere rağmen O, ne devlete, ne millete, küsmemiştir…
O, kendine yapılmaya çalışılan haksızlıklara karşı sadece hukuki mücadeleler vermiş, asla bu kurum ve kuruluşlar hakkında ima yollu dahi kötü ifadeler kullanmamıştır. Hatta bizler, bazen yapılan haksızlıklara dayanamayıp kurumlara sitem ettiğimiz zaman bile bize müsaade etmemiştir. “Bir milletin ayakta durabilmesi için güçlü aile, güçlü ordu, güçlü devlet yapısı olmalıdır. Hiç kimsenin bu gücü yıpratmaya yönelik hareketlerde bulunmasını istemiyorum. Her ne kadar yanlış yaparlarsa yapsınlar biz hukukun üstünlüğüne ve Hakka inanıyoruz, er ve de geç hak tecelli edecektir.” Diyerek bizlere nasihat eder.
En sıkıntılı ve çileli dönemlerinde bile O, Hazreti Musa dönemindeki bir hadiseyi anlattır ve “Ben hazreti Musa dönemindeki anayım” der…
Hazreti Musa (as) zamanında bir çocuğa, iki kadın analık iddiasında bulunur. Hazreti Musa’ya gelinir ve durum izah edilir. Hazreti Musa hemen orta yere bir ateş yakılmasını emreder. İki kadına sorar “bu çocuk kimin?” Her iki kadın da “bu çocuk benim” iddiasında bulunur. O zaman Hazreti Musa “atın bu çocuğu ateşe” emrini verir. O sırada kadınların biri haykırarak; “Ya Musa, bu çocuk benim değil” der. Hazreti Musa “ben öğreneceğimi öğrendim. Bu çocuğun gerçek annesi; “bu çocuk benim değil” diyen kadındır. Çünkü evladının yanmaktansa başkasının evladı olarak kalmasına gönlü razı olmuştur. Bu tavrı da ancak gerçek ana ortaya koyar” ifadesini kullanır ve çocuğu gerçek annesine teslim eder.
İşte Sayın Baş’ın, engin feraset ve merhametinin bir göstergesi olarak devleti, milleti ve orduyu sahiplenmesinin gerçek nedeni… (((PROF. DR. HAYDAR BAŞ ETRAFINDA ESTİRİLEN FİTNELER)))
Sayın Baş, dün ve bugün yaşadığı her sıkıntıyı Yüce Allah’ın imtihanı vesilesi olarak gördü ve fakat haklı mücadelesinden sapmadan Hakka ve halka hizmeti ibadet bildi.
Bu çileli hayatın sıkıntıları zaman zaman artarak devam etmiştir. Çileli dönemlerden biri de Onun, Dinler arası diyalog faaliyetlerinin karşısına çıkma dönemine rastlar…
O, Dinler arası diyalogun Müslüman’ın itikadında asla olmayan bir düşünce olduğunu ve bu faaliyetlerin “milli ve dini bütünlüğümüzü” yıkmaya yönelik haçlı batının oyunu olduğunu ilmi bir bakış açısıyla haber verince, diyalogun yerli ve yabancı taşeronları Onun sesini kesmek için olmaz türlü iftira ve karalama kampanyalarını artırdılar. Ama gerek O, gerek yakın arkadaşları, Dinler arası diyalog projesi mademki uluslar arası nitelik taşımaktadır ve arkasında ABD ve Vatikan vardır, o zaman kimleri karşılarına aldıklarını çok iyi bilmekteydiler.
Sayın Baş, ne zaman Bağımsız Türkiye Partisini kurduysa ve Genel Başkanı olsuysa, Onun etrafında estirilen iftira ve karalama kampanyaları daha da hız kazandı. Onun en mahrem aile meselelerinden tutun da yazdığı kitaplara, aldığı ilmi unvanlara varıncaya kadar, tartışma konusu yapıldı...
Sayın Baş’ın ortaya koyduğu “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Milli Devlet” projeleriyle “dini ve milli bütünlüğümüzü” savunduğunu görenler, (aslında dinimize ve vatanımıza kast edenler) Sayın Baş’ı hedef tahtasına oturttular. Sayın Baş ve yakın arkadaşlarına ait olan ne kadar kurum ve işletme varsa hepsi yakın takibe alınarak adeta linç girişimlerinde bulundular. Bütün haksız uygulamalara rağmen Sayın Baş ve arkadaşları, hukuk dışı hiçbir hareket sergilemediler.
Diyalog safsatasına ve küresel güçlere taşeronluk edenler, hedeflerine varmak için ne gerekiyorsa yapmaktan kaçınmadıklar.
