30 Kasım 2009 Pazartesi

PARA BAĞIMSIZLIĞINA MUTLAKA KAVUŞMALI

Türk lirasını bağımsızlığına kavuşturmadan Türk milletinin ve devletinin bir adım atması mümkün değildir” diyen Prof. Dr. Haydar Baş, “Bunu biz çok iyi biliyoruz ve mükemmel bir şekilde hayata geçirmeye varız” diye konuştu.

Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, para konusunda çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. “Türkiye’de piyasada bulunan Türk lirasının ABD dolarına karşılık olarak basıldığı için aslında bizim paramız değildir” diyen Prof. Dr. Haydar Baş konuşmasında piyasada Türk parasının hâkim kılınmasının önemine işaret etti. Paranın ne demek olduğunu Milli Ekonomi Modeli’nde tüm detaylarıyla açıkladığını söyleyen Prof. Dr. Baş şöyle konuştu:

“Ben Milli Ekonomi Modeli’nde parayı bütün detaylarıyla ele aldım. Ekonomi tarihinde ele alınmadığı şekliyle paranın aslında ne demek olduğunu anlattım. Bu işi ben gerçekten bilen bir insanım. Arkadaşlar para emektir. Çalışıyorsunuz bir yerde memursunuz, ay sonu doluyor para alıyorsunuz. Nedir bu? Emek, eşittir para. Para bir de üretimin karşılığıdır. Önümüzde bardak, kitap ve masa var bunlar ürettiğimiz mamullerdir. Bunları neyle üretiyorsunuz? Parayla üretiyorsunuz. Demek ki üretimin de emeğin de karşılığı paradır.”

Dolara karşılık basılan para bizim değildir

Türkiye’nin 600 katrilyon lira Gayri Safi Milli Hasılası olduğunu dile getiren BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, buna karşılık piyasada bulunması gereken paranın basılmadığını söyledi. BTP Genel Başkanı şöyle konuştu:

“Şimdi Türkiye’nin üretiminin ve emeğinin yılsonu karı var. Buna Gayri Safi Milli Hâsıla denir. Türkiye’nin bugünün şartlarında aşağı yukarı 600 katrilyon TL hâsılası var. Bu 600 katrilyon lira mal olarak raflarımızda var, ama para olarak piyasada yok. Raflar dolu ama karşılığında para basılmadığı için memurun cebinde para yok, işçinin, emeklinin ve tarım köylüsünün cebinde para yok. Devletin o malın karşılığında parasını basmasına senyoraj geliri denir. Bunu yapmadığımız için piyasada para yok. Çarşıya gittiğimizde istediğimiz mamül var ama cebimizde para yok. Bu neden? Emeğinizin karşılığı olarak olması gereken para cebinizde olmadığından istediğimiz gibi alışveriş yapamıyoruz. Onun için GSMH’yı oluşturan bu malın karşılığında devlet parasını basacak. Borç aldığı dövizin karşılığında, hazinesine koyduğu dövizin karşılığında para basmayacak. Dövizin karşılığında para basarsa o para bizim paramız olmaz. Yılsonu kazancımızın karşılığında bastığımız para bizim paramızdır. Yani milletin parasıdır.”

Bu mantıkla millet sıkıntıdan kurtulamaz

Siyasilerin millete ait olan parayı basmadıklarını ondan sonra da enflasyon olur dediklerini söyleyen Prof. Dr. Haydar Baş, “Bu iddia Kapitalizmin ağzında çiğnediği sakızdır” diye konuştu.

BTP Genel Başkanı şunları söyledi: “Senin yılsonu kazancın yoktur, hiçbir şeyin yoktur kendi kendine yılsonu para basıyorsun o zaman enflasyon olur. Ama ben 600 katrilyon liradan bahsediyorum. Bunun karşılığında olması gereken para yok diyorum piyasada. İşte Türkiye’de olmayan para bu para. Türkiye’de olan para dövizin karşılığı paradır. Onun için de Türk milleti sıkıntıdan kurtulamaz. Sadece bu formülle Türk milleti batmaya mahkûmdur, devleti batmaya mahkûmdur.”

Türk lirası bağımsız olmalı

Bu sıkıntıdan kurtulmak ancak Milli Ekonomi Modeli’nin uygulanmasıyla mümkün olduğuna işaret eden BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş konuşmasını şöyle sürdürdü: “Bu yanlış gidişatı ancak bizim Milli Ekonomi Modeli’nde etraflıca açıkladığımız kurallarla rayına oturtur, sıkıntıdan, musibetten ve belalardan bu milleti kurtarabiliriz. Kimsenin kuşkusu olmasın bunu ben yapmaya varım. Bunu biz yaptığımızda dünyanın hiçbir ülkesi bize mani olamaz. Çünkü bu bizim hakkımız. Düşünün ki ben bu malı para olarak basmıyorum ama ihraç ediyorum. Karşılığında ne alacağım. Para alacağım değil mi? E kardeşim madem satınca para alacaksın şimdi karşılığında para bassana. Niye basmıyorsun? Demek ki biz kendimizi idare edecek muhtariyete henüz kavuşmadık. Bu bütün iktidarlar döneminde maalesef böyle olmuştur. Sağcısı, solcusu ya da İslamcısı hepsinin döneminde böyle olmuştur. Bunların alın birini vurun ötekisine hiçbirinin diğerinden farkı yoktur. Binaenaleyh Türk lirası bağımsızlığına kavuşmadan Türk milletinin ve devletinin bir adım atması mümkün değildir. Bunu biz çok iyi biliyoruz ve mükemmel bir şekilde hayata geçirmeye varız.”TUNALIM....

23 Kasım 2009 Pazartesi

MİLLİ EKONOMİ,İNSANA BEŞİKTEN-MEZARA SAHİP ÇIKAN BİR SİSTEMDİR

Geçtiğimiz Cuma günü Meltem TV’de yayınlanan Ekoanaliz programına konuk olan Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş birçok güncel konuda önemli tespitler yaptı, çözüm yollarını gösterdi.
Bütün cümleleri güzeldi ama programın sonunda öyle bir cümle ifade etti ki gerçekten asla unutulmaması gerekiyor:
“Biz insanımızı anne karnındayken teslim alacağız, mezara koyana kadar ona sahip çıkacağız”
Müthiş bir sahiplenme ve aidiyet duygusu…
Peki, bu cümle sadece siyasi bir söylem mi yoksa Prof. Dr. Haydar Baş’ın bu büyük hedefi başarma noktasında projeleri var mı?
Esasen bu cümle, Prof. Dr. Baş’ın Ekoanaliz programının başından sonuna kadar anlattığı gerçeklerin bir özeti bir neticesi gibiydi.
Sayın Baş, önce neler yapacağını bir bir açıkladı ve son olarak da bu tarihi cümleyi söyledi.
İnsanımızı anne karnından teslim almak, mezara kadar ona devlet olarak sahip çıkmak…
Prof. Dr. Haydar Baş pratikte bu cümleyi nasıl hayata geçireceğini, dilerseniz, programda anlattıklarından, Milli Ekonomi Modeli ve Sosyal Devlet"Milli Devlet tezinden alıntılar yaparak ifade edelim.
Ev hanımlarına 500 TL “Ev Hanımı Meslek maaşı” verilecek, ev hanımları ayrıca 500 TL de Vatandaşlık Maaşı alacak. Devlet sağlığı “vatandaşına hizmet” mantığıyla ele alacak ve sosyal devlet gereği sağlık hizmetleri kaliteli ve ücretsiz olacak.
Böylece hamile olan bir ev hanımı yeterli ve sağlıklı beslenebilecek, doğum yapana kadar sürekli doktor gözetiminde olacak.
Doğum anı geldiğinde hastane hastane dolaşmayacak, doğum masraflarını nasıl ödeyeceğiz diye düşünmeyecek. Devlet doğum ve sonrası bakım için tam 15 bin TL “Doğum Parası” verecek.
Anne ve babalar çocuk sahibi olduklarında “nasıl bakarız” diye kara kara düşünmeyecek. Milli Devletin kanatları altında geleceğe güvenle bakacaklar.
Çocuk büyümeye başladı. Devlet, 18 yaşına gelinceye kadar çocuğun masraflarını üstleniyor ve her ay 250 TL burs veriyor. Bu arada eğitimin de tamamen ücretsiz olduğunu ifade etmeliyiz.
18 yaşını aştığı zaman her vatandaş 500 TL vatandaşlık maaşı alıyor. Genç üniversiteye devam etmek isterse sınavsız bir şekilde üniversiteye girebiliyor ve üniversitede okuduğu müddetçe herhangi bir eğitim masrafı yine yok.
Genç işçi olarak çalışmaya başladı, asgari ücreti 2 bin TL olacak.
Genç, memur olarak çalışmaya başladı en düşük memur maaşı 3 bin TL olacak. Maaşlarından da herhangi bir kesinti olmayacak.
Yok açlık sınırıdır, yok yoksulluk sınırıdır gibi bir dert de kalmıyor. Herkes işinin sahibi oluyor, çalışıyor, üretiyor, verimlilik had safhaya çıkıyor.
Genç evlenmek istedi, uzun vadeli sıfır faizli evlilik kredisi alıyor. Ev, araba sahibi olmak istedi yine sıfır faizli uzun vadeli ev kredisi, araba kredisi alabiliyor.
Genç eğitim dönemini tamamladı, iş sahibi olmak istiyor ve kendi işini kurmak istiyor, devlet üreticiye uzun vadeli sıfır faizli kredi imkanı sunuyor.
Unutmadan söyleyelim, Milli Ekonomi Modeli döneminde işçi ya da memur olmak tercih meselesi olacak, kabiliyeti olan herkes devlet desteğiyle kendi işini kurabilecek.
Emeklilik yaşı geldi, tabii bu yaş mezar yaşı olmayacak. Devlet, emeklilerin bütün sağlık problemlerini ücretsiz olarak üstlendiği gibi, mevcut emekli maaşlarının kat kat fazlasıyla onları desteklemeye devam ediyor.
Daha çok şeyler söylenebilir, ama kısaca ifade etmek gerekirse Prof. Dr. Haydar Baş, sunduğu projelerle halkımıza anne karnından mezara kadar sahip çıkıyor.
Prof. Dr. Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli’ne boşu boşuna “insan merkezli model” denmiyor.
Bu model ve sahibi boşu boşuna Nobel’e aday gösterilmiyor.
Boşu boşuna bu model için 6 uluslar arası kongre yapılmıyor, bu kongrelerde 400’ü aşkın dünya çapında bilim adamı bu modeli boşu boşuna ayakta alkışlamıyor.
Prof. Dr. Haydar Baş gerçekten farklı bir lider ve projeleri de mükemmel.
İnşallah bu eşsiz modelin uygulanmasına yakın bir gelecekte şahit oluruz.

M.Çabas--TUNALIM...

13 Kasım 2009 Cuma

28 ŞUBAT'IN GERÇEK MAĞDURU

Türkiye'nin içeriden ve dışarıdan yapılan baskılarla ateş çemberi içine düştüğü dönemler hayli fazladır. Türkiye'yi bu ateş çemberi içine itenlerin amacı açıktır: Son Türk Devletini ortadan kaldırmak, Devlet-Millet kaynaşmasını baltalamak, toplumsal dokuyu yozlaştırmak. Böyle dönemlerde eğer ülke içinde birlik ve beraberliği tesis etmek için uğraşan kişiler varsa ve bu kişiler ülkeyi ayağa kaldırmak için fikri, siyasi, ekonomik projelerle halkın uyanmasını sağlıyorlarsa, bunlar her zaman hedef tahtasına alınmıştır.
İşte bugün Türkiye böyle bir dönemdedir. Böyle bir ateş çemberinin içindedir. Bu dönemde halkı uyandırma, ülkeyi ayağa kaldırma, milli hassasiyetleri bayraklaştırma görevini Prof. Dr. Haydar Baş büyük bir gayret ve vecdle üstlenmiş durumdadır. Bundan dolayıdır ki, bazı odaklar tarafından, zaman zaman kendisine yönelik olarak alçakça bir karalama kampanyası devreye konulmaktadır.
Bu kampanyayı yürütenlerin amacı bellbelidir: Milli hassasiyetleri ayakta tutmak, ülkenin ateş çemberi içine atıldığı bir dönemde Kuva-yı Milliye Ruhunu canlı tutmaya çalışmak, ülkenin yeniden dirilişini gerçekleştirmek isteyen Prof. Dr. Haydar Baş'ın itibarını lekeleyerek, bu kritik dönemde ülkeyi kucaklamaktan başka bir hesabı olmayan bir lideri sindirmektir. Böylece; aslında ulusal reflekslerin yeniden uyanmaya başlamasının da önü kesilmek istenmektedir.
Bu yazıda Prof. Dr. Haydar Baş'a yönelik olarak ortaya atılan ve tamamen mesnetsiz olan bazı iddialara cevap vererek müfterilerin çirkin ve şaklabanca iftiralarını, belgelerle yüzlerine çarpacağız.
A- "Prof. Dr. Haydar Baş, 28 Şubat'ın koruduğu bir kişidir" iddiasına red:
28 ŞUBAT'IN GERÇEK MAĞDURU PROF. DR. HAYDAR BAŞ'TIR
Türkiye'de yıllardan beri bazı kesimler tarafından Prof. Dr. Haydar Baş'a yönelik olarak yapılan yorumlarda ne hikmetse, "derin devletin adamı" ya da "28 Şubat tarafından hiç dokunulmayan adam" yaftalaması çok sık kullanılmaktadır. Tabii ki, bu ifadeler bilinçli olarak gündeme getirilmekte ve bu ifadelendirmeyi yapan merkezler, Prof. Dr. Haydar Baş'ı toplum önünde rencide ederek itibar kaybına uğraması taktiğini profesyonelce icra etmeye çalışmaktadırlar.
Şöyle bir düşünün:
28 Şubat, siyaseti ve toplumsal yapıyı ters yüz eden bir hareket. Yıllara yayılan uzun bir süreç. Bu süreci gerçekleştiren ve "derin devlet" olarak nitelendirilen odaklar (ki biz bu odakları iç ve dış küresel kargaşa senaristleri olarak nitelendiriyoruz) sözüm ona; İslamcı, dindar, muhafazakâr kişi ve gruplara karşı çok büyük sindirme ve ezme operasyonları düzenlemişler. Partiler kapanmış, işyerleri basılmış, Müslümanlar ticari ve siyasi arenada darmadağın edilmişler.
28 Şubat'ı yukarıda ifade ettiğimiz çerçevede analiz eden o çokbilmiş taife, devamlı şunu söyler:
"İşte bütün bunlar olurken, Prof. Dr. Haydar Baş'a hiç dokunulmadı. O'nun hiçbir işyerine, kurumuna zarar verilmedi. Hiçbir arkadaşı takibata uğramadı. Demek ki, bu adam, derin devletin adamıdır. 28 Şubat'ın koruduğu bir kişidir."
Böylece, onlarca kitap yazan, binlerce makaleye imza atan, yüzlerce televizyon konuşması gerçekleştiren, fikrî boyutuyla ülkenin sorunlarına ciddi çözümler üreten ve de siyasi kimliğiyle dev adımlarla ülke arenasında gündem oluşturan Prof. Dr. Haydar Baş'ı, "Bu adam devletin adamı, bütün Müslümanlar cefa çekerken o sefadaydı, 28 Şubat'ın koruduğu bir kişidir" gibi masa başı iftiraları ile toplum nezdinde küçük düşürmek ve karalamak için sinsice tezgâhlanan bu oyun devreye girmiş olur.
Bunları söyleyenleri ciddiye almayabiliriz. Ama bugüne kadar kamuoyunun bilmediği bazı gerçekleri bu nev'i şahsına münhasır kişilerin yüzüne çalmanın zamanı gelmiştir, diye düşündük.
Ve düşündük ki, "28 Şubat'ta korunan adam" diye çamur attıkları Prof. Dr. Haydar Baş'ın ve O'na gönül verenlerin uğradıkları hukuk ve insanlık dışı baskıların, takibatın, soruşturmaların sadece bir parçasını onların yüzüne çalalım ki, utansınlar ve attıkları iftiralardan dolayı tevbe etsinler.
SALDIRI BAŞLIYOR
Prof. Dr. Haydar Baş, her zaman ve zeminde, her şartta ve konjonktürde, devletine asla küsmeyen, devlet içindeki bazı güçlerin insanlık dışı baskı ve tavırlarına karşı bile Devlet-i Ebed Müddet felsefesiyle bakarak devlet-millet kaynaşmasından asla taviz vermeyen bir liderdir.
2Bu onurlu duruşun örneğine dünyada başka yerde rastlamak mümkün değildir. Bu onurlu duruşun, 28 Şubat süreci ile maruz kaldığı derin operasyonlar ve hukuk dışı baskıların bir örneğine de dünyada rastlamak mümkün değildir.
"O süreci" planlayan iç ve dış odakların düğmeye basması ile aktif olarak takibata başlamaları, yıllara yayılan ve geniş bir ekibin içinde yer aldığı tam teşekküllü bir küresel çökertme harekâtıdır.
İLK SALDIRI PROFESÖRLÜĞÜNE
28 Şubat'ın bir kaç ay sonrası... Akçaabat Savcılığına ilginç bir suç duyurusunda bulunulur. Suç duyurusunu yapan kişi dönemin YÖK Başkanı Kemal Gürüz'dür. Gürüz, savcılığa yaptığı suç duyurusunda Prof. Dr. Haydar Baş'ın profesörlüğünü Türkiye'de kullanamayacağını, iddia ederek dava açar. Davanın temel konusu Haydar Baş'ın proesörlüğüdür. YÖK, Baş'ın profesörlüğüne karşı adeta savaş ilan etmiştir.
Akçaabat Asliye Ceza Hâkimliği 1999/196 nolu kararıyla konunun kendilerini ilgilendirmediğini ifade ederek İstanbul Bakırköy Asliye Ceza Hâkimliği’ne havale eder. YÖK'ün başlattığı bu operasyon devam eder. Bu defa Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne ihbarda bulunarak Prof. Dr. Haydar Baş hakkında aynı gerekçelerle dava açılması istenir. (BKZ.BELGE–1)
Ankara DGM Başsavcılığı konuyu inceler, 2002/45 nolu kararı ile görevsizlik kararı alarak evrakı Ankara Cumhuriyet Savcılığı'na gönderir.
Bu arada YÖK Başkanlığı hemen Ankara Nöbetçi Cumhuriyet Savcılığı'na aynı ihbarı yineleyerek Prof. Dr. Baş'ın profesörlüğü hakkında dava açılmasını ister. (BKZ.BELGE–2), (BKZ.BELGE–3)
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 2002/32283 nolu kararı ile bu iddialar hakkında kovuşturmaya gerek olmadığına karar verir. (BKZ.BELGE–4)
YÖK'ün başlattığı bu mücadele diğer taraftan İçişleri Bakanlığı müfettişlerince devam ettirilecek, Prof. Dr. Haydar Baş'ın profesörlüğü hakkında Ankara Cumhuriyet Başsacılığı'na suç duyurusunda bulunulacaktır. Bu suç duyurusu müfettiş raporlarına da yansıyacaktır. (BKZ.BELGE–5)
Diğer taraftan Ankara DGM tarafından başlatılan soruşturma kapsamında 2 yıl süren araştırma aşamasında, "profesörlük" konusu ilk sıralarda yer alacaktır.
Bir yandan İçişleri Bakanlığı müfettişleri, bir yandan YÖK, bir yandan yerel mahkemeler, diğer yandan DGM!
Prof. Dr. Haydar Baş'ın profesörlüğüne yönelik 4 koldan bir takibat başlar. Dünya tarihinde bir kişinin akademik unvanı ile ilgili böylesine geniş bir tahkikatın yapıldığına ilk kez şahit olunuyordu.
Prof. Dr. Haydar Baş'ın akademik unvanına karşı başlatılan operasyonlara en güzel cevabı bağımsız Türk mahkemeleri verir.
Bakırköy Asliye Ceza Mahkemesi'nin 1999/1380, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın kararları "Prof. Dr. Haydar Baş'ın profesörlüğünü kullanmasının çok doğal bir yasal hakkı olduğuna" karar verir.(BKZ.BELGE–6)(BKZ.BELGE–7)