Milletin kafasına öyle bir fitne yaydılar ki her yerde devlet ve milleti birbirine düşürmeye çalıştılar. Askerle sivil çatışmasını sağlamak için akla hayale gelmez fitne rüzgârları estirmeye çalıştılar. Ancak, hukuk insanı, bilge adam, vatana sevdalı, bayrak aşığı Sayın Prof. Dr. Haydar Baş, her zaman ve mekânda özünden, kimliğinden taviz vermemiş, milli bütünlüğün tesisi için daima azim ve kararlılıkla yürümesini bilmiştir.TUNALIM...
Fikir ve kanaat önderi olma şahsiyetinden dolayı; sıklıkla, çeşitli mahkemelerde sorgulanma safhaları yaşamıştır. O, her zaman baba tavrı sergilemiş, kuşatıcı ve affedici tavırlardan hiçbir zaman vaz geçmemiştir. Ona yapılan kötü muamelelere rağmen O, ne devlete, ne millete, küsmemiştir…
O, kendine yapılmaya çalışılan haksızlıklara karşı sadece hukuki mücadeleler vermiş, asla bu kurum ve kuruluşlar hakkında ima yollu dahi kötü ifadeler kullanmamıştır. Hatta bizler, bazen yapılan haksızlıklara dayanamayıp kurumlara sitem ettiğimiz zaman bile bize müsaade etmemiştir. “Bir milletin ayakta durabilmesi için güçlü aile, güçlü ordu, güçlü devlet yapısı olmalıdır. Hiç kimsenin bu gücü yıpratmaya yönelik hareketlerde bulunmasını istemiyorum. Her ne kadar yanlış yaparlarsa yapsınlar biz hukukun üstünlüğüne ve Hakka inanıyoruz, er ve de geç hak tecelli edecektir.” Diyerek bizlere nasihat eder.
En sıkıntılı ve çileli dönemlerinde bile O, Hazreti Musa dönemindeki bir hadiseyi anlattır ve “Ben hazreti Musa dönemindeki anayım” der…
Hazreti Musa (as) zamanında bir çocuğa, iki kadın analık iddiasında bulunur. Hazreti Musa’ya gelinir ve durum izah edilir. Hazreti Musa hemen orta yere bir ateş yakılmasını emreder. İki kadına sorar “bu çocuk kimin?” Her iki kadın da “bu çocuk benim” iddiasında bulunur. O zaman Hazreti Musa “atın bu çocuğu ateşe” emrini verir. O sırada kadınların biri haykırarak; “Ya Musa, bu çocuk benim değil” der. Hazreti Musa “ben öğreneceğimi öğrendim. Bu çocuğun gerçek annesi; “bu çocuk benim değil” diyen kadındır. Çünkü evladının yanmaktansa başkasının evladı olarak kalmasına gönlü razı olmuştur. Bu tavrı da ancak gerçek ana ortaya koyar” ifadesini kullanır ve çocuğu gerçek annesine teslim eder.
İşte Sayın Baş’ın, engin feraset ve merhametinin bir göstergesi olarak devleti, milleti ve orduyu sahiplenmesinin gerçek nedeni… (((PROF. DR. HAYDAR BAŞ ETRAFINDA ESTİRİLEN FİTNELER)))
Sayın Baş, dün ve bugün yaşadığı her sıkıntıyı Yüce Allah’ın imtihanı vesilesi olarak gördü ve fakat haklı mücadelesinden sapmadan Hakka ve halka hizmeti ibadet bildi.
Bu çileli hayatın sıkıntıları zaman zaman artarak devam etmiştir. Çileli dönemlerden biri de Onun, Dinler arası diyalog faaliyetlerinin karşısına çıkma dönemine rastlar…
O, Dinler arası diyalogun Müslüman’ın itikadında asla olmayan bir düşünce olduğunu ve bu faaliyetlerin “milli ve dini bütünlüğümüzü” yıkmaya yönelik haçlı batının oyunu olduğunu ilmi bir bakış açısıyla haber verince, diyalogun yerli ve yabancı taşeronları Onun sesini kesmek için olmaz türlü iftira ve karalama kampanyalarını artırdılar. Ama gerek O, gerek yakın arkadaşları, Dinler arası diyalog projesi mademki uluslar arası nitelik taşımaktadır ve arkasında ABD ve Vatikan vardır, o zaman kimleri karşılarına aldıklarını çok iyi bilmekteydiler.