Mahkeme kararlarında, Prof. Dr. Haydar Baş'ın Bakü Devlet Üniversitesi'nden aldığı profesörlük unvanını Türkiye'de kullanmasına hiç bir iradenin ve gücün engel olamayacağının altı çiziliyordu. 28 Şubat'ın hemen sonrasında başlayan bu olaylar zinciri aslında daha sonra dalga dalga büyüyerek gelecek olan başka soruşturmaların sadece bir sinyali olacaktı. Sadece profesörlük konusu bile, kendisini ruhsal yönden çökertmek, bilimsel, akademik, stratejik ve ekonomik çalışmalarını durdurmak, ulusal meselelerde milyonları etkileyen mesajlarını susturmak amacıyla defalarca farklı merciler tarafından, medya kuruluşları tarafından ortaya atılacaktı. Ama yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bağımsız Türk mahkemeleri verdikleri kararlarda Prof. Dr. Haydar Baş'ın profesörlüğünü hukuk önünde tescilleyerek çok önemli bir karara imza atıyorlardı.
SALDIRILAR DEVAM EDİYOR
Takibatın başlamasından sonra, Prof. Dr. Haydar Baş'ın yıllar önce kuruluşuna katılıp daha sonra ortaklığından ayrıldığı şirketlerden tutun da, O'nu sevenlerin kurduğu işletmelere kadar geniş bir yelpazede operasyonların düğmesine basıldı. Vakıflar, dernekler, okullar, öğrenci yurtları, işyerleri, fabrikalar, neler neler... Yelpaze öyle geniş tutulur ki, Prof. Dr. Haydar Baş'a selam veren kişiler bile soruşturma cenderesi içine alınır. 28 Şubat'ın hemen akabinde başlayan ve her aşaması ayrı bir çile manzumesi olan takibat sürecinin en kapsamlı araştırma talimatını Başbakan Bülent Ecevit verir.
(BKZ.BELGE–8)
"Ülke genelinde faaliyet gösteren Haydar Baş Grubunun mal ve hareketlerinin takibi ile grupla irtibatlı olan vakıf, dernek, şirket vb kuruluşların incelenmesi" talimatını alan ilgili kurumlar harekete geçer.
1998 yılında başlayan ve ilk etapta Baş-Çelik, İlmi Araştırmalar Vakfı ve Meltem Kolejlerini hedef alan incelemeler, daha sonra yüzlerce şirketi, binlerce kişiyi içine alacaktır.
SANAYİ KURULUŞLARI HEDEFTE
Aynı güç odakları, 28 Şubatın en hararetli günlerinde birbiri ardına başka düğmelere basarlar.
01.04.1998 tarihinde ortakları arasında Prof. Dr. Haydar Baş'ın da bulunduğu Baş-san tesislerinin Akçaabat'taki fabrikasına hesap uzmanlarınca baskın yapılır. (BKZ.BELGE–9)
Hesap uzmanları baskınlarını Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesi'nin 1998/25 sayılı kararına dayanarak gerçekleştirirler. Oysa aramanın yapılabilmesi için şirket merkezi olan Akçaabat mahkemesinden karar alınması gerekiyordu. Yani baskın, daha ilk adımında usulsüzce ve yasalara aykırı başlatılmıştı. Adli mekanizmalar ve emniyet güçleri bile yanıltılmıştı. Diğer bir hukuk faciası ise Trabzon mahkemelerinden sadece Trabzon'da merkezi olan bir işletmenin aranması için alınan izinle sadece Akçaabat'taki Baş-San'ın değil, Trabzon'daki Yeni Mesaj gazetesinin, İlmi Araştırmalar Vakıf şubelerinin ve bazı özel işyeri sahiplerinin de şirketlerinin baskın kapsamına alınmasıydı. Bu tam anlamıyla emniyet güçlerinin yanıltılmasıyla yapılan bir skandal. Bu hukuk dışılığa karşı Baş-San tarafından Danıştay'a yapılan itirazda şu satırlara yer verilecektir:
"Yetkisiz mahkemeden alınan kararda bile müvekkilimiz şirketin merkezi olan Sarıtaş Mahallesi Akçaabat adresinde gündüz vakti ve bir defaya mahsus olmak üzere arama yapılmasına müsaade edilmesine rağmen müvekkilimiz şirket ile ilgisi olmayan birçok yere baskınlar düzenlenmiş ve söz konusu mahkeme kararı mesnet gösterilerek muhtelif şehirlerde aramalar yapılmıştır." (BKZ.BELGE–10)
Bütün usulsüz arama ve baskınların, Trabzon Vergi Mahkemesi'nin 1999/399 sayılı kararı ile "yasalara aykırı" yapıldığı da tescillenecektir.(BKZ.BELGE–11)
Şirket temsilcisi Ali Değirmenci'nin 1999 yılında Trabzon Vergi Mahkemesi'ne yazdığı dilekçe bu çok yönlü operasyonlara karşı haklı bir isyanı hukuk dili içinde şöyle dile getiriyordu: "Daha önce de söyledik, yine söylüyoruz. Bizim belirtilen miktarda mal üretmemiz mümkün değildir.
Üretmediğimiz, üretme imkânına sahip olmadığımız bir malı satmamız da mümkün değildir. O zaman üretmediğimiz, satmadığımız ve kazanç elde etmediğimiz halde, böyle bir vergi ve cezaya muhatap tutulmamız adil değildir. Bir de şunu belirtmek istiyoruz. Bu ilk ihbar değil. Zira daha önce de ihbar edildik. 1998 yılından beri kayıtlarımız olağan olmayan yöntemlerle incelenmektedir. Piyasadan silinmemiz için ne gerekiyorsa yapılıyor. Bu incelemeler sonucu yapılan takibatlar öyle fazla ki hepsini yazma olanağına sahip değiliz. 1992/183, 1992/372, 1992/421 ve 1993/295 esas numaralı davalar mahkemenizde açılmıştır. Bu davalar haklılığımızı ortaya koymaktadır.
Mahkemenizce verilen kararlar Danıştay'ca aynen onanmıştır. Söz konusu davalarla ilgili Danıştay kararları dilekçemize eklidir."
Baskınlarda yasalara aykırı olarak ele geçirilen yüzlerce doküman, çuvallar dolusu evrak, mahkemelerin "usulsüzce ele geçirildikleri "yönündeki kararlarına rağmen iade edilmeyecek ve bu sanayi tesislerini her ne pahasına olursa olsun çökertme operasyonu devam edecekti. Bu fabrikalara kesilen cezalar trilyonları bulacak ve Karadeniz bölgesinin sanayi alanında kurulu en güzide tesislerinin kapısına kilit vurulacaktır. Yüzlerce kişinin ekmek yediği bu güzide sanayi kuruluşlarının başına gelenler acı bir hatıra olarak belleklerimize kazınmıştır.
HÜCUM! HÜCUM! HÜCUM!
Mülkiye Başmüfettişi, Vakıflar Genel Müdürlüğü Başmüfettişi, Polis Başmüfettişi ve Vergi Denetmenlerinden oluşan ekip ve bu ekibe bağlı yan ekipler, Türkiye'nin her vilayetinde Prof. Dr. Haydar Baş'la ilgili gördükleri kurum ve şahısları incelemeye alırlar. (BKZ.BELGE–12)
Bir suç unsuru bulmak ya da suç unsuru isnat edecekleri bir olayı ortaya çıkarmak için akıl almaz raporlar yazarlar. Hukuk ve insanlık tarihinin en trajikomik olayları cereyan eder.
B- 28 ŞUBAT VE İLMİ ARAŞTIRMALAR VAKFI BASKINLARI
Bu süreçte, kapatılması için yoğun bir şekilde belge arayışına gidilen kurumlardan biri de İlmi Araştırmalar Vakfı'dır.
Bu vakıf tarafından Türkiye'nin dört yanında Prof. Dr. Haydar Baş'ın konuşmacı olarak katıldığı "Birlik ve Beraberliğin Temel Unsurları" konulu konferanslar verilmiş olması çok ilginçtir.
Türkiye'nin birlik ve beraberliği için konferanslar veren bir kişiyi susturmak ve bu konferansları verdiren vakfı kapatmak amacıyla düğmeye basılmıştı.
Hem de Türkiye'nin içten içe bölünmesi için faaliyet gösteren Konrad Adenauer Vakfı, Frederik Neuman Vakfı, Henrik Böl Vakfı gibi yabancı vakıflara serbestçe çalışma izni verilirken yapılıyordu bu operasyonlar. Hazırladıkları raporlarda ise, bu vakıfların dehşet verici (!) suçlarından bazıları şöyle sıralanıyor:
(BKZ.BELGE–13)
1- "Vakıf bünyesinde oluşturulan (zikir) grupları vasıtasıyla toplantılar yaparak 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Kanununa aykırı davranmak" (Oysa burada adı geçen zikir grubu denilen şey gençlerin cemaatle namaz kılmasıydı. Buradaki gençler Anayasa'nın 24. maddesinde sağlanan çok doğal dini özgürlükleri kullanmışlardır. Vakfın kapatılması için ibadet bile suç kapsamına alınmıştı. Raporu yazanın zikir grubu dediği şey, ibadet yapan Türk vatandaşlarıydı.) (BKZ.BELGE–14)
2- Vakfın Kilis Şubesi Büro Salonu'nda Kuran okunduğunun tespit edildiği ve burada bulunan İlmi Araştırmalar Vakfı yönetim kurulu üyesi ile birlikte adı geçen şahsın ifadelerinin alındığı ve Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunulduğu rapor ediliyordu. (BKZ.BELGE–15)