Sayın Baş, ne zaman Bağımsız Türkiye Partisini kurduysa ve Genel Başkanı olsuysa, Onun etrafında estirilen iftira ve karalama kampanyaları daha da hız kazandı. Onun en mahrem aile meselelerinden tutun da yazdığı kitaplara, aldığı ilmi unvanlara varıncaya kadar, tartışma konusu yapıldı...
Sayın Baş’ın ortaya koyduğu “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Milli Devlet” projeleriyle “dini ve milli bütünlüğümüzü” savunduğunu görenler, (aslında dinimize ve vatanımıza kast edenler) Sayın Baş’ı hedef tahtasına oturttular. Sayın Baş ve yakın arkadaşlarına ait olan ne kadar kurum ve işletme varsa hepsi yakın takibe alınarak adeta linç girişimlerinde bulundular. Bütün haksız uygulamalara rağmen Sayın Baş ve arkadaşları, hukuk dışı hiçbir hareket sergilemediler.
Diyalog safsatasına ve küresel güçlere taşeronluk edenler, hedeflerine varmak için ne gerekiyorsa yapmaktan kaçınmadıklar.
Milletin kafasına öyle bir fitne yaydılar ki her yerde devlet ve milleti birbirine düşürmeye çalıştılar. Askerle sivil çatışmasını sağlamak için akla hayale gelmez fitne rüzgârları estirmeye çalıştılar. Ancak, hukuk insanı, bilge adam, vatana sevdalı, bayrak aşığı Sayın Prof. Dr. Haydar Baş, her zaman ve mekânda özünden, kimliğinden taviz vermemiş, milli bütünlüğün tesisi için daima azim ve kararlılıkla yürümesini bilmiştir.TUNALIM...
4 Aralık 2009 Cuma
DİYALOGCULARIN MASKESİ DÜŞTÜ...
Dinlerarası diyalog faaliyetlerinin içinde yer alanların büyük yalanlarından biride “dünya barışı” (!) adına diyalog yapıyoruz düzmecesidir. Müslüman olan birinin bu yalana bilerek düşmesi mümkün değildir. Çünkü Müslüman’ın kitabı Kur’anı Kerimde, Peygamberimize ithaf en: “Biz, seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya/021.107) buyurmakla, cahiliye döneminin bittiğini, karanlığın aydınlandığını, buna da vesile; Hazreti Muhammed (sav) olduğunu haber vermiştir. Ayeti kerimedeki “âlemler” kavramı, dünya insanlığını değil, yaratılmış adına ne varsa onu kapsamaktadır. Ayrıca, bildiğimiz âlemden başka âlemleri de kapsamaktadır.
Yunus Emre bir beytinde:
"Mümin olanların çoktur cefası
Ahirette olur zevki sefası
Onsekizbin âlemin Mustafa sı
Adı güzel kendi güzel Muhammed"
buyurmakla âlem kavramının ne kadar geniş olduğunun ipucunu vermektedir.
Barış denen kavram, “sulh” (TDK Sözlüğü) olarak tanımlanır. Sulh kelimesi de; savaşmadan yaşamak; uyum, karşılıklı anlayış ve hoşgörü ile oluşturulan ortam gibi manaları içerir.
Rahmet kavramı ise iyilik ve güzellik adına, bağışlanma, acıma, merhamet duyarak davranma gibi, aklın sınırlarını aşan çok geniş ifadeleri kapsamaktadır.
Hâlbuki dünya barışından sıkça söz eden haçlı batının; ne barıştan, ne merhametten, hiçbir nasibi yoktur (Irak vahşeti). Sözüm ona ateizm olarak adlandırılan, dinsizlik cereyanlarına karşı birliktelik oluşturmaya kalkışan ABD ve AB ülkeleri bugün dünden daha dindardır (!). Yaptıkları işgalleri ve işkenceleri “haçlı ruhuyla” yerine getirdiklerini ifade etmektedirler. Bu işleri tanrının verdiği görevle yerine getirdiklerini söyleyecek kadarda yalancı ve barbardırlar!..
Rahmet kavramı ve kapsamı yanında barış kelimesinin sözü bile edilemez. Eğer dünya sulh ve huzur içinde yaşamak istiyorsa Âlemlere Rahmet Hazreti Muhammed’in (sav) kutlu mesajları ile buluşmak zorundadır.
Yolunu kaybetmişlerin, yolunu bulmakta gecikmelerinin sebebi; içimizdeki “diyalog sapkınları ve meftunlarıdır.” Yapılan diyalog teklifini ellerinin tersiyle itip, “Bir elime Güneş’i bir elime de Ay’ı verseniz hak bildiğim yoldan dönmem” diyen Peygamber buyruğunu yerine getirselerdi, yanlıştaki ısrarlarına devam etmeyebilirlerdi. Çünkü bizim dinimiz; Alemlere rahmet olarak Hazreti Muhammed Efendimizi (sav) göndermiştir. Barış Ondadır, Onunla olmaktadır.