(Böylece hızlı müfettişler, vakıf şubesinin bir odasında Kuran okunmasında bile suç unsuru bulmuşlar (!) ve savcılığa suç duyurusunda bulunmuşlardı! Başka söze ne hacet!)
3- "Söz konusu vakıf binasında İlka Kablo Pazarlama'dan alınan sicap cinsi kablonun kullanımına ihtiyaç olmadığı..."
4- "Vakfın satın aldığı 40 ton kömürü koyacak deponun olmadığı, esasen bu binanın 1993 yılında sobalı olduğu"... Derin devletin müfettişleri, ilmi araştırmalar için kurulmuş bir vakıftaki kablolardan tutun da, ısınmak için alınan kömürlerin sarf edilip sarf edilmediğine kadar "derin araştırmalar" yapıp, savcılığa suç duyurusunda bulunuyorlardı. Bazen vakıfta okunan Kuran, bazen ibadet yapan gençler, bazen binaya döşenecek kablolar, bazen ısınmak için yedi yıl önce alınmış ve yıllar içinde tüketilmiş kömür bile "tehlike arz eden suç unsurları (!)" arasında yer almış, vakfın kapatılma davası dosyasına eklenmiştir. Zeytinburnu'nda bulunan öğrenci yurdunun o dönemdeki sorumlu30su (F. İ)'ye karşı tam bir yıpratma sorgulaması yapılıyordu.
İstanbul Valiliği'ndeki bir odada toplanan "özel görevli müfettiş ekibi" bu arkadaşımızı her gün makamlarına çağırıyor, on yıl öncesine giderek binlerce evrakı getirmelerini istiyor, bu evrakların ayrı ayrı fotokopilerini getirilmesini emrediyor, her evrak için hukuk dışı psikolojik baskı içeren bir tavırla sorular soruyor, gelen avukatları yanlarından kovuyordu. Adeta vilayetteki bir odada hücre sorgulamasına maruz kalan bu arkadaşımız, ruhsal dengesini kaybetme noktasına getiriliyordu. Bu ve bunun gibi insanlık dışı araştırma ve soruşturmalarda elde edilen sözde belgelerden bir kısmını buraya aldık. Böylesine trajikomik belgeler için aylar süren soruşturma, araştırma, baskı, psikolojik yıpratma, hukuk dışı bir prosedür Türkiye'nin her yerinde devam edecekti.
HER TARAF DARMADAĞIN EDİLİYOR
İlmi Araştırmalar Vakfı'nın Trabzon Merkezi'ne yapılan hukuk dışı baskın hakkında, vakıf sorumlularının Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığı'na yaptıkları suç duyurusundaki şu satırlar ilginçtir: "Vakfın Trabzon Merkezine (S. H) başkanlığında gelen vergi memurları vakıf bürosunun kapalı olmasına rağmen kapısını zorla açarak Nisan ayında farklı tarihlerde iki defa kanunlara aykırı olarak masa ve dolapların çekmecelerine, halıların altlarına varıncaya kadar her yeri karıştırarak, dağıtarak didik didik aramışlar, özel eşyalar da dâhil her şeye el koyarak çuvala doldurmuşlardır. V.U.K m. 142'de arama yapabilme şartları belirtilmiştir. Bu şartlardan hiç birini yerine getirmeden keyfi olarak, baskı havası oluşturarak vakıf bürosunda arama yaparak, kanunsuz olarak kitap, defter ve belgelere el konulmuştur." (BKZ.BELGE–16) (BKZ.BELGE–17) (BKZ.BELGE–18,BKZ.BELGE-18a)
Bütün bu hukuk dışı baskın, araştırma ve soruşturmaların temel ekseninde, bütün bu İlmi Araştırmalar Vakıflarında Prof. Dr. Haydar Baş'a gönül veren vatanseverlerin bulunmasıydı. Ve bu vakıflar Türkiye'nin her yerinde "birlik ve beraberlik" içeren konferanslar vermiştir.
28 Şubatçılar ilmi Araştırmalar Vakfı'nı kapattırmak için kömürden kabloya, zikir grubundan Kuran okumaya kadar bir sürü hayali ve komik suçlar üretmiştir.
28 Şubat'ın operasyon ekibinin sadece İlmi Araştırmalar Vakfı üzerinde yaptığı araştırma, bütün illerle yaptıkları yüzlerce yazışma, valilere verdikleri "vakıfları kapatın" talimatı başlı başına bir hukuk faciasıdır. Müfettiş heyeti Türkiye'nin her ilindeki valiliklere, kaymakamlıklara yazılar göndermişler İlmi Araştırmalar Vakfı ve bu vakfın üyeleri hakkında yasa dışı faaliyetlerde bulunduklarını iddia ederek harekete geçmelerini ihbar etmişti. Türkiye'nin değişik il ve ilçelerinde yapılan araştırma sonuçları ise müfettiş heyeti için tam bir hayal kırıklığı olacaktır.(BKZ.BELGE–19, BKZ.BELGE–20,BKZ.BELGE–21,BKZ.BELGE–22,BKZ.BELGE–23,BKZ.BELGE–24,BKZ.BELGE–25)

Türkiye'nin her bölgesinden, illerden hatta ilçelerden gelen resmî bilgiler, bu vakfın, milli bütünlükten yana bir vakıf olduğunun tescilliyordu. Türkiye'nin her yerinden gelen bilgilerde bu vakıfların yasa dışı herhangi bir faaliyetlerinin olmadığının altı çiziliyordu. Bursa ve Rize valilikleri teftiş heyetine gönderdikleri raporlarda bu vakıfların faaliyetlerinde milli birlik ve beraberliği sağlamanın temel unsur olduğunun altı çiziliyordu. Valiliklerin, kaymakamlıkların bu raporlarına rağmen, "ne olursa olsun bu vakfı kapatın" talimatı ile hareket eden teftiş heyeti, hazırladıkları son raporlarına ekledikleri (1038) parça evrakla, Prof. Dr. Haydar Baş'a gönül verenlere ait olan ve birlik-beraberlik konferansları verilen bu vakıfları "Kuran okundu, deposunda kömür vardı, kablo vardı" gibi trajikomik gerekçelerle kapatılmaları amacıyla dava açacaklardı. Sarf edemeyen bu vakfın kapatılması için dava açarlar. Vakıfla ilgili bu derin saldırı süreci, yüzlerce kişiyi mağdur etmiş, ruh sağlığını bozmuş, ekonomik düzenini alt üst etmiştir. "Prof. Dr. Haydar Baş 28 Şubat sürecinde korundu, derin devletin adamıdır" diyenlere, bu vakıf işkencesinde Prof. Dr. Haydar Baş ve O'nu sevenlerin nasıl bir kıskaç içinde psikolojik savaşa tâbi tutulduklarını çuval dolusu belgeyi birazcık karıştırarak ortaya koyduk.
28 ŞUBAT VE KOLEJ BASKINLARI
Prof. Dr. Haydar Baş'a yönelik 28 Şubat tacizinin bir diğer örneği de, Meltem Kolejlerinin maruz kaldığı müfettiş baskınlarıydı.
Bu kolejler, Prof. Dr. Haydar Baş'ın kurduğu, Milli Eğitim Bakanlığı'nın istediği bütün şartlar yerine getirilerek açılmış kolejlerdir. Her biri dört dörtlük eğitim kurumlarıydı. Ödül üstüne ödül almışlardı. Üniversiteye girişte başarısı yüzde 90'lara ulaşıyordu. Çalışma ve eğitim ortamları çok nezihti. Ama, 28 Şubat'ın mimarları düğmeye basmıştı. Bu kolejler imha edilmeliydi.
"Kapatın" talimatını alan müfettişler, bu kolejler üzerinde aylar süren incelemeler yaptılar. Yedi yıldan beri faaliyet gösteren bu güzide kurumları kapatmak, binlerce öğrenciyi sokağa atmak için akıl almaz raporlar hazırladılar. Güngören'deki Meltem Koleji için hazırlanan rapordaki dehşet verici satırları okuyalım:

1- "636 m2 üzerine kurulan binaya ait bahçe, bina nakline ilişkin Bayındırlık ve İskân Müdürlüğü raporundaki beyana göre 1255 metrekare olarak belirtilmiştir."(Oysa her şey Bayındırlık ve İskân mevzuatına uygundu. Okulun açılışı esnasında ilgili bakanlıkların ve kurumların her biri okulun açılışı için her yönden uygun olduğuna dair gerekli belgeleri vermişti. Bahçe ve oyun alanı, en altta ve en üstte iki kat tahsis edilmiş, iki katın toplamı 1400 m2'ye ulaşıyordu. "Kapatın" talimatını alan müfettişler 7 yıldan beri faaliyette olan bütün kamu kurumlarından izinli olan bu mükemmel oyun alanları için "toplama" işlemi yapmaya bile gerek görmemişlerdi.) (BKZ.BELGE–26)
2- "... 1.60 metre genişliğindeki ikinci bir merdivenin yapılmadığı" (Oysa söz konusu merdiven vardı ve daha da genişti. Zaten 28 Şubatçıların bu raporlarla kapattırdığı kolejin yerinde bugün başkaları tarafından açılan bir başka okulun faaliyette olması hayli manidardır!)
3- "... Okula günlük Yeni Mesaj Gazetesi'nin getirildiği, bu gazetenin yönetici odaları ile öğretmenler odasında sürekli olarak bulundurulduğu, Trabzon'da yapılan "soykırım iddiaları" ile ilgili haberlerin yer aldığı gazetenin okulda ve panolarda bulundurulması..."(BKZ.BELGE–27)
(28 Şubat'ın teftiş heyeti Yeni Mesaj Gazetesi'nin okulda bulunmasını ve Ermeni soykırımının reddedildiği bir haberin panolarda sergilenmiş olmasını, kapatma gerekçeleri arasına koyuyordu. Başka söze ne hacet!)
4- Ve sıkı durun, Maltepe'deki Özel Meltem Koleji'nin kapatılmasını isteyen rapordaki ürküten satırlara kulak verin: "Okul binası bünyesinde, girişi yan çıkmaz sokaktan olan bir mescidin yer aldığı, (...) Cuma günleri mescide gelenlerin artması ve hoparlörden duyulan ezanın eğitim öğretimi olumsuz yönde etkilediği..." (Burada adı geçen mescidin okulla ilişkisi yoktu oysa. Okulun 50 metre yakınında bulunan bir mescitti. Bu mescitten yükselen ezan sesi, kolejin kapatılma gerekçesi olacaktı) (BKZ.BELGE–28)
28 Şubat'ın despot teftişçileri İstanbul'daki yüzlerce kolejin tabelasındaki "kolej" kelimesine sesini çıkarmazken, Meltem öğretim kurumlarının tabelalarındaki "kolej" kelimesini de kapatma gerekçeleri arasına eklemişti.
Sonuç olarak bu uyduruk ve trajikomik raporlarla sadece İstanbul'da 5 koleji kapatılmış, binlerce öğrenci, öğretmen ve veli mağdur edilmiştir. (BKZ.BELGE–29)
Böylece Prof. Dr. Haydar Baş'a ait olduğu gerekçesiyle bu güzide kurumları dozerle üzerinden geçilmiş bir hale getirerek kapattılar.
Kapatılma sürecinde ilginç bir oyun oynanmıştı. Okullar eğitim ve öğretime başladıktan bir kaç gün sonra kapatılmaları için yazılar gönderilmiş böylece tam öğretimin başında iken okulların ve Prof. Dr. Haydar Baş'ın itibarına büyük bir darbe vurulması planlanmıştı.
28 Şubatın planlayıcıları Prof. Dr. Haydar Baş'a yönelik bir operasyonu daha başarıyla gerçekleştirmişti.
İFTİRA DOLU KİTAP
Operasyonlar bütün hızı ile devam ederken öbür taraftan birdenbire, baştan aşağı iftira ve yalan dolu bir kitap ortaya çıkar. Kitabın yazarı Hasan Songür'dür.
Kitapta Prof. Dr. Haydar Baş'la ilgili yığınla hakaret, küfür ve iftira vardır... Kitabı kaleme aldıranlar Prof. Dr. Haydar Baş'ı sevenlere karşı adeta infial uyandırmak amaçlı bir provokasyona girişmişlerdi. Doğan Grubuna bağlı gazete ve televizyonlar, düğmeye basılmışçasına saldırıya geçerler. Bir insanın aile hayatı hakkında ağza alınmayacak ifadelerle iftiralar atarlar. Hasan Songür'ün ortaya çıkarıldığı dönem de çok önemlidir. Bir taraftan profesörlüğe yönelik suç duyuruları, diğer taraftan fabrikalara yönelik baskınlar, öbür yandan vakıflara, kolejlere operasyonlar devam ederken birden bire Songür devreye giriyordu. Adeta Prof. Dr. Haydar Baş'ın üzerine topyekûn gidilmesine rağmen, Prof. Dr. Baş'ı olayların içine çekemeyen merkezler başka bir proje devreye koymuşlardı.
Prof. Dr. Haydar Baş'ın aile hayatı ile ilgili baştan sona yalan ve iftira dolu kitap tam da bu konjonktürde piyasaya çıktı. Hasan Songür hukuk önünde büyük darbeler alacaktır gerçi. Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi 2002/678 nolu kararında hakaretten ve İstanbul 13. Asliye Ceza Mahkemesinde, şantaj suçlamasıyla mahkûm olacaktır. (BKZ.BELGE–30)
Doğan Grubunun yayın organı olan Milliyet gazetesinin iftira dolu yayını hakında Bağcılar Asliye Hukuk Mahkemesi yayını durdurma kararı verecekti. (BKZ.BELGE-30a)
Ama aynı süreçte baskı ve saldırılar dayanılmaz boyutlara ulaşacaktır. BTP Ankara il Başkanı İzzet Yaşar ve arkadaşları bir gece bakını ile evlerinden alınarak, akıl almaz işkencelere maruz bırakılacaklar ve Prof. Dr. Haydar Baş'ın kurduğu bir çetenin üyesi oldukları yolunda hazırlanan bir belgenin altına imza atmaya zorlanacaklardır. Elbette ki, bu yiğit çocuklar böyle bir belgeyi imzalamazlar. Baskı ve dayak onları yıldıramaz. Çünkü ortada ne çete, ne örgüt vardır. Bir fikir adamına karşı tam bir tezgâh planlanmıştır. 28 Şubat'ta ağır tazyiklere uğrayan "İzzet Yaşar" bugün o işkencelere meydan okurcasına Prof Dr. Haydar Baş'ın tavsiyesiyle Kuva-yı Milliye dergisini çıkarmaya başlayarak tokat gibi cevap verecektir. Prof. Dr. Haydar Baş'ın yakın dostlarını olayların içine çekmek için türlü senaryoları devreye koyanlara en güzel cevaplardan birini Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı verecektir. (BKZ.BELGE–31)
O günler zor günlerdir. Çileli günlerdir. Kalemin yazarken titrediği günlerdir. Ama her şey hukuk içinde yürümüyordu, bir arkadaşımız gece vakti evinden derdest ediliyor, bir arkadaşımızın işyeri basılıyor, vakıflar kundaklanıyor, dernekler basılıyor, medyada iftira kampanyaları başlıyor...
Darbe bir o yandan, bir bu yandan geliyordu.
DERNEK BASKINLARI
Girişimci işadamları tarafından ulusal ekonomik model çerçevesinde ülke kalkınmasına hizmet amacıyla kurulan SESİAD (Serbest Sanayici İşadamları Derneği), mühendislerin örgütlenmesiyle oluşan (Mühendisler Cemiyeti), doktorların kurduğu (Tıbbiyeliler Cemiyeti) de baskına maruz kalan kurumlar arasındaydı.
Şirinevler'deki Tıbbiyeliler Cemiyeti'nin kapısı kırılarak içeri girilmiş, odada bulunan ilaç kutularının içine varıncaya kadar "derin" (!) aramalarda bulunulmuş, dernek mensubu tabipler hukuk dışı sorgulamalara tâbi tutulmuştu.
Hazırlanan raporlarda, SESİAD kurucuları arasında Mesaj TV'ye ortak olanların ve Yeni Mesaj gazetesinde yönetici olanların bulunması sanki suçüstü yapılmış bir mantıkla suç duyurusuna eklenmişti.
Oysa bir kişinin sanayici olması da, medyada çalışması da, bir derneğe üye olması da anayasal hakları arasındaydı.
Ancak raporu kaleme alanlara göre Prof. Dr. Haydar Baş'ın arkadaşlarının böylesine bir yapılanma içinde olmaları suçtu!
Bu, görülmemiş bir hukuk ve teftiş ayıbıydı.
Yasaların kendilerine verdiği teşebbüs hürriyeti içinde ticari ve derneksel örgütlenme içinde olan kişilere karşı sırf Prof. Dr. Haydar Baş'a yakınlar diye, dernek ve diğer sivil toplum kuruluşlarını kapatmaya teşebbüs etmek aynı zamanda örneği görülmemiş bir linç projesiydi. (BKZ.BELGE–32)
Çok ilginç ve akıl almaz gelişmeler meydana gelmeye devam etmektedir. Yeni Mesaj Gazetesinde başyazar olarak günlük yazılar yazmakta olan Prof. Dr. Haydar Baş'a bir dava daha açılır. İçişleri Bakanlığı'na bağlı müfettişlerin ihbarı üzerine açılan davanın gerekçesi ilginçtir:
"Prof. Dr. Haydar Baş başyazardır ama mal beyanında bulunmamıştır."Bir başyazara mal beyanında bulunmadığı için suç duyurusunda bulunma olayı ilk kez gerçekleştirilmektedir. Oysa normal hukuki prosedüre göre suç duyurusunda bulunulması için bile yazara mal beyanında bulunması için tebligatta bulunulması gerekiyordu. Ama söz konusu Prof. Dr. Haydar Baş olunca tebligat gibi ayrıntılar hemen göz ardı ederek "vurun kellesini" mantığı devreye sokulmuştu. Ancak bu operasyona da güzel cevabı bağımsız Türk mahkemeleri verecek, Prof. Dr. Haydar Baş'ın yasadışı bir faaliyette bulunmadığı tescillenecekti. Diğer yandan, başyazı yazdığı Yeni Mesaj gazetesi Sanayi Bakanlığı müfettişlerince (Yanlış duymadınız, bir gazete Sanayi Bakanlığı'nca basıldı) teftişe uğruyor, Meltem Hastaneleri didik didik incelemeye alınıyordu.