Allah’ın: “De ki: Ey kâfirler; Ben, sizin tapmakta olduklarınıza tapmam. Benim taptığıma da sizler tapmazsınız. Ben de sizin taptıklarınıza, tapacak değilim. Benim taptığıma da sizler, tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size; benim dinim banadır” (Kafirun/16) diyerek reddetselerdi. İçimizde uzantı bulamayan haçlı batı avucunu yalamakla kalmayıp, hak duruşumuz karşısında hidayetin kapılarını aralama imkânı bulabilecekti.
Diyalog meftunları yaptıkları işlere, “dini kılıflar”, ya da sahte “dünya barışı” ifadeleri kullanarak milleti aldatmaktan geri dursunlar. Geçici bir dünya menfaati uğruna hem kendilerine, hem de MüslümanTürk milletine yazık etmekten vazgeçsinler.
U.Kepekçi-TUNALIM...
Yunus Emre bir beytinde:
"Mümin olanların çoktur cefası
Ahirette olur zevki sefası
Onsekizbin âlemin Mustafa sı
Adı güzel kendi güzel Muhammed"
buyurmakla âlem kavramının ne kadar geniş olduğunun ipucunu vermektedir.
Barış denen kavram, “sulh” (TDK Sözlüğü) olarak tanımlanır. Sulh kelimesi de; savaşmadan yaşamak; uyum, karşılıklı anlayış ve hoşgörü ile oluşturulan ortam gibi manaları içerir.
Rahmet kavramı ise iyilik ve güzellik adına, bağışlanma, acıma, merhamet duyarak davranma gibi, aklın sınırlarını aşan çok geniş ifadeleri kapsamaktadır.
Hâlbuki dünya barışından sıkça söz eden haçlı batının; ne barıştan, ne merhametten, hiçbir nasibi yoktur (Irak vahşeti). Sözüm ona ateizm olarak adlandırılan, dinsizlik cereyanlarına karşı birliktelik oluşturmaya kalkışan ABD ve AB ülkeleri bugün dünden daha dindardır (!). Yaptıkları işgalleri ve işkenceleri “haçlı ruhuyla” yerine getirdiklerini ifade etmektedirler. Bu işleri tanrının verdiği görevle yerine getirdiklerini söyleyecek kadarda yalancı ve barbardırlar!..
Rahmet kavramı ve kapsamı yanında barış kelimesinin sözü bile edilemez. Eğer dünya sulh ve huzur içinde yaşamak istiyorsa Âlemlere Rahmet Hazreti Muhammed’in (sav) kutlu mesajları ile buluşmak zorundadır.
Yolunu kaybetmişlerin, yolunu bulmakta gecikmelerinin sebebi; içimizdeki “diyalog sapkınları ve meftunlarıdır.” Yapılan diyalog teklifini ellerinin tersiyle itip, “Bir elime Güneş’i bir elime de Ay’ı verseniz hak bildiğim yoldan dönmem” diyen Peygamber buyruğunu yerine getirselerdi, yanlıştaki ısrarlarına devam etmeyebilirlerdi. Çünkü bizim dinimiz; Alemlere rahmet olarak Hazreti Muhammed Efendimizi (sav) göndermiştir. Barış Ondadır, Onunla olmaktadır.
Allah’ın: “De ki: Ey kâfirler; Ben, sizin tapmakta olduklarınıza tapmam. Benim taptığıma da sizler tapmazsınız. Ben de sizin taptıklarınıza, tapacak değilim. Benim taptığıma da sizler, tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size; benim dinim banadır” (Kafirun/16) diyerek reddetselerdi. İçimizde uzantı bulamayan haçlı batı avucunu yalamakla kalmayıp, hak duruşumuz karşısında hidayetin kapılarını aralama imkânı bulabilecekti.
Diyalog meftunları yaptıkları işlere, “dini kılıflar”, ya da sahte “dünya barışı” ifadeleri kullanarak milleti aldatmaktan geri dursunlar. Geçici bir dünya menfaati uğruna hem kendilerine, hem de MüslümanTürk milletine yazık etmekten vazgeçsinler.
U.Kepekçi-TUNALIM...
1 Aralık 2009 Salı
BTP GENEL MERKEZİ'NDEN KAMUOYUNA DUYURU
Aziz milletimiz,
Özellikle son günlerde bazı çevreler tarafından Genel Başkanımız Prof. Dr. Haydar BAŞ’la ilgili bazı dedikodu ve iftiralar yapılmaya çalışılmaktadır. Halkın arasına da yayılmaya çalışılan bu nifak ve fitne tohumlarının belirli basın organlarında yer alması düşündürücüdür.
Dıştan güdülmeyi varlık sebebi sayarak devleti ve milleti içten teslim almaya çalışan, bu sebeple de devlet kurumlarını, orduyu ve milleti birbirine düşüren bu odakların, devlete, millete ve hukuka sahip çıkmış Genel Başkanımızı hedef tahtasına oturtma gayretlerini anlamak hiç de zor değildir.
Aynı güçler, devletin ve milletin istikbalinin teminatı olan bu hareketi baltalamak, Genel Başkanımızın itibarını zedelemek ve onun hizmetlerini milletin gözünden saklamak için ortaya koyduğu hizmeti illegal göstermeye çalışmaktadırlar. Hemen belirtelim ki asıl illegallik bu menfur zihniyet ve onların ortaya koyduğu fitne hareketleridir. Bu asılsız ve mesnetsiz saldırılar yüce milletimiz tarafından ibretle izlenmekte olup mutlaka mahkûm edilecektir. Ayrıca bu sürece Prof. Dr. Haydar BAŞ Beyin ismini geçirerek bulaştırmaya çalışanlar hukukun en temel ilkelerini çiğnedikleri gibi yargıyı da yanlış yönlendirme hesabı içindedirler.
Söz konusu haksız saldırılar devlet ve millet adına değil, kendini devlet ve millet yerine koyan yerli işbirlikçiler tarafından yapılmaktadır. Burada hedef devletin kimliği, milletin birlik ve beraberliği ve vatanın bölünmez bütünlüğüdür.
Bu oyun yeni de değildir. Onlarca yıldan beri Genel Başkanımızı millet hizmetinden alıkoymak için mali ve hukuki yönden pek çok saldırı plan ve programı tezgâha konulmuştur. İşyerleri kapatılmaya çalışılmış birçok iftiralar mahkeme salonlarına taşınmıştır. Bugüne kadar yüzden fazla dava ve 20 bin sayfayı aşkın mahkeme dökümanları ile tarihte bir benzeri görülmemiş hukuk mücadelesi verilmiştir. Kendisine iftira atanlar her defasında mahkemeler tarafından ceza ve tazminatlara mahkûm edilmiştir.
28 Şubatın gerçek mağduru Prof. Dr. Haydar BAŞ’ tır. Jandarma, emniyet yıllarca onun peşine düşerek baskı uygulamıştır. Birçok işyerlerine baskınlar düzenlenmiştir.
O gün olduğu gibi bugün de aynı zihniyet Genel Başkanımızı mağdur etmeye çalışmaktadır. Mesela, BTP tarafından İstanbul Çağlayan meydanında yapılan 300 bin kişilik miting, küçük bir grupça sabote edilmeye çalışılmış, iddianamede, miting o küçük grup tarafından yapılmış gibi ifade edilmiştir.
Bütün baskılar ve mağduriyetlere rağmen Prof. Dr. Baş, bir şefkatli baba tavrıyla devletine ve milletine sahip çıkmıştır. O yanlış ve zulüm yapanların, kendisini devlet yerine koyan, görevini kötüye kullanan bir kısım şahıslar olduğunu biliyordu. Bu sebeple o, devletine küsmedi, darılmadı, daha çok sahip çıktı. Her zaman “devlet zaafa uğrarsa millet dağılır” dedi. Askere sahip çıkması da aynı mantıkladır. Zira ordusu güçlü olmayan bir milletin ayakta kalma şahsı yoktur.
Daha birkaç gün önce hacda, Arafat ta kaldığı çadırda Türk Bayrağını gören hacılar “mutlaka bu Haydar Hocanın çadırıdır” diyorlardı.
Unutmayalım ki, ülkenin yapı taşları ile oynuyorlar. Ülkeyi ülke, devleti devlet ve milleti millet yapan tüm değerler, içimizden gözüken ve fakat başka güçler hesabına çalışan eller üzerinden boşaltılıyor. Ha Türk Devleti olmuş, ha AB, ABD demeye getiriyorlar. Bayrağımızı tartışmaya açarak ona bez parçası diyorlar. Ha Türk Bayrağı, ha ABD veya AB bayrağı ne fark eder diyorlar.