Meltem hastanesinin üzerine gidilmesi ise tam anlamıyla bir sağlık ve denetleme skandalı idi. Çünkü kadın doğum ve çocuk hastanesi olarak faaliyet gösteren bu sağlık kuruluşu ticaret ve sanayi bakanlıkları müfettişlerince takibata alınmıştı. Bir hastanenin ticaret ve sanayi bakanlıklarınca takibata alınması sağlık sektöründe ilk kez görünen bir olaydı! Elbette ki bu hastanede hiçbir usulsüzlüğe rastlayamadılar. Ve bu güzide hastane İstanbul'un en seçkin özel hastanelerinden biri olarak hizmetine devam ediyor.
ERDOĞAN VE ERBAKAN OLAYI
Prof. Dr. Haydar Baş'ı derin devletle ve 28 Şubat'la irtibatlandıranlar bütün bu baskı ve sindirme çalışmaları karşısında utanç duymalıdırlar.
Aynı merkezler bir taraftan da Prof. Dr. Haydar Baş'ın, Erbakan, Erdoğan ve Fethullah Gülen hakkında ağır ifadeler kullandığı şeklinde gerçek dışı sözler sarf ederek, bu şahıslara Prof. Dr. Haydar Baş'ı hedef olarak göstermektedirler.
Prof. Dr. Haydar Baş bir siyasi parti lideridir. Ve siyasi, ekonomik, jeopolitik, kültürel ve toplumsal konularda sayısız tezleri vardır. Görüşlerini değişik platformlarda ortaya koymaktadır ve koyacaktır da...
Bu bağlamda diğer siyasi partilerin söylemlerine, programlarına ve icraatlarına karşı ülkenin içinde bulunduğu badirelerden çıkış yollarının reçetesini sunan projelerini ortaya koyması, onları hedef göstermek değil, tarihî uyarı görevini yerine getirmektir.
Prof. Dr. Haydar Baş'ın bu tavrı O'nun en doğal hakkıdır ve hiç bir güç, tez sahibi liderin ülke sorunlarının çözüm noktasında ortaya koyduğu alkışlanacak çözüm önerilerini "hedef gösterme" olarak küçültme ve karalama hakkına sahip değildir.
Bu bağlamda Prof. Dr. Haydar Baş'ın; Başbakan Erdoğan hakkında beddua eden gruplar oluşturduğu şeklinde ağır bir iftira daha geçtiğimiz günlerde müfteri bir yazarın kaleminden basına yansıdı.
Tarihin en büyük mağduriyetlerinden birine uğrayan Prof. Dr. Haydar Baş'ı karalama kampanyasının piyonları, böylesine ucuz senaryolara alet olmakta, böylesine aşağılık bir konuma düşebilmektedirler.
Prof. Dr. Haydar Baş, beddua değil, dua adamıdır.
O, insanlara doğruyu göstermek için ikaz eder, fikir verir, düşüncesini aktarır, yeri gelince dua eder. Ayrıca, Prof. Dr. Haydar Baş'ın, Türk siyasi tarihimizin önemli isimlerinden Sayın Erbakan'a yönelik olarak bugüne kadar herhangi bir platformda ne bir eleştirisi olmuş, ne de bulunduğu ortamlarda eleştirilmesine müsaade etmiştir. Aynı şekilde, yine Türkiye'nin yetiştirdiği değerli politikacılardan merhum Alparslan Türkeş'e karşı büyük bir saygı beslemiş, hiçbir şekilde eleştirilmesine izin vermemiştir. Bu iftiralar, 'çamur at izi kalsın'dan başka bir şey değildir.
FETHULLAH GÜLEN'E TARİHÎ UYARI
Prof. Dr. Haydar Baş'ın; yıllar önce Fethullah Gülen'in Vatikan'la yakınlaşma süreci içine girdiği dönemde sergilediği tavır, örnek bir tavırdır. Yedi yıl önce adeta bu günleri görürcesine Fetullah Gülen'e içinde bulunduğu durum konusunda çok ciddi uyarılarda bulunarak bir mektup göndermiştir. Prof. Dr. Haydar Baş'ın Fethullah Gülen'e karşı çok nazik bir üslupla ama tarihî bir uyarı niteliği taşıyan ve 1998 yılında kaleme alınan bu mektubu aynen yayınlıyoruz:
PROF. DR. HAYDAR BAŞ'IN FETHULLAH GÜLEN'E YAZDIĞI TARİHÎ MEKTUP
"Muhterem Kardeşim Fethullah Efendi,
Allah'a hamd, Resulüne salât ü selamdan sonra mektubuma başlarken zat-i âlinize ve camianıza selam ve muhabbetlerimi sunarım.
Malumunuzdur ki, Müminlerin birbirlerini sevmeleri, sırat-ı müstakim üzere bulunmaları, varsa noksanlarını telafi edip birbirlerine yardıma olmaları, hakkı tavsiye etmeleri ve gerektiğinde emri bi'l maruf nehyi ani'l münker yapmaları Hakk'ın emri gereğidir ve bir vecibedir. "Müminler ancak kardeştir" ve kardeşler, birbirine yıkayan iki el gibidirler. Kardeşin kardeş üzerinde hem hakkı hem de sorumluluğu vardır. Eğer bir Mümin kaderin şevkiyle bir camianın sorumluluğunu taşıyorsa bu sorumluluk, bu vebal daha da artmakta ve önem kazanmaktadır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) "Hepiniz çobansınız ve güttüğünüzden mesulsünüz" buyurmaktadır. Bu sebepledir ki, birbirimizi lüzum görülen hususlarda aydınlatmak, istişare etmek, varsa bir yanlıştan sakındırmak, üzerimize bir borç olduğu gibi, kardeşlik hukukunun da bir gereğidir.
Öte yandan zat-i âliniz ve arkadaşlarınızın ülkemizde ve dünyada yaptığı hayırlı hizmetleri takdirle karşılıyor ve hayırla anıyoruz. Bu cümleden olarak bu mektubu, hem bir istişare maksadıyla hem de bir mükellefiyetin gereğini yerine getirmek üzere yazıyorum. Zat-i âliniz ve hizmet camianızla ilgili olarak kamuoyunda tartışılan, medya yoluyla aleniyet kazanan ve aşağıda bir kısmına temas edeceğim hususlarda, inancımız, yolumuz İslam adına ciddi endişelerim hâsıl olmuştur. Belki de meseleler, intikal ettiği gibi değildir ki öyle olmasını çok temenni ederim fakat değil mi ki hadiseler bir noktaya gelmiştir ve tartışılmaktadır; o halde ciddiyet kazanmıştır. Eğer meseleler saptırılıp, kamuoyuna yanlış izlenim veriliyorsa, basın yoluyla tekzibinin çok isabetli olacağı kanaatindeyim. Yaşadığımız devrin şartlarının zorluğunu ve vahametini kabul etmekle beraber, Müminlerin (hele de hizmette öncü olup bir camiayı temsil ediyorlarsa) usul ve metot açısından basiret ve ferasetle yürümeleri, ancak Hakk'ın hududunu da korumaları bir zorunluluktur. Mevzuat ve hukuka ters düşmeden, Devlet ve Millet bütünlüğünü koruyarak zira bu Devlet, bu Millet bizimdir müsamaha hudutlarını sonuna kadar zorlamalı, fakat asla tavize yaklaşılmamalıdır. Buna hakkımız olmadığı gibi, Hakk'a ancak hak ölçülerin korunması suretiyle hizmet edilebileceği, diğer gayretlerin ise hizmet değil, bir vebal olacağı bilinmelidir. Bu ölçüler içerisinde, zat-i âlinizi incitmeden maksadımı anlatabilmek ümidiyle, bizi endişeye sevk eden hususlara ana hatlarıyla temas edeceğim.
1- Bir müddet evvel basına yansıyan bir beyanatınızda başörtüsüne "teferruat" demişsiniz. Bu söz, İslam'ı tahrif etmeyi meslek edinenler tarafından ele alınarak neredeyse tesettürün lüzumsuzluğuna hükmedildi. Belki maksadınız bu değildi, fakat olaylar sonuçlarıyla ölçüdür. Çok iyi bilirsiniz ki tesettür, başörtüsü bir vecibedir, farzdır. Ayetlerle sabittir. Ayette başörtüsü, "Hamr" kelimesiyle anlatılır. Bir manası başı, diğer bir manası da göğsü örtmek hakkındadır. Malumunuzdur ki, lafızların kelime manası esas alındığında mesele sapar ve saptırılır. Zira bu kelimenin elliye yakın manası vardır. Bir manası da içkidir. Sadece kelime manasından yola çıkarak kalkıp da ayette geçen 'Hamr' kelimesini içki anlamıyla kabul edersek "içkiyi örtmek" gibi bir şey ortaya çıkar ki, bu mantıksızlıktır. O halde mefhumları, lafızların kelime manasıyla uğraşıp saptırmadan, ıstılahı mana üzerinde durmak, ayetlerin nüzul sebeplerine inmek ve tarihî tatbikatı da dikkate almak esas olmalıdır. Nitekim tesettür ayeti indikten sonra, Müminlerin Annesi Hazreti Zeynep validemiz, hiç dışarı çıkmamıştır. Yine biliriz ki, bir farzı basite almak, helâli haram, haramı helâl kabul etmek, itikadı açıdan pek vahim sonuçlar doğurur. Neden Allah'ın emirlerini tartışma konusu yapmaya sebep oluyoruz? Bu bir mecburiyet midir? Mecburiyet ise nereden kaynaklanmaktadır?
2- Yine günümüzde Kuran-ı Kerim'i tahrif planları yapan çevreler ve bunların avukatlığına soyunan İslam muhalifleri var. ''Yeniden yapılanma' adı altında İslam'ı, reformcu bir mantıkla tahrife kalkışmaktadırlar. Sanki Resûlüllah (s.a.v), Kuran-ı Kerim'i anlayamamış da, 14 asır sonra bu hilkat garibeleri anlamış... Bunlara göre "Hadis-i şerifler uydurmadır, îcma, kıyas, mezhep ve meşrep gibi kavramlar yoktur. Müçtehit imamlar komisyoncu, Müslümanlar yobaz; İslam 1400 yıldan beri hiç anlaşılmamış.." Bunlara göre, 'Mezhepler haktır' demek küfür; ama lafzı da mucize olan Kuran-ı Kerim'i Türkçeleştirmek uğruna, mezhep imamlarının fetvaları pek muteberdir ve asıldır.
Bu kadar vahim dalâlet, sapıklık ve tezat içinde yüzenlere bin bir zahmetlerle kurduğunuz TV kanalınızda zehirli fikirlerini yayma fırsatı veriyorsunuz. Bundan daha da vahimi, sözünü ettiğimiz şahıs ve şahıslara plaket vermek suretiyle ödüllendiriyorsunuz; bunun adı tolerans, müsamaha oluyor. Böylece hem bu gibiler özendiriliyor, hem de büyük kitleler bu yapılanların meşru olduğu zannına kapılıyor. Buna razı olacağınıza asla inanmıyorum.
3- Basında ve kamuoyunda müşahede ettiğimiz daha büyük bir yanlış ise, Hıristiyan din öncüleriyle yakınlıklar kurulması, karşılıklı dostluk mesajları gönderilmesi ve bu yolda birlik-beraberlik, işbirliği, iyi niyet havasının verilmek istenmesidir.
Hatta son günlerde çıkan bir haberden takip ettiğimize göre bir iftar sofrasında bir Hıristiyan temsilciye dua ettiriliyor. Temsilci duasında teknik bir şekilde Allah Resulü’nü tanımadığını ifade ediyor. "Ortak yanımız Allah-u Ekber'dir. Allahu Ekber diyelim" diyor. Şimdi soruyorum; "Muhammed'ür Rasûlullah" demeden, gerçek manada Allahu Ekber demek nasıl mümkün olur? Belli ki bu demagojidir. Bu şahıs, muharref İncil'e dayalı teslis inancını taşıyan ve Kuran-ı Kerim'de şirk olduğu ifade edilen Hıristiyanlığı cazip ve meşru göstermek maksadındadır. Güya iki din arasında ortak bir taraf bulunuyor ve bu basın yoluyla kamuoyuna arz ediliyor. Oysaki küfür olan Hıristiyanlık ile yegâne hakkın kendisi olan İslam'ın hiçbir ortak yanı yoktur. Küfür ile hak, karanlık ile aydınlık nasıl ortak cihet taşıyabilir? Kaldı ki küfürde olanların duası makbul olmadığı gibi, böyle bir duayı meşru ve faziletli saymak da itikadı açıdan tehlikelidir. Bilindiği gibi itikadı konular son derece büyük bir önemi haizdir. Küçük bir açı farkı, vahim neticeler doğurabilir.
Sizden sâdır olan küçük bir açı farkı, topluma genişleyerek yansır. Hıristiyanlarla tesis edilmiş gibi görünen samimiyet bağı, muhabbet havası ola ki, gençliğe "Hıristiyan da olunabilir" kanaatini verirse, bu hatanın tamiri mümkün olamaz. Kimse de bu vebali kaldıramaz. Bütün bunlar sizin malumunuzdur.
Çok iyi biliniz ki, 'kelime-i tevhit' ancak nübüvvetle tamamlanır. Allah Resulünü inkâr edenler, "Allahu Ekber" kelimesinde nasıl samimi olabilirler? Biz Hıristiyan veya diğer din mensuplarıyla görüşülmesin, irtibat kurulmasın demiyoruz. Ancak onlarla olan ilgi ve irtibat, Hakk'ı ketmetmemek ve açıkça söylemek şartıyla meşrudur. Yani tebliğ esastır. Nitekim Allah Resulünün o devrin Hıristiyanlarla olan görüşme ve münasebetleri, tam bir tebliğ örneği ve hakkın beyanı şeklinde cereyan etmiştir. Kuran-ı Kerim'de Ali İmran suresinin ilk seksen ayetini ve Meryem suresini ibretle inceleyiniz! İstirham ederim.