Vatan topraklarını, millete ait kamu kurum ve kuruluşlarını yapancılara peşkeş çektiler. Asker, Ordu ve devlet “düşman” muamelesine tabi tutuldu. Kıbrıs ta Türk Askeri işgalci ilan edildi. Sözün özü, Türk Milletini teslim almak istiyorlar. Ve iyi biliyorlar ki tüm bu oyunları bozan tek adam Prof.Dr.Haydar Baş’tır. Bunun için ona askerin adamı, derin devletin adamı, yakıştırmasını yaptılar. Keşke Asker ve Devlet Prof. Dr. Haydar Baş’ı dinleseydi. O zaman Kıbrıs elden çıkma noktasına gelmezdi, o zaman millet devlet ile çatışmazdı. O zaman vatan toprakları ecnebilere satılmazdı. Devlet borca batmazdı, teröristler kahramanca karşılanmazdı, o zaman vatan toprakları bölünme noktasına gelmezdi.
Ne yazık ki; Bu millete sahip çıkan Prof.Dr.Haydar Baş’a saldıranlar 28 Şubatın Mağduru değil, gerçekte 28 Şubatın senaryosunu yazanlardır. Onlar iyi polis- kötü polis rolünü paylaşarak sonuçta milletin ve devletin kaybettiği bir finali hazırlamışlardır. Mağdur rolü oynayanla, o günün siyaset ve asker sorumlusu aynı fotoğraf karesinde buluşmuş, aynı Yahudi kuruluşlarından ödül almışlardır. Misyonları ortaya çıkarılınca da bu kez patronlarının çağırmasıyla ABD’de istihbarat kontrollü çiftlik evlere yerleştirilmişlerdir.
Aziz milletimiz, şu noktadan da rahat olsun ki hukuku ihlal edenlerden, bu yolla yargıyı yönlendirmeye çalışanlardan hukuk nezdinde hesap sorulacaktır. Birtakım dış şer odaklarının talimatları ile hareket eden, milletin kimliğini, akaidini, kültürünü ve fiziki varlığını peşkeş çekenler, tarih- millet ve hukuk önünde hesap vereceklerdir.
Genel başkanımız ve biz bu güne kadar haklı olduğumuz bütün konularda geri adım atmadık bundan sonra da atmayacağız.
Özümüz ve davamız millet meselesidir. Mücadelemiz devlet millet ve topyekun bizi biz yapan değerler adınadır.
Dindarız ama asla fundemantalist değiliz. Sonuna kadar milliyetçiyiz ama kafatasçı ve bölgeci değiliz. Her zaman mandacılığa karşı çıktık ve bağımsızlık bizim millet olarak karakterimizdir.
Ana meselemiz insana hizmettir. Vatan ve millet sevgisi iftihar kaynağımızdır. Temel hak ve hürriyetleri korumak, hem sloganımız hem de hedefimizdir. Hukukun üstünlüğüne sahip çıkmak, değişmez parolamızdır. Devlete ve millete birlikte sahip çıkmak ve hizmet etmek gayemizdir. Halka hizmetin hakka hizmet olduğunun idraki içindeyiz. Mücadelemizde milletimizin yüksek menfaatleri ve samimiyetimiz belirleyicidir. Ekonomik kalkınma, hayati önem taşımaktadır. Hiçbir güç bizi bu yüce gayeden geri çeviremez. Millet ve onun bağlı olduğu mana ve değerler dışında başka otoriter bir güçte tanımıyoruz. Kimliği, vasfı, unvanı ne olursa olsun herkes her kurum hukuk çizgisinde kalmaya mecburdur. Yıkıcı çevreler hukukun ve milletin bariyerlerine bir gün çarpacaklarını unutmamalıdır. Yargının adaletle hareket etmesi onun varlık sebebidir ve buna inancımız tamdır. Siyasiler millet için vardır ve asla kendi bindikleri dalı kesmemelidirler.
Konuyla ilgili olarak Genel Başkanımız Prof. Dr. Haydar Baş 5 Aralık Cumartesi Meltem TV.de saat 21:00 de Ekoanaliz programında basın mensuplarının sorularını cevaplandıracaktır. Bu şartlar altında Yüce Milletimizin Prof.Dr.Haydar BAŞ ve onun fikir ve projelerinin etrafında kenetlenmek dışında başka bir yolu yoktur. Milletimiz, kendisine sahip çıkanlarla, kendisine oyun oynayanları fark etmek mükellefiyeti altındadır. Milletimizin bu basiret ve ferasete sahip olduğuna inanıyoruz.
Bu duygularla Aziz Milletimizi sevgi ve saygılarımızla selamlıyoruz.
BTP GENEL MERKEZİ: Haberin videosu : http://www.dailymotion.com/video/xbbqxu_bayymsyz-turkiye-partisinden-
Özellikle son günlerde bazı çevreler tarafından Genel Başkanımız Prof. Dr. Haydar BAŞ’la ilgili bazı dedikodu ve iftiralar yapılmaya çalışılmaktadır. Halkın arasına da yayılmaya çalışılan bu nifak ve fitne tohumlarının belirli basın organlarında yer alması düşündürücüdür.
Dıştan güdülmeyi varlık sebebi sayarak devleti ve milleti içten teslim almaya çalışan, bu sebeple de devlet kurumlarını, orduyu ve milleti birbirine düşüren bu odakların, devlete, millete ve hukuka sahip çıkmış Genel Başkanımızı hedef tahtasına oturtma gayretlerini anlamak hiç de zor değildir.
Aynı güçler, devletin ve milletin istikbalinin teminatı olan bu hareketi baltalamak, Genel Başkanımızın itibarını zedelemek ve onun hizmetlerini milletin gözünden saklamak için ortaya koyduğu hizmeti illegal göstermeye çalışmaktadırlar. Hemen belirtelim ki asıl illegallik bu menfur zihniyet ve onların ortaya koyduğu fitne hareketleridir. Bu asılsız ve mesnetsiz saldırılar yüce milletimiz tarafından ibretle izlenmekte olup mutlaka mahkûm edilecektir. Ayrıca bu sürece Prof. Dr. Haydar BAŞ Beyin ismini geçirerek bulaştırmaya çalışanlar hukukun en temel ilkelerini çiğnedikleri gibi yargıyı da yanlış yönlendirme hesabı içindedirler.
Söz konusu haksız saldırılar devlet ve millet adına değil, kendini devlet ve millet yerine koyan yerli işbirlikçiler tarafından yapılmaktadır. Burada hedef devletin kimliği, milletin birlik ve beraberliği ve vatanın bölünmez bütünlüğüdür.
Bu oyun yeni de değildir. Onlarca yıldan beri Genel Başkanımızı millet hizmetinden alıkoymak için mali ve hukuki yönden pek çok saldırı plan ve programı tezgâha konulmuştur. İşyerleri kapatılmaya çalışılmış birçok iftiralar mahkeme salonlarına taşınmıştır. Bugüne kadar yüzden fazla dava ve 20 bin sayfayı aşkın mahkeme dökümanları ile tarihte bir benzeri görülmemiş hukuk mücadelesi verilmiştir. Kendisine iftira atanlar her defasında mahkemeler tarafından ceza ve tazminatlara mahkûm edilmiştir.
28 Şubatın gerçek mağduru Prof. Dr. Haydar BAŞ’ tır. Jandarma, emniyet yıllarca onun peşine düşerek baskı uygulamıştır. Birçok işyerlerine baskınlar düzenlenmiştir.
O gün olduğu gibi bugün de aynı zihniyet Genel Başkanımızı mağdur etmeye çalışmaktadır. Mesela, BTP tarafından İstanbul Çağlayan meydanında yapılan 300 bin kişilik miting, küçük bir grupça sabote edilmeye çalışılmış, iddianamede, miting o küçük grup tarafından yapılmış gibi ifade edilmiştir.
Bütün baskılar ve mağduriyetlere rağmen Prof. Dr. Baş, bir şefkatli baba tavrıyla devletine ve milletine sahip çıkmıştır. O yanlış ve zulüm yapanların, kendisini devlet yerine koyan, görevini kötüye kullanan bir kısım şahıslar olduğunu biliyordu. Bu sebeple o, devletine küsmedi, darılmadı, daha çok sahip çıktı. Her zaman “devlet zaafa uğrarsa millet dağılır” dedi. Askere sahip çıkması da aynı mantıkladır. Zira ordusu güçlü olmayan bir milletin ayakta kalma şahsı yoktur.
Daha birkaç gün önce hacda, Arafat ta kaldığı çadırda Türk Bayrağını gören hacılar “mutlaka bu Haydar Hocanın çadırıdır” diyorlardı.
Unutmayalım ki, ülkenin yapı taşları ile oynuyorlar. Ülkeyi ülke, devleti devlet ve milleti millet yapan tüm değerler, içimizden gözüken ve fakat başka güçler hesabına çalışan eller üzerinden boşaltılıyor. Ha Türk Devleti olmuş, ha AB, ABD demeye getiriyorlar. Bayrağımızı tartışmaya açarak ona bez parçası diyorlar. Ha Türk Bayrağı, ha ABD veya AB bayrağı ne fark eder diyorlar.