Bakınız ilgili ayetler;
Ali İmran (1–8, 18–32, 35–37, 42–51, 53–62, 62–64, 79–80, 85–86) ve Meryem (21–25).
Bakınız, şu ayet Hıristiyanlar hakkında inmiştir; ''De ki: Allah'a ve Rasûlüne itaat ediniz. Eğer yüz çevirirlerse muhakkak ki, Allah kâfirleri sevmez." (Ali İmran, 32). "Ant olsun 'Allah üçün üçüncüsüdür' diyenler kâfir olmuşlardır." (Maide, 73) "Müminler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler." (Ali İmran, 28)
Kaldı ki haham ve papazlarla işbirliği ihtiyacı nereden çıkmaktadır? Kimin için, neye ve kime karşı bir ve beraber olunacaktır? Ancak ilhad fikri ve ateizm öldüğüne göre bu taviz, bu tahribat, bu zillet nedendir?

Bu tutum insanlara Hıristiyanlığı normal ve meşru kabul etme hissiyatını verir ki, gençliğimiz, teknolojik üstünlüğü elinde tutan Hıristiyan dünyasına, Hıristiyanlık dinine meylederlerse bu vebali kim taşıyabilir?

Nitekim bütün şehirlerimizde ve özellikle İstanbul, İzmir, Ankara, Eskişehir ve Adana gibi vilayetlerde gençlere İncil okutma faaliyetine başlanmıştır. Ve bilmekteyiz ki, asırlardır süren Hıristiyanlaştırma ve misyonerlik faaliyetleri, özellikle günümüzde daha da organizeli ve sinsi bir şekilde hız kazanmıştır. Hâlâ tarihi haçlı taassubunda İstanbul, İzmir ve hatta Anadolu kurtarılmayı bekleyen işgal edilmiş topraklar olarak algılanıyor ve öğretiliyor. İspanya'yı düşünün ki, 800 yıl yaşayan bir İslam medeniyetinden bugün bir iz bile bulamazsınız. Ehli küfrün hesabının ileriye dönük ve intikam dolu olduğunu asla unutmamalıyız. Sekiz asır Endülüs Müslümanlarının yaşadığı İspanya'da bir tek Müslüman bırakılmamış, hepsi katledilmiştir. Oysaki İstanbul'un fethinin üstünden 545 yıl geçmiştir. Sırplar, Bosna'da katliam yaparken 'Hedefimiz İstanbul-Anadolu, hatta Horasan' diyorlardı; unutmayalım. Haçlı taassubunun doğurduğu kin, tarih boyunca hızından hiçbir şey kaybetmeden yaşatılmaktadır.
Son günlerde manevi ve dini değerler üzerinde çıkarılan tartışmalar sebepsiz değildir. Bu, uluslararası organizeli bir güç tarafından planlanmakta, bu hususta yerli uşaklar kullanılmaktadır. İyi bilelim ki hedef, sadece dinimiz değil, devletimiz ve hatta vatanımızdır.
Bir baskı ve yılgınlık hali sergilenmesi de anlamlı değildir. Zira zat-i âliniz hukuk dışı bir iş yapmıyorsunuz ki, korkup endişe edeceksiniz. Yaptığınız millete ve vatana hizmettir. Kaldı ki siz, ne bir siyasi lidersiniz, ne de İslam namına seçilmiş bir temsilcisiniz. Her iki halde de böyle badirelere düşmenin anlamı yoktur. Nitekim biz, devlet ve millet kucaklaşmasıyla milli bütünlüğü temine çalışıyor, mevzuat ve hukukun üstünlüğünü hayata geçirmeye gayret ediyoruz. Biz, bu tartışma, istişare veya uyarıyı nefsanî bir hesapla ve de kötü örnek teşkil edecek şekilde kamuoyu önünde yapmıyoruz. 'Kol kırılır yen içinde...' denildiği gibi, bu bizim kardeşlik ve inanç beraberliğinden kaynaklanan görevimizdir. Samimiyet, ihlâs ve vefanıza inandığım kardeşim olarak, bu açık ve samimi düşünce ve uyarılarımı, edille-i şer'iyye ölçüleri ve hassas inancınız ve vicdanınızla kâmil anlamıyla değerlendirip, bir nefis muhasebesi yapacağınıza inanıyor, bu vesileyle tekrar kalbi muhabbetlerimi arz ediyorum. Allah'tan Sırat-ı Müstakim üzere daim bulunmanızı niyaz ediyorum".
Prof. Dr. Haydar Baş / 6 ŞUBAT 1998
PROF. DR. HAYDAR BAŞ BÜTÜN BU OLAYLARI NASIL YORUMLUYOR?
Hukuk ve insanlık dışı bir baskı sürecinden sadece bir kısım olayları aktardık yukarıda. Prof. Dr. Haydar Baş'la irtibatlı diye vakıfların, derneklerin, fabrikaların, kolejlerin, hastanelerin, medya kuruluşlarının ve diğer kurumların nasıl baskılarla karşı karşıya kaldığının ibret dolu vesikalarını aktardık.
Binlerce insanın nasıl mağdur edildiğinin bazen trajikomik, bazen dramatik olayların hiç bir suçu olmayan vatansever bir gruba nasıl darbe üstüne darbe vurmaya çalıştığını anlattık. Bütün bu araştırma, soruşturma, baskı, baskın, inceleme nevi’nden her türlü taarruzun hedefindeki isim aynıydı: Prof. Dr. Haydar Baş.
Bu oyunu projelendiren, amacı Prof. Dr. Haydar Baş'ı yıldırmak, sindirmek, ulusal söylemlerinden vazgeçirmek, arkasındaki milyonlarca sevenine karşı O'nu karalamak ve sonuçta "imha etmek" idi.
Bir insanın bu kadar baskıya dayanması da görülmüş bir olay değildi. Bu baskılara maruz kalan bir kişinin isyan etmesi, devlete karşı kışkırtıcı bir tavır içine girmesi gerekirdi. Ama Prof. Dr. Haydar Baş bu baskı sürecinin hiç bir döneminde böyle bir yöntem sergilemedi. Böyle bir tavır ortaya koymadı. Bağırmadı, çağırmadı. Kavgacı, saldırgan bir mizaç takınmadı. Hep sağduyulu oldu, hep devlet-millet kaynaşmasından bahsetti, sevenlerine de bunu anlattı. Bütün bu gelişmeleri kaleme alırken "neden" sorusunu kendisine sormak istedik. "Neden bu baskılara bugüne kadar ses çıkarmadınız? Neden bu insanlık ve hukuk dışı olaylara karşı suskun kaldınız?"
Bütün bu soruları Prof. Dr. Haydar Baş'a sorduk. Uzunca bir sohbette aktardıklarını size de nakletmek istiyoruz:
"Bütün bu olup bitenler bir oyundu. Biz ta başından beri bu oyunun farkında idik! Bizi olayların içine çekmek istediler. Bugüne kadar ortaya koyduğumuz ulusal değerlerimizi ayakta tutmağa matuf çizgimizden kopmamızı istediler. Oysa biz hayatımızın her döneminde bu devleti, bu vatanı, bu bayrağı, bu toprakları savunduk. Biz bu değerleri savunmayı kutsal bir vazife olarak telakki ettik. Devletimiz ve milletimize karşı bunca küresel saldırıların ortaya koyulduğu, ülkemizin parçalanmak istendiği bu dönemde bizi ancak birlik ve beraberlik ayakta tutar. Biz devlet - millet kaynaşmasını savunduk, asker-sivil kaynaşmasını savunduk. Zira bu kaynaşmalar tesis edilirse bu devlet ayakta durur, bu milletin sırtı yere gelmez. Eğer biz üzerimize geliyorlar diye bu tezimizden vazgeçse idik, devletimize karşı farklı bir tavır içine girse idik, bu oyunları planlayanların oyunlarına alet olmuş olurduk. Bize inanan, güvenen milyonlarca kişinin böyle bir istikamet sapması içine girmesi zaten kargaşa ortamını planlayanların baş amacıydı. Bazen en büyük fazilet susmaktır. Biz yıllarca sustuk. Dört bir yandan üzerimize gelirlerken sustuk. Bu ülkenin birliği, dirliği, bekası için sustuk.
Bugün yine aynı düşüncedeyiz. Bu vatan bizimdir. Bu ülke bizimdir. Bu devlet, bu bayrak, bu asker bizimdir. Devletle - milleti, askerle - sivili tek bilek, tek yürek yaparsak kimse bizim sırtımızı yere getiremez."