Vatan topraklarını, millete ait kamu kurum ve kuruluşlarını yapancılara peşkeş çektiler. Asker, Ordu ve devlet “düşman” muamelesine tabi tutuldu. Kıbrıs ta Türk Askeri işgalci ilan edildi. Sözün özü, Türk Milletini teslim almak istiyorlar. Ve iyi biliyorlar ki tüm bu oyunları bozan tek adam Prof.Dr.Haydar Baş’tır. Bunun için ona askerin adamı, derin devletin adamı, yakıştırmasını yaptılar. Keşke Asker ve Devlet Prof. Dr. Haydar Baş’ı dinleseydi. O zaman Kıbrıs elden çıkma noktasına gelmezdi, o zaman millet devlet ile çatışmazdı. O zaman vatan toprakları ecnebilere satılmazdı. Devlet borca batmazdı, teröristler kahramanca karşılanmazdı, o zaman vatan toprakları bölünme noktasına gelmezdi.
Ne yazık ki; Bu millete sahip çıkan Prof.Dr.Haydar Baş’a saldıranlar 28 Şubatın Mağduru değil, gerçekte 28 Şubatın senaryosunu yazanlardır. Onlar iyi polis- kötü polis rolünü paylaşarak sonuçta milletin ve devletin kaybettiği bir finali hazırlamışlardır. Mağdur rolü oynayanla, o günün siyaset ve asker sorumlusu aynı fotoğraf karesinde buluşmuş, aynı Yahudi kuruluşlarından ödül almışlardır. Misyonları ortaya çıkarılınca da bu kez patronlarının çağırmasıyla ABD’de istihbarat kontrollü çiftlik evlere yerleştirilmişlerdir.
Aziz milletimiz, şu noktadan da rahat olsun ki hukuku ihlal edenlerden, bu yolla yargıyı yönlendirmeye çalışanlardan hukuk nezdinde hesap sorulacaktır. Birtakım dış şer odaklarının talimatları ile hareket eden, milletin kimliğini, akaidini, kültürünü ve fiziki varlığını peşkeş çekenler, tarih- millet ve hukuk önünde hesap vereceklerdir.
Genel başkanımız ve biz bu güne kadar haklı olduğumuz bütün konularda geri adım atmadık bundan sonra da atmayacağız.
Özümüz ve davamız millet meselesidir. Mücadelemiz devlet millet ve topyekun bizi biz yapan değerler adınadır.
Dindarız ama asla fundemantalist değiliz. Sonuna kadar milliyetçiyiz ama kafatasçı ve bölgeci değiliz. Her zaman mandacılığa karşı çıktık ve bağımsızlık bizim millet olarak karakterimizdir.
Ana meselemiz insana hizmettir. Vatan ve millet sevgisi iftihar kaynağımızdır. Temel hak ve hürriyetleri korumak, hem sloganımız hem de hedefimizdir. Hukukun üstünlüğüne sahip çıkmak, değişmez parolamızdır. Devlete ve millete birlikte sahip çıkmak ve hizmet etmek gayemizdir. Halka hizmetin hakka hizmet olduğunun idraki içindeyiz. Mücadelemizde milletimizin yüksek menfaatleri ve samimiyetimiz belirleyicidir. Ekonomik kalkınma, hayati önem taşımaktadır. Hiçbir güç bizi bu yüce gayeden geri çeviremez. Millet ve onun bağlı olduğu mana ve değerler dışında başka otoriter bir güçte tanımıyoruz. Kimliği, vasfı, unvanı ne olursa olsun herkes her kurum hukuk çizgisinde kalmaya mecburdur. Yıkıcı çevreler hukukun ve milletin bariyerlerine bir gün çarpacaklarını unutmamalıdır. Yargının adaletle hareket etmesi onun varlık sebebidir ve buna inancımız tamdır. Siyasiler millet için vardır ve asla kendi bindikleri dalı kesmemelidirler.
Konuyla ilgili olarak Genel Başkanımız Prof. Dr. Haydar Baş 5 Aralık Cumartesi Meltem TV.de saat 21:00 de Ekoanaliz programında basın mensuplarının sorularını cevaplandıracaktır. Bu şartlar altında Yüce Milletimizin Prof.Dr.Haydar BAŞ ve onun fikir ve projelerinin etrafında kenetlenmek dışında başka bir yolu yoktur. Milletimiz, kendisine sahip çıkanlarla, kendisine oyun oynayanları fark etmek mükellefiyeti altındadır. Milletimizin bu basiret ve ferasete sahip olduğuna inanıyoruz.
Bu duygularla Aziz Milletimizi sevgi ve saygılarımızla selamlıyoruz.
BTP GENEL MERKEZİ: Haberin videosu : http://www.dailymotion.com/video/xbbqxu_bayymsyz-turkiye-partisinden-
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)