Bugün bazı geri zekâlı "çamur at izi kalsın"cıların "Prof. Dr. Haydar Baş'ı korudu" dediği 28 Şubat, Türkiye'de en büyük darbeyi Prof. Dr. Haydar Baş'a vurmuştur.
Yıllara yayılan sistematik bir çökertme operasyonunun her adımında hedef Prof. Dr. Haydar Baş'tı. O'nu sindirmek, O'nu bitirmek, O'nu çökertmek istiyorlardı. Amaç belliydi, Prof. Dr Haydar Baş, bütün kurumlarına sahip çıktığı devlete küsecek, devlet- millet barışını bayraklaştırdığı tezini bırakacak, çözümü bu ülke dışında arayacaktı. Zaten, 28 Şubat'ın bir anlamda amacı buydu. Prof. Dr. Haydar Baş'ın başına gelenlerin yüzde birini dahi görmeyenler, tam bir devlet düşmanı kesildiler. Şimdi Brüksel yollarında Müslümanlara hak ve özgürlük arama zavallılığı içerisindeler.
Oysa Prof. Dr. Haydar Baş, dün ne diyorsa, bugün de aynı şeyi söylüyor. Dün hangi çizgideyse, bugün de yine aynı çizgide. Dün de "vatan - millet, bayrak - devlet" diyordu bugün de. Dün de "devlet-millet" kaynaşmasını savunuyordu, bugün de. Gördüğü baskılar, uğradığı takibatlar, soruşturmalar, mahkeme salonlarındaki koşuşturmalar, O'nu zerre kadar yıldırmadı. O yine "bu vatan bizimdir, bizim kalacak" diyor. O'nu seven yüz binler yine aynı çizgide yürüyor.
Böylesine ağır bir baskı ve taciz sürecinde kendisinin bu güne kadar hiç konuşmaması, bu vahim olaylara karşı tepki göstermemesi de ayrıca çok büyük bir vakar örneği idi. Kendisinin de ifade ettiği gibi susması en büyük fazilet olmuştu. "28 Şubat, Prof. Dr. Haydar Baş'ı korudu" diyenler, eğer yüreklerinde bir nebze ahlak kırıntısı taşıyorlarsa, kafalarını duvara vursunlar.
28 Şubat'ın en büyük mağdurunun önünde saygıyla eğilsinler. İç ve dış güçlerin ortaklaşa tezgâhladıkları bu büyük oyuna karşı boyun eğmeyen tek liderin onurlu duruşuna şapka çıkartsınlar.
TUNALIM...

10 Kasım 2009 Salı

ATATÜRK’ÜN MİLLİ MİSYONUNA DAHA ÇOK İHTİYACIMIZ VAR

BTP’DEN 10 KASIM MESAJI
GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRKÜN 71. ÖLÜM YILDÖNÜMÜ NEDENİYLE BAĞIMSIZ TÜRKİYE PARTİSİ GENEL BAŞKANI PROF. DR. HAYDAR BAŞ BİR MESAJ YAYINLADI.

Aziz Kardeşlerim,

Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, vefatının 71. yıldönümünde milletçe teessürle anılmakta, büyük misyonu ve eserlerine vurgu yapılmaktadır.

Şüphesiz O'nun en büyük eseri, milli irade, milli devlet ve tam bağımsızlık ilkeleri üzerine kurulu olan Türkiye Cumhuriyeti'dir.

Milletin bağrından çıkarak yedi düvele karşı verdiği savaşta galip gelen “Ya İstiklal, Ya Ölüm” diyerek Türk Milleti'ni onuru ve şerefiyle ayağa kaldıran bu büyük lidere O’nun bu mesajlarına ne kadar da muhtaç bulunduğumuz acı bir gerçektir.

Bu gerçek acıdır, çünkü günümüz Türkiye’si, yıllardır AB-ABD-IMF güdümünde izlenen politikalar nedeniyle devleti ve milletiyle tasfiye edilme ve tarihe gömülme sürecine girmiştir.

Cumhuriyetin 86. kuruluş yıldönümünde, anayasayı ve Atatürk ilkelerini rafa kaldıran dünün Sevr şartları, bugün AB Müktesebatı ve şartlarına uyarlanmıştır.

Ülkemiz etnik kökene dayalı azınlık tanımı ve terör açılımıyla tarihin en kritik sürecine girmiştir.

Vatan toprakları satılmakta, milli servet yapılan özelleştirmelerle elimizden çıkma noktasına gelmiştir.

Devasa boyutlara ulaşan borçlar Türkiye’yi ipotek altına almış, bizi biz eden milli kimliğimiz yok edilir bir hale gelmiştir, bütün bu vahim şartlarda bugün yeniden bir Kuvay-i Milliye'ye ve bir milli şahlanışa ihtiyaç vardır.

Her vatan evladına yüklenen görev bizzat Atatürk’ün diliyle Türk İstiklal ve Cumhuriyetini muhafaza ve müdafaa etmektir.

İşte Atatürk, bu misyonu ve fikirleriyle bugün taptaze bir gündemle aramızdadır.

10 Kasımlar bize bu misyonun gereğini hatırlatmalı, bu muhasebenin yapıldığı zamanlar olmalıdır.

Türk milleti olarak bugün tehlikeye düşen bağımsızlığımıza, vatanımıza, devletimize yeniden sahip çıkmak, istikbalimizi yeniden emniyet altına almak görevini ifa etmekle Atatürk’ün gaye ve hedefleriyle bütünleşmiş olacağız.

İnanıyorum ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti egemenliği ve bağımsızlığıyla var oldukça Atatürk de aramızda yaşayacaktır.

Bugün Atatürk’ün Milli Misyonu’na çok daha ihtiyacımız olduğunu vurgular, Aziz Milletime saygılar sunarım.


Prof. Dr. Haydar BAŞ
BTP GENEL BAŞKANI (TUNALIM...)

03 Kasım 2009 Salı

“ŞEHİTLER ÖLÜR, VATAN BÖLÜNÜR” MÜ DİYELİM..!

AKP Hatay Milletvekili Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Üyesi Prof. Dr Mustafa Öztürk, yaptığı bir konuşmada bakın neler döktürmüş;
“Benim inancıma göre bir cenaze veya şehit olduğu zaman arkasından bağırılmaz. Yani şu slogan söylenmez kusura bakmayın, 'Şehitler Ölmez Vatan bölünmez'. Bir kere böyle bir slogan yok yani. Ama tabii ki arkadan cenaze giderken saygı ölçüsünde hürmet ölçüsünde tevazül ölçüsünde hareket vardır. Bir yandan terörü önleyelim diyoruz ama terörist başının propagandasını yapıyoruz. Zaten terör bunu istiyor daha fazla bağırsınlar ki gündemde kalayım diyor. Dolayısı ile el altında bu propagandalarla birilerini gündemde tutuyoruz buda bana göre fevkalade yanlış bir olay.'

Bakınız değerli dostlar, AB ve ABD zihniyetinin ve içimizdeki taşeronlarının “Milli ve dini bütünlüğümüzü yok etmek, tepkisiz, idealsiz ve savunmasız bir millet oluşturmak” niyet ve karalılığında olduğunu, BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş bey sürekli dile getirmiyor muydu?

Milletimizin en hassas olduğu noktalarda bile saptırma ve yok etme faaliyetlerine devam eden AKP zihniyetinin hala gerçek yüzünü görmemeğe devam mı edeceksiniz?

Sureti haktan görünüp, işin aslını cilalayarak, boyalayarak, saptırarak, hem de bunu hak adına yaptığını savunmaları, size bir şeyleri, ahir zaman fitnesini hatırlatması gerekmez mi?

Neymiş “şehitler ölmez vatan bölünmez” diye bir slogan yokmuş ve bu PKK propagandasıymış…
Pes doğrusu, Sayın vekil! Ne diyelim yani “şehitler ölür, vatan bölünür” mü diyelim!
Bu yetmezmiş gibi slogandan rahatsızlık sebebini de inancınızın gereğine bağlıyorsunuz. Buna da ayrıca pes… Eğer inançlı biri iseniz şehitlerin ölmez olduğunu beyan eden ayeti gayet iyi bilmeniz lazım… Hem onların ölü değil diri olduklarını yüce Kur’an haber vermiyor mu? “Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.”(Bakara Suresi; 154. Ayet)

Vatanın bölünmez bütünlüğünü istemek ve haykırmak, dua ve temenni etmek de ayrıca duaların en büyüğüdür… Neden sizi rahatsız etti acaba?

Şimdi AKP ye oy veren dindarlar, hacılar, hocalar, pek muhterem hoca efendiler, seçtikleri bu arkadaşlarının iktidar uğruna nerelere geldiğini görecek ve seçim zamanı gerekli dersi vereceklerdir umarım…
Küçük çıkarlar, büyük inanç ve ideallerin önüne geçmezse tabi…

U.Kepekçi-TUNALIM